Şimdi belki öyle değildir ama ben küçük bir çocukken yaşlı bir amcanın ne eşi ne de çocuğu yoksa, buna şaşırır, sebebini merak ederdik. O yalnızlığın gerekçesi bende merak uyandırırdı. Babamın böyle bekâr ve çocuksuz bir arkadaşı vardı, karısını ve çocuğunu trafik kazasında kaybettiğini öğrenmiştim. Bunu öğrendikten sonra ona bakış açım değişmiş, onu daha dikkatli gözlemlemeye başlamıştım. Neşeli ve güler yüzlü bir insandı. Komik fıkralar anlatırdı, yalan yok, genel olarak hayatından memnun olduğu izlenimi edinmiştim ama bu adam bazen bir boşluğa dalıp giderdi. Öylece bakardı, pek kımıldamadan. O ân orada olmadığına yemin edebilirdiniz. Tren Düşleri’ni izlerken o adam aklıma geldi.
Karısını elim bir hastalık yüzünden erken yaşta kaybetmiş bir adam, o adamın torunları, çocukları ve onların eşleri hep beraber sofraya oturmak üzereyken son anda vazgeçiyor, ayağa kalkıp dış kapıya yöneliyor ve evden çıkıp gidiyor. Halbuki ev onun evi. Çocukları da peşinden gidiyor. Sonra öğreniyorlar ki adam “Masadaki herkesin yanında eşi vardı, bir benim yoktu” demiş, Türkçesi, “Sizin önünüzde ağlamak istemedim.” Denis Johnson’ın Tren Düşleri kitabını okurken aklıma ağladığının görülmesini istemeyen büyükbabam geldi. Babaannemi nadir rastlanan bir böbrek hastalığı yüzünden kaybetmiştik, 50’li yaşlarındaydı.
Kitapta, filmde üstünkörü geçiştirilen bir yer var, beşinci bölüm, şu yük taşırken pat diye düşüp ölen gencin hikâyesi. Robert Granier’ın karısı ve kızı çoktan ölmüş. Robert (Bob) bir şekilde hayatına devam ediyor, torna atölyesi işleten Pinkham ailesinin genç torunu Hank’e (filmde “Avery” ismi tercih edilmiş) çuval taşıma işinde yardımcı olurken çocuk birden devrilip ölüyor. Pinkham’lar Bob’dan cesedi mezarcıya götürmesini rica ediyorlar ve Johnson o ân satır arasında, Robert Granier’ın yıllardır hiç kimseye (başka bir insana) dokunmadığını yazıveriyor. Bu cümle, Bob’un yıllar sonra dokunduğu ilk insanın taze bir ceset olması bakımından değil, Bob’un karısına ve kızına bir cenaze bile düzenleyememiş olması bakımından vurucu. Gladys ve Kate’i son bir kez göremedi ve onlara son bir kez dokunamadı bile. Şimdi kitabın bana göre en vurucu yerini anlatacağım, hem belki filmdeki bir kareyi de anlaşılır hâle getirmiş oluruz.
Kulübe hatta tüm orman, tüm vadi cayır cayır yanmış. Her taraf kül içinde. Bob nihayet kulübenin olduğu yere geliyor, önce tanıyamıyor, orayı güzel kılan her şey yok olmuş. Sonra yıkıntının bulunduğu yerde karısı Gladys ve kızı Kate’e ait bir kalıntı aramaya başlıyor, küçük, büyük, ne olursa. Bulamıyor, her şey yerle yeksan. Filmde karyolaya ya da belki çocuğun beşiğine ait olan yaylı bir tahta parçası bulup, küllerin içinden çekip çıkarıyor (47. dakika). Ardından önce çok yakın plandan, sonra geniş plandan Bob’u çekiyor Bentley. Bob’un elinde kalınca bir nesne var, dizinde tutuyor gibi. Çerçeve zoom-out’la geniş plana geçerken Bob bu nesneyi sanki kızıymışçasına özlemle göğsüne doğru bastırıyor, işte o ân demin yerden aldığı tahta parçası olmadığını düşünmeye başlıyoruz, iri ve geniş çünkü. Bob, ocak olarak da kullanılan odun sobasının önünde ama ilk bakışta bunu anlayamıyoruz, az çok tahmin ediyoruz. Çünkü o tip bir ev yandığında geriye ya bacalı taş ocak kalır (Tarkovski’nin Ivan’ın Çocukluğu filmini hatırlayınız) ya da demir ocak. Korkunç bir yangından kurtulma ihtimali olan tek yapı, doğal olarak, ateşe dayanıklı malzemeden yapılan şeyler olacaktır. Bob demir ocağın önünde derin derin soluyarak kendi dramıyla yüzleşmektedir. Şimdi kitaba geçiyoruz.
Kitapta Bob yıkıntıya geliyor, eşinden çocuğundan bir iz aramaya başlıyor ama her yer kül duman. Sobayı fark ediyor, yan yatmış. Düzeltiyor. Sapından tutayım derken menteşeleri yerinden çıkıyor ve odun sobasının kapağı yere düşünce içinde kısmen yanmış bir huş kütüğü görüyor. Bu kalınca odun parçasını görür görmez istemsizce bağırıyor: “Gladys!”
Bob’un sevdiği her şey o cehennemvari yangında kül olmuştu ama artık elinde sevdiği kadının, karısı Gladys’in dokunduğu, tuttuğu bir şey vardı. Ondan kalan bir şey. Filmin senaristleri kitaptaki bu detayı farklı bir mizansen içinde sunmayı tercih etmişler. Bob elinde Gladys’in tuttuğu kütükle ocağın önünde oturuyor ama bunun kapağı düşmüş bir demir ocak olduğunu ve o yanmamış kütüğü ilk sahnede tam olarak görmüyoruz, ertesi gün Bob’un yanından devasa bir ayının homurdanarak geçtiği sahnede net bir şekilde görüyoruz (49. dakika). Basit ama bence çok etkileyici bir sinemasal dokunuş.
Kitapla filmin ayrıştığı noktalardan devam edelim. En çarpıcı farklılık, kitapta belli belirsiz ima edilen ırkçılığın filmde temel hikâye bloklarından birine dönüşmesi. Yazının bundan sonrası tepeden tırnağa sürprizbozan (spoiler) içerecektir, bu konuda hassasiyetleri olanlar okumasın.
Her şeyden önce kitapla filmin en büyük farklarından biri, kitapta ölen bazı karakterlerin filmde yaşaması, filmde ölen bazı karakterlerin ise kitapta yaşamasıdır. Filmde belli belirsiz bir ithamla yakalanıp köprüden aşağıya atılan Çinli kitapta hayatta kalır. Kitabın daha ilk bölümünde bu Çinli hırsızlık ithamıyla köprüden aşağıya atılmak istenir, son anda kurtulunca, bu sefer ardından 4 el ateş edilir ama kurşunlar isabet etmez. Çinli kurtulup kaçar. Kitapta bu karakter ile Bob arasında bir yakınlık yoktur. Film kitaptan bu bölümü alıp, onları bir miktar yakınlaştırıyor, sonra linç eylemi sırasında kısa süreliğine karşı karşıya getiriyor (Bob ayaklarından tutmaya çalışıyor ama tekmeyi yiyince yığılıyor, kitapta da böyle) ve sonunda Çinli köprüden aşağıya atılıyor ve ölüyor. Merhum Çinli tek kelime konuşmadan Bob’a göründüğü sahnelerle sadece Bob’un vicdanının değil, kanla yazılmış ABD tarihinin bir simgesine dönüşüyor. Çinlilerin şehirden kovulduğu bölümler kitapta da var, filmde de. Bu insanlar Amerika’ya işçi olarak geldiler ve gelişme sürecinde hayatlarını ortaya koydular ama bu göçmenlere büyük bir ayrımcılık yapıldı, hatta sayısız Çinli katledildi.
Kitapta katledilen halkların temsilcisi olarak bir karakter daha var: Bir Kızılderili olan Kootenai Bob. Bu karakter adını o bölgedeki bir nehirden alıyor ve kullandığı ad, arkadaşı Robert’ınkiyle aynı. Hatta Robert ile aynı işleri yapıyorlar. O da Robert gibi içki içmeyen (Robert kitapta içki kullanmaz), sakin, kendi hâlinde biridir. Kitapta Kootenai Bob’u bir limonatanın içine koydukları içkiyle öldürürler. Filmde ise bu karakter yaşar, onu Ignatius Jack olarak biliyoruz. Ama daha farklı bir kişidir. Dükkân sahibidir, Robert dara düştüğünde yardım eder (ekmek ve et verir), hatta onun için avlanır çünkü Robert silah kullanmaz.
Filmde kitapta yer almayan bir karakter var: İncil’i ezbere bilen Frank. Silahlı bir siyahi kovboy gelip, bu vaizi sırtından vurarak katlettiğinde, Frank’in vaktizamanında bir siyahiyi acımasızca öldürdüğünü öğreniriz, kardeşi gelip intikamını almıştır, hepsi o. Amerikan tarihi kanla yazılmıştır. Tren Düşleri bu kanlı tarihi yan karakterler üzerinden anlatmayı seçerek merkeze sıradan bir pasifistin yaşamını alıyor.
Tren Düşleri’nde hem öksüz hem yetim olan sıradan bir adamın sıradan hayatını izleriz. Kitap bu adamın hayatına soğuk ve mesafeli bir bakış atar, film ise daha duygu dolu yaklaşır. Evet, Tren Düşleri’ni “sulu gözlü” olmakla itham edenler var ama film, sinema denen şeyin ne olduğunu göstermesi bakımından önemli, bilhassa filmin tüm mesajını içeren o müthiş uçak sahnesi.
Tren Düşleri’ne (Train Dreams, 2025) devam edeceğiz, biçim içeriği tamamlamakla kalmıyor, bence onu aşıyor.
