Az Bilinen Kült Filmlerden: The Appointment (1981)

Lindsey C. Vickers hakkında öyle çok fazla bilgiye ulaşmak mümkün değil. Keza yönettiği tek uzun metrajlı film olan The Appointment da -aynı sahibi gibi- gizemini korumaya ekstra özen gösteriyor sanki. Bana kalırsa hâlâ keşfedilmeyi bekleyen The Appointment, bu kadar da karanlıkta kalmayı hak eden bir film değil. Aksine Öteki Sinema okurlarının fazlasıyla ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Hele o finaldeki gerçeküstü kaza sahnesini herkes görmeli!

1940 İngiltere doğumlu Vickers, altmışlı yılların sonundan yetmişli yılların ortasına kadar Peter Sasdy ve Roy Ward Baker gibi yönetmenlerin daha çok Hammer yapım şirketi için çektikleri korku filmlerinde yönetmen yardımcısı olarak görev aldı. 1978 yılındaysa 33 dakika süreli ilk (ve son) kısa filmini yönetti: The Lake. (Uzun yıllardır bu kısanın peşindeyim ama henüz ulaşmak kısmet olmadı, belki bir gün…) Bir iki yazıda The Lake’in o yıl vizyondaki bazı uzun metraj filmlerin öncesinde sinemalarda gösterildiğine dair bilgiye rastladım ama net bir kaynak bulamadım. Fakat herhangi bir VHS veya DVD kaydının olmadığı kesin. Sanırım kısa film BFI’ın elinde mevcut çünkü Haziran 2012’de gerçekleştirdikleri “Short Sharp Shocks” başlıklı toplu gösterimde yer alan üç kısadan biri de The Lake’ti. (Merak edenler için seçkide yer alan diğer kısaları da analım: Twenty Nine, Brian Cummins, 1969 ve Panic, James Dearden, 1978.) Keşke BFI bir şekilde bu kısayı herhangi bir formatta yayınlasa da izleme imkânı bulsak.

Lindsey C. Vickers, The Lake’in ardından ilk (ve son) uzun metrajlı filmi The Appointment’ı (1981) yönetti. Film, sinemalarda gösterilmek için (kim tarafından, niye bilmiyorum ama) yeterli bulunmayınca direkt VHS formatında satışa sunuldu. Filmin günümüze ulaşması da bu VHS kayıt sayesinde oldu. Artık birçok eski (ve aslında çoğu işe yaramaz) film yenilenerek DVD veya BluRay’e aktarılıyor ama nedense bugüne kadar kimse bu filme el atmadı. Vickers, bu filmden sonra kimi televizyon işlerinde yapımcılık dâhil olmak üzere çeşitli görevler aldı ama ne yazık ki bir daha yönetmenlik yapmadı.

blank

The Appointment, filmin bütününden tamamen farklı, bomba bir açılış sahnesiyle başlıyor. Kırsaldaki bir okulun popüler öğrencisi ve aynı zamanda gelecek vadeden yıldız kemancısı olarak tanıtılan 12 yaşındaki Sandy’nin başına gelenler, TV’de haberleri sunan spikerlerinki gibi tok bir dış ses aracılığıyla aktarılıyor. Okuldan eve dönmekte olan Sandy, ormanın içinden geçen ve o bölgede oturan öğrencilerin sıklıkla kestirme yol olarak kullandığı patika yoldan geçerken kaybolmuştur. Polis, genç kızın cesedini bulamadığı için başına ne geldiğini anlayamamıştır ama olayın gerçekleştiği bölgenin etrafını demir parmaklıklarla çevirerek geçişi yasaklamıştır. Evet, polis Sandy’nin başına gelenleri bilmiyor ama genç kızı kaybolduğu ana kadar takip eden kamera sayesinde seyircinin, olan bitene tanıklık etmesi ve ne olduğu tam olarak anlaşılamasa da en azından doğaüstü güçlerin işbaşında olduğunu fark etmesi sağlanıyor. Belgesel havasında başlayan film, açılış jeneriğinden sonra bu yöntemi tamamen terk ederek üç yıl sonraya atlıyor. (Filmin açılış sahnesini yazının altındaki videodan izleyebilirsiniz.)

Filmin kalanı, olayın geçtiği bölgede oturan bir ailenin iki gününe odaklanıyor. Sandy ile aynı okulda okuyan 14 yaşındaki Joanne, okulun yeni yıldız kemancısıdır. Ertesi gün yılsonu konseri olduğu için çok heyecanlıdır ve her şeyden çok değer verdiği babası Ian’ın konseri izlemesini çok istemektedir. Ian ise bozulan arabasını tamire vermiş, yerine kiralık bir araba bulmuştur çünkü aniden çıkan bir iş sebebiyle şehir dışına çıkması gerekmektedir. Yani kızının ertesi günkü konserine gidemeyecektir. Bu kötü haber, babasına saplantı derecesinde bağlı Joanne’in hoşuna gitmez. Her ne kadar ısrar etse de babasının kararını değiştiremez. Gece boyunca Ian ve karısı Dianna, her birinde Ian’ın ölümcül bir trafik kazası geçirdiği korkunç kâbuslar görürler. Ian, sabah karısı ve kızı uyanmadan erkenden kalkar ve kaderiyle olan kaçınılmaz randevusuna yetişmek üzere yola çıkar.

*** Bundan sonraki kısım aşırı miktarda sürprizbozan (spoiler) içermektedir.
Filmi izledikten sonra okumanız tavsiye edilir. ***

Uzun süre akıllardan çıkmayacak güzellikteki açılış sahnesinin bomba etkisi, filmin kalanındaki ağır tempo nedeniyle ilk başta bir parça sekteye uğruyor gibi görünüyor. Hatta film, ilk gün boyunca devam eden Ian’ın konsere gidemeyecek olması krizine o denli uzun süre yoğunlaşıyor ki açılıştaki garip olayı unutturmayı bile başarıyor. Ancak geceyle beraber gelen kâbusların yarattığı -çok kötü şeyler olacağına dair- tekinsizlik hissi, filmin tamamına siniyor ve muhteşem finale kadar da kaybolmak bilmiyor.

blank

Şimdi filmde üzeri örtük birçok mevzu var. Aslında çok da karmaşık olmayan bir olay örgüsüne sahip olmasına rağmen sembolizmin ağır bastığı bir dil tercih etmesi (ve belki de orta bölümdeki hantallık için suçlanabilecek kurgusu) nedeniyle kimi noktalar anlaşılamamış olabilir. Önce onları bir açmayı deneyelim. Joanne’in, malum olaydan sonra demir parmaklıklarla çevrelenen bölgede var olan kimliği belirsiz doğaüstü güçle iletişim halinde olduğunu biliyoruz. Her iki öğrencinin de okulun yıldız kemancısı olmasına yapılan vurgudan da anlaşıldığı üzere, Sandy’nin kaybolmasını (ya da ölmesini) isteyen kişinin Joanne olduğu çok bariz. Muhtemelen ya Sandy’yi kıskandığı ya da onu geçemeyeceğini anlayıp bir numara olmanın daha kestirme yolunu tercih ettiği için kaybolmasını (ya da ölmesini) istedi. Doğaüstü gücün kimliği belirsiz dedik. Doğaüstü güç, filmde siyah renkli üç Rottweiler köpek ile temsil ediliyor. Akla hemen Yunan mitolojisindeki Hades’in yönettiği yeraltı dünyasının (öbür dünyanın) kapısında bekçilik yapan üç başlı köpek Kerberos (Cerberus) geliyor. Fakat Joanne’in köpekler ile iletişimi ve onları kendi emellerine alet edecek biçimde yönlendirmesine karşılık gelecek bir Kerberos hikâyesi yok. Joanne’in müzik yeteneğinden güç alıp biraz zorlarsak belki Orfeus (Orpheus) ile ilişkilendirebiliriz ama buradan da filme uygun bir hikâye çıkmıyor. Dolayısıyla doğaüstü gücü temsil eden köpekleri olduğu gibi kabul etmemiz gerekiyor sanırım. Bir de şu tamirci meselesine bakalım. Ian, arızalı arabasını tamire bırakıyor ve ertesi günkü iş gezisi için yeni bir araba kiralıyor. Tamirci arabayı elden geçirirken birinin arabayı sabote ederek (çok anlamam ama muhtemelen) fren hidrolik yağı kaçırmasına neden olduğunu fark ediyor ve bu yüzden öldürülüyor. Yeni kiralanan araba da benzer biçimde sabote ediliyor ve Duel (1971) filmini anımsatan gergin bölümün ardından kaza meydana geliyor. Tabii ki kazayı, konserine gelemeyen babasını affetmeyen Joanne’in doğaüstü gücün yardımıyla gerçekleştirdiğini söylemeye gerek yok sanırım. Tüyler ürperten final sahnesinde mutlu mesut melodiler mırıldanan Joanne, huşu içinde kendisini dinleyen köpeklerle beraber huzur içinde vakit geçiriyor.

Görüldüğü gibi film, aslında öyle çok ahım şahım olmayan, doğaüstü güçlerin de devreye girdiği bir intikam hikâyesi anlatıyor. Aynı zamanda yetişkinliğe geçmek üzere olan bir genç kızın problemlerine de odaklanıyor. Evlerinin bahçesinde ve doğaüstü gücün kendine mekân bellediği ormanlık alanda açan çiçeklerin bol bol yakın çekim görüntüleriyle Joanne’in yetişkinliğe geçişinin devamlı altı çiziliyor. İlk günün başında Dianna, bahçedeki çiçekleri toplayıp evdeki vazoya koyuyor. Aynı günün gecesinde kâbustan uyanan Ian, vazodaki çiçeklerin masaya dökülmesinden doğan gerçeküstü sesle irkiliyor. Bütün bunlar baba figürü Ian ile yetişkinliğe geçmek üzere olan kızı Joanne arasındaki gerilimli ilişkiyi simgeliyor. Ian’ın gece yatmaya giderken kızının odasının kapısında “içeri girsem mi, girmesem mi” diye beklediği ve cinsel gerilimin zirve yaptığı o acayip sahneyi de unutmamak lazım. Ayrıca Dianna ile Joanne’in yer değiştirdiği kâbus sahnesi gibi birkaç sahne daha örnek olarak gösterilebilir. Jung’un Elektra Kompleksi teorisine göre babasına saplantı derecesinde ilgi duyan genç kızlar, babalarından istediklerini alamazlarsa kıskançlaşıp düşmanlık sergileyebilirler. Nitekim konserine gelmek yerine iş gezisine gitmeyi tercih eden babasına sinirlenen Joanne, kıskançlaşıyor ve doğaüstü gücün yardımıyla babasından abartılı bir intikam alıyor.

blank

Aslına bakarsanız filmin gerçek cazibe noktası ne ön plandaki doğaüstü hikâyesinde, ne de alttan alta işlediği yetişkinliğe geçiş hikâyesinde. The Appointment asıl gücünü tekinsizlik hissini iliklere kadar işleyebilen ve belki Don’t Look Now (1973) ile kıyaslanabilecek o müthiş atmosferinden alıyor. Tabii ki üzerinde titizlikle çalışıldığı belli olan bomba açılış sahnesiyle finaldeki akıllara seza gerçeküstü kaza sahnesinin yarattığı şok etkisinin katkısı da yadsınamaz.

The Wicker Man (1973) filmindeki Çavuş Howie rolüyle tanınan Edward Woodward, Ian rolünde yine sağlam bir performans ortaya koyuyor ki zaten filmin genel yapısı itibariyle diğer oyunculara pek fazla iş düşmüyor, bütün yük Woodward’un omuzlarında. O da bu yükün altından hakkıyla kalkmasını biliyor. Filmin öne çıkan bir diğer unsuruysa ses ve müzik kullanımı. Daha sonra Runaway Train (1985), Mississippi Burning (1988), The Last of the Mohicans (1992), Dark City (1998) gibi filmlerin müzikleriyle tanınacak olan Trevor Jones imzalı keman ağırlıklı sinir bozucu kıyamet alameti müzikler, kimi zaman gereğinden fazla öne çıksa da filme kesinlikle ekstra katkı sağlıyor.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

VHS Kapaklar

blank

blank

blank

(1) Filmin açılış sahnesini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

(2) Filmin tamamını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Ama VHS kaydının kopyası olduğu için ne yazık ki altyazısı yok.

Bir yorum var

  1. blank

    Güzel bir yazı olmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir