Türk Sinemasında Hayvan İmgesi

“Hesap sormayacaklarını bilsem bir it yavrusu gibi acımadan gebertebilirim seni.”
(Şehirdeki Yabancı, 1962)

Geçtiğimiz günlerde Vuslat Saraçoğlu’nun “Borç” (2018) filmini izledim. Yolda yürüyen bir adamın, önüne düşen bir kargayı önce veterinere sonra evine götürdüğü sahneyi görünce yıllar önce başımdan geçen bir olayı hatırladım. Biz de, yıllar önce yedi-sekiz yaşlarındaki oğlumla, cama çarpıp ayaklarımızın dibine düşen bir güvercini tedavi ettirmiştik. Düşünüyorum da, şimdi veteriner olmak isteyen oğlumun isteğine karşı çıkarak o gün o kuşla ilgilenmeseydim, ilerde onun da böyle davranmasına kötü bir örnek teşkil edecektim. Günün birinde hayvanların acısı karşısında ilgisiz davrandığında “babam da böyle yapmıştı” diyebilecekti.

Jonathan Safran Foer, Hayvan Yemek kitabında, dokuz yaşındayken, bakıcılarının “Tavuğun tavuk olduğunu biliyorsun, değil mi?” diye sorması üzerine “Abim ve ben birbirimize bakmıştık; ağzımız tavuklarla doluyken “yahu-ben-bunu-nasıl-daha-önce-hiç-düşünemedim-hem-ne-diye-kimse-bundan-hiç-söz-etmedi?” diye düşündüğünü yazar. Özellikle “yediklerimizin” bizler gibi nefes alan, yürüyen, acıkan, üzülen ve acı çeken varlıklar olduğunu, “etin, sütün, yumurtanın ve diğer şeylerin” bizlere yani “insanlara verilmiş bir hak” olmadığını çok geç fark ettiğimi üzülerek söylemeliyim. Birçok kitap okudum, birçok film izledim, birçok kıtada birçok ülkeye gittim, ülkemizde görmediğim pek az yer kaldı ancak yediğim “et” veya giydiğim “ayakkabı” ile ilgili olarak “yahu-ben-bunu-nasıl-daha-önce-hiç-düşünemedim-hem-ne-diye-kimse-bundan-hiç-söz-etmedi?” düşüncesi ile hiç karşılaşmadım. Niçin çocukluktan beri sevdiğim “sinema” böyle bir soruyu sormadı ve sordurmadı, niçin binlerce yıl birlikte yaşadığımız hayvanları görmezden geldi, anlayamıyorum.

John Berger, “sanatı tarihsel açıdan incelerken, onun insanlara modern dünyada toplumsal hakkını elde etmede yararlı olup olmadığını ölçüt aldığını” söyler. Ben de, ilke olarak sanatın insanın insanileşmesine katkıda bulunduğu ölçüde değerli olduğunu düşünüyorum. İnsan hata yapabilir, yanılabilir, doğru şeyi yapacak cesareti bulamayabilir. Bu durumda ona yol gösterecek, dayanma gücü verecek, doğru yolda olduğunu hissettirecek bir şeye, bir insana, bir kahramana belki de bir filme ihtiyaç duyabilir. Türk sineması insanın insanileşmesi için uğraşıyor mu, hayvan hakları kavramına nasıl bakıyor, “yediğimizin” ve “giydiğimizin” gerçek bir “canlı” olduğunu anlamamamızı sağlayacak, endüstriyel sözde çiftliklerde sömürülen veya sokaklarda zorlu koşullarda yaşamaya çalışan acı çeken bu canlılara karşı sorumluluk duymayı ve yardım etmeyi “dayanak” kılacak koşulları sağlamak için neler yapıyor, onu anlamaya çalışacağım.

Hiçbir sanat, içinde bulunduğu siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamdan soyutlanarak değerlendirilemeyeceğine göre, anlamaya çalışacağımız tutum ve yaklaşımın aynı zamanda bizlerin de aynası olacaktır. Yoz, kaderci, insanileşme hedefi gütmeyen, güdüp-yönetme aracı olarak tipik bir kültür endüstrisi ürünü olduğunu düşündüğüm Yeşilçam’ın hayvana bakışını birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar;

a. Hayvanı bir dekor, bir sahne eşyası gibi görmek ve hayvanın kötü kullanımından dolayı başına bir iş gelmeyeceğini bilmek,
b. Hayvanları filmin hikayesini güçlendirmek için bir metafor olarak kullanmak,
c. Hayvanların, insanların yeme, içme, kıyafet vb. ihtiyaçları için “yaratıldığı” düşüncesiyle hisleri olmayan bir makine olarak görmek,
ç. Hayvanı batılılaşma ve çağdaşlaşma hedefi önünde engel görmek,
d. Hayvanı hayvan olarak görmek ve acı çektiğini bilmek,
e. Hayvanı aşağı bir tür olarak görmek yani hayvan düşmanlığı yapmak.

Bu yaklaşımlar sanat, din, felsefe, çağdaşlaşma adı altında ve toplumsal koşulların değişmesiyle kendine az veya çok yer bulacaktır.

DEKORUMUZ HAYVAN

“Şehirdeki Yabancı” (1962) filminde, sokakta bulduğu ve eve getirdiği bir köpeği kocasının öldürmesini engellemek isteyen bir kadının dramı anlatılır. Kadın, bütün uğraşısına karşın başarılı olamaz ve kocası köpeği uçurumdan atar. Adamın “benden hesap sormayacaklarını bilsem seni de bir it yavrusu gibi gebertirim” sözlerindeki can alıcı kelime, “hesap sorulmayacağı” sözüdür. Köpek gerçekten uçurumdan atılmış mıdır bilmiyorum ancak “Susuz Yaz” (1963) filminde erkeğin mülkiyetinde sayıldığı için öldürülen ve evin önüne atılan gerçek bir köpek cesedidir. “Sürü” (1978) filminde boğazlanan koyunlar, “Yol” (1982) filminde öldürülen ve ısınmak için içine girilen at, “Kış Uykusu” (2014) filminde boynuna bağlanan üç burgatalık bir halatla sürüklenen at veya Kara Köpekler Havlarken (2009) filminde “boyandığı” için ölen köpek, belki de “gerçekçi” bir sahne uğruna feda edilen hayvanlara küçük birer örnektir.

“Kurbağalar” (1985) filminde kurbağa toplayıp satarak geçimini sürdürmeye çalışan yalnız bir kadının dramı işlenir. Filmin ilk anından itibaren camlara atılıp parçalanan, kafaları kesilen, derileri yüzülen, makasla kolları bacakları kesilen veya çeşitli şekillerde patlatılan kurbağalar filmin her sahnesine serpiştirilmiştir. Kimselerin kurbağaların haline üzüldüğünü zannetmiyorum. “Tarkan Altın Madalyon” (1972) filminde, kralın zalimliğini belki de Romalı geleneği göstermek adına bir yılanın önüne bir tavuk veya güvercin atılır ve dakikalar boyunca yılanın kuşu yemesi, yutması ve sindirmesi gösterilir. En ilgincinin ise “Ben Doğarken Ölmüşüm” (1974) filmindeki boynunda zincirle dolaştırılan maymun olduğunu söylemeliyim.

BENİM METAFORUM SENİN EĞRETİLEMENİ DÖVER

Türker İnanoğlu’nun 5555 Afişle Türk Sineması kitabında yer alan afişleri incelediğimde cinselliği çağrıştıran film adları, çıplak veya yarı çıplak kadınlar ve silahlı erkekler belirgin bir şekilde afişleri ele geçirmiş olmasına karşın bu afişlerin yaklaşık yüzde ikisinde hayvanlara yer verildiğini gördüm. Ne yazık ki, binlerce yıl bizimle iç içe yaşayan hayvanlar kendilerine afişlerde bile yer bulamamış. Hayvanlara yer verilen kısıtlı sayıda afişte de hayvan oldukları için değil erkeğin gücünü, korkusuzluğunu, cesaretini veya saflığını vurgulamak kullanılmış. Malkoçoğlu’nun atı, Tarkan’ın kurdu, Keloğlan’ın eşeği vb. hayvanları bu kapsamda değerlendirebiliriz. Ayrıca aslan cesareti, koyun, tavuk, eşek köy hayatını, yılan, akrep veya kuduz köpekler kötülüğü, seks filmlerine bulandığı dönemde de dişi akrep, dişi örümcek, kısrak, tavşan ise erotizmi anlatmak için kullanılmış. Daha filmleri izlemeye başlamadan önce afişler üzerinden yapılan bu basit araştırma bile içler acısı durumu göstermeye yetiyor.

blank

“Yılanların Öcü” (1961, 1985) filmlerindeki yılan, “Kız Kardeşler” (2019) filmindeki akrep, “Umut” (1971) filmindeki yılan sınıfsal bir kötülüğü, kurtuluş umuduyla bel bağlanan burjuva sınıfının zehirli olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. “Abluka” (2015) filminde de karakterlerden biri belediyenin köpek itlaf ekibindendir ve köpekleri öldürmek için ateş ettiği her sahnede gökdelenler gösterilir ve egemenlerin maşası olduğu simgelenir. Acımasızca öldürülen köpekler, ıssız yerlere açılan derin çukurlara atılarak gömülür. “Zengin Mutfağı” (1988) filminde de, burjuvaziyi simgeleyen köpekler hiç susmazlar ve insanların bütün yoksulluğuna karşın en iyi etlerle beslenir ve semirmeye devam ederler.

“Alın Yazısı” (1972) filminde kameralar bir mezbahaya girer. Kesilmiş ve parçalanmış hayvan bedenleri çengellere asılmıştır. Filmin kahramanı ile kötü adamının nihai dövüşü burada yapılacaktır. Kahraman, kötü adamla ölümüne dövüşe tutuştuğu esnada, birkaç adamın yere yıktığı büyük bir dananın kesilmesi kötü adamla özdeşlik kuracak şekilde aktarılır. Hayvanın kesilmesi ile kötü adamın ölümü simgelenir. Odak yine hayvan değildir. “Canım Oğlum” (1987) filminde uyuşturucuya alıştırılan oğlunun ölümünün ardından mezarlıkta konuşan annenin “yılanlar ve akrepler sizin karşınıza da çıkabilir” sözleri de, bir kötülüğü temsil etmek için hayvan kullanımına örnektir.

Kahraman için at, özgürlük için kartal, yalnızlık için kuşlar, köy hayatı için inek, koyun, kötülüğü göstermek için yılan, akrep gibi hayvanlara afişlerde yer verilmişse de, bunların kitlelerin düşüncelerinin manipüle edilmesi için hayvan kimliklerinden soyutlanarak kullanıldığı görülüyor. Yukarıda bahsettiğim filmlerde hayvanlar bir kötülüğü ifade etmek için kullanılmasına karşın filmlerin çoğunluğunda köylülerin, gecekondu mahallelerinde yaşayanların ve eğitimsiz kitlelerin kandırılmasına ve filmi izlemesine yönelik kullanılır. “Bir Baba Hindi” (1975), “Horoz Gibi Maşallah” (1975), “Mart Kedileri” (1975), “Beş Tavuk Bir Horoz (1974) gibi isimleri taşıyan seks filmlerindeki kavruk, çirkin ve komik erkekler kobra, kuş, horoz vb., kadınlar ise tavşan, tavuk, kısrak vb. hayvanlarla özdeşleştirilmişlerdir.

Birçok filmde av sahnesi yer alır. Kuş, balık, geyik, domuz vb. avlanır, geyikler kahramanın gücünü göstermesi için köy meydanına bırakılır. “Alageyik” (1969) filminde kahraman vurduğu geyiği köy meydanına atar, “Derman” (1983) filminde bir köpeği yoldaş edinen kahraman, vurduğu dağ keçisini “sevdiği” kadının kapısına bırakır. “Berdel” (1990) filminde “canı sıkılan” adamın tüfeğiyle dağlara çıkıp tavşan, kuş vb. vurması, aynı filmde kafes içerisindeki güvercin veya kendisiyle dertleşilen “boz yılan” bu kullanımlara örnektir. Berdel filminde “Veteriner nezaretinde kullandığımız hayvanlara en küçük bir zarar gelmemiştir” ibaresinin yer alması hayvanların acı çektiğinin bilindiğini gösteriyor.

Hayvanlar aynı zamanda erotik bir sahne oluşturması için de kullanılmıştır. “Susuz Yaz” (1964) veya “Haram” (1983) filmlerinde yılan bir kadını sokar. Kadının yanındaki “erkek” tarafından yılan hemen öldürülür ve erkek kadının bacağındaki “zehri” emmeye başlar. Zehirli hayvanın öldürülmesi erkeğin gücünü ve üstünlüğünü gösterirken, kadının bacağındaki zehrin emilmesi ise handiyse bir sevişme gibi çekilmiş ve yılan da bu sahnenin gelişimine alet edilmiştir.

Hayvanlar kendilerine hayvan kimlikleriyle yer bulamamışlardır. İnsanların emeğiyle geçinen ve alın teriyle semiren, kendi çürümüşlüğünü rahatça gizlemek adına halkı da yozlaştıran ve çürüten bir yapının temsilcisidir Yeşilçam. Nerdeyse her iki filmden birinde silah, kan ve ölüm ifadelerinin kullanımında tuhaf bir artış görülmesine karşın hayvanların da acı çektiği ve onlara merhamet edilmesine yönelik hiçbir çağrışım yapılmaması istismar zihniyetini gösterir. “Umut” (1971) filmine kadar bu çürümüşlüğü sürdüren Yeşilçam, Yılmaz Güney’in yarattığı etki ile baş edemeyince seks filmlerine yönelmiş ve böylece kendi sonunu da getirmiştir.

DESCARTES HAYVAN MIDIR YOKSA MAKİNE Mİ?

Yeşilçam’daki en yaygın kullanım şekli budur. Hemen her filmde kasap vardır, hem alışveriş yapılır hem de etin, kıymanın fiyatlarının arttığından ve hayat pahalılığından konuşulur.

Kasaplar, ölü bedenleri vitrine dizmiş, iştahlı bir şekilde kestiği etin ne kadar güzel, ne kadar yumuşak ve ne kadar ağızlara layık olduğunu anlatır. Yemeklerde köfteler, pirzolalar, pikniklerde sucuklar, kanatlar, romantik akşam yemekleri için Boğaz’da balıklar yenilir. “Ateş Böceği” (1975) filminde sevgililer deniz kenarında balık yerler. “Eyvah Eyvah” (2010) filminde “black risotto de la kalamare” siparişi verilir ve “fileminyon” tavukla mı yoksa kırmızı etle mi yapılır tartışması yapılır. “Mavi Boncuk” (1975) filminde komşunun tavuklarını kesmeye kimseler kıyamaz ancak afiyetle yenilir hatta “bütün bir tavuğu bir oturuşta yemenin” iyi bir özellik olduğu vurgulanır. “Dila Hanım” (1977) filminde de kötü adamın bir kuzu budunu yediği sahne de unutulmazlar arasındadır. Filmleri çok uzatmaya gerek olmadığını çünkü bu filmlerde hemen her şeyin yendiğini söylemeliyim.

blank

“Tepenin Ardı” (2012) filminde oğullarını ve torunları gelince sevinen adam keçi keser, “Karılar Koğuşu” (1989) filminde “orospu” koyun keser ve mahkûmlara dağıtır. Mahkûmlar tepsi içerisindeki etleri ve derisi yüzülmüş koyun kellesini sevinçle ve coşkuyla kapışır. Köroğlu hikayesinin modern zamanlara uyarlanması diyebileceğimiz “Deli Yusuf” (1975) filminin ilk sahnesi bir koyunun boğazlanmasıyla başlar. “Postacı” (1984) filminde koyun kesilirken, adamın küçük kızı “anneciğim” diyerek elleriyle yüzünü kapatırken, oğlu gülümseyerek bakmaktadır. Erkek ve kadın arasındaki “fark” bir kez daha gösterilir. Oğlan kesilen hayvanın “toprağa düşmemiş” ilk kanının alnına sürülmesiyle “erkek” olmanın mükâfatını alır. Bir komedi filminde, böyle bir sahnenin yer almış olması kimselere tuhaf gelmemiş demek. Yalnızca yemek değil başka işler için de hayvan kullanılmıştır. “Bir Yudum Sevgi” (1984) filminde “gözü dışarda” olan bir erkeği eve bağlamak için “yılanın suyu lazım” denilir. Adamın üzerine dökmek için zehirli bir yılan kazanda kaynatılır.

“Hayvanlara karşı yaklaşımlarımız çok küçük yaşlarda oluşmaya başlar ve bu yaşlarda et yemeye başlamamız da bu konuda çok etkili olur. İlginçtir, çoğu çocuk başlangıçta hayvan yemeyi reddeder ve ancak bunun sağlık için zorunlu olduğunu söyleyen anne babasının yoğun uğraşları sonucunda ete alışır; ama çocukların ilk tepkileri nasıl olursa olsun, asıl önemli olan nokta, ölü bir hayvanın vücudunu yediğimizi fark edebilecek yaşa gelmeden çok önce et yemeye başlamamız. Dolayısıyla, hayvan vücudu yiyip yememek konusunda, uzun yıllar boyunca kök salmış ve topluma uyum gösterme baskılarıyla iyice pekişmiş bir alışkanlığın yarattığı yanlışlıktan bağımsız olarak karar verme fırsatına hiçbir zaman sahip olamıyoruz.” (Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi)

Uzun yıllar önce oğlumun “gene mi et yiyeceğiz” demesine anlam veremezdik. Yeşilçam filmlerinde hasta çocukların bol bol et, pirzola ve balık yemesi gerektiği söylenir hatta et yemenin ilaçlardan daha faydalı olacağı işlenirdi. Babacan doktor, bir yandan reçeteyi yazarken diğer yandan bol bol et yenmesini tavsiye eder, hasta çocuğun kansız ve mecalsiz bedeninin ancak bu şekilde iyileşeceğini söylerdi. Bu filmler böylece koşullanmalarımızın ve alışkanlıklarımızın güçlenmesine katkıda bulunur, et yenilmezse hasta olunacağı, et yiyen çocuğun ilaca gerek duymayacağı vurgulanırdı. “Sezercik Aslan Parçası” (1972) filminde hasta olan çocuğun pirzola, köfte vb. yemesi gerektiği söylenir. “Garip” (1986) filminde de “çok fena üşüten” çocuğunu iyileştirmek için kasaba giden adam “bir kilo pirzola” der “hem de kuzu pirzolası.” Hasta olan kızın Boncuk isimli bir muhabbet kuşu olduğu gösterilir. Böylece muhabbet kuşunun kafese tıkılıp sevilmek için kuzunun ise yenilmek için olduğu anlaşılır. “Dolap Beygiri” (1982) filminde eline geçen bir kitapta “gebe bir kadın süt, yumurta, balık ve etle beslenmelidir” yazdığını okuyan yoksul bir adamın sıkıntısı işlenir. Burada kadının değil de gebe kadının beslenmesine yönelik vurgu yapan erkek egemen zihniyeti göz ardı etmemek gerekir.

“Devlet Kuşu” (1980) filminde mükellef bir masaya oturan zengin aile kızının “ayy gene mi pirzola” demesi üzerine annesinin “ne istiyorsan söyle onu yaptıralım, balık, piliç…” diye devam etmesine karşın tabağımızdakinin aslında bir “kuzu” olduğunu fark etmemizi sağlayacak sahnelerin bu filmlerde yer almamış olmaları üzüntü vericidir. Her insanın bildiği burçların sekizinin ve eskiden kullandığımız takvimin adının bile “12 Hayvanlı Türk Takvimi” olmasına hatta dinler tarihine baktığımızda Nuh Peygamber’in gemisine yalnızca insanları değil hayvanları da almasına karşın günümüzde hayvanlar “et, süt ve yumurta” makinesi olarak görülmeye başlanmıştır. İnsan kendini ne kadar yücelere çıkardıysa hayvanları o kadar alçaklara indirmiştir ki bu tutumumuz utanç vericidir. Bu filmlerde hayvan, yalnızca yeme, içme, kıyafet yapımı veya yük taşımada kullanılmaz. Örneğin, “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” (1970) filminde prensesi öldürmeye kıyamayan adam, bir ceylan vurur ve yüreğini kraliçeye verir. “A.R.O.G.” (2008) filminde, yanlışlıkla cinsel gücü artırıcı ilaç içen adamın, ironiyle de olsa maymunla ilişkiye girdiği ima edilir. “Bir Zamanlar Anadolu’da” (2011) filminde “kavurma” yenirken “eşekçilik” üzerine konuşmalar yapılır ve gülünür.

blank

“İnsanları Seveceksin” (1979) filminde, babasız ve yoksul iki oğlandan biri, annesine “biz hiç etli kemik yemeyecek miyiz” diye sorar. Yiyeceği “şeyin” adını televizyonda görmüştür ve nasıl isimlendirildiğini bilmemektedir. Bu televizyonun kasabın olması ise manidardır. Çocuğun “Biz bunları yiyemeyeceksek televizyonda neden gösteriliyor” sözleri toplumsal eleştiri örneği olarak görülebilirse de amaca hizmet etmez. Çünkü kardeşinin bu sözlerini duyan abisi, öfkeyle sofradan kalkar ve kardeşinin okuması için kendini feda eder, kötü işler yaparak çok paralar kazanarak okuttuğu kardeşi savcı olur.

Filmlerde insanlar da ölür. Çocuklar, kadınlar, erkekler vb. birçok ölüm, katliam, acı ve yoksulluk gösterilir. Ancak bu sahnelerde seyircinin, dost ve iyi insanların ölümüne üzülmesi, kötülerin ve düşmanların ölümüne ise sevinmesi hedeflenir. Oysa hayvanlar birer dekor, sahnede iyi duracak bir nesne, bir metafor, bir makine hatta bir düşman olarak görülür. Bazen iştahı artıracak bir tavuk, bazen inşaat temelinde kesilecek bir koyun, bazen taşlanarak öldürülen bir yılan, bazen kürk giyen bir kadının kucağındaki bir köpek… İnsanların mutlu olduklarında öldürdükleri, canları sıkkınken dövdükleri, etini, sütünü, yününü, derisini, boynuzunu, yumurtasını aldıkları, yük taşıttıkları, savaşlara sürdükleri, tarla sürdürdükleri, kendileri yerine kurban ettikleri hatta tecavüz ettikleri ve tüm bunları bir de filmler aracılığıyla zihinlere kazıdıkları göz önüne alındığında geriye ne kalıyor zaten?

BATILILAŞMANIN GÖZÜ KÖRDÜR

Türkleri ne kadar kötü göstermeye çalışırsa çalışsın oryantalist literatürün asla inkâr edemediği konuların başında, bu topraklardaki hayvan sevgisi gelmektedir. Bu yönde yazılmış birçok eseri okudum ve hiçbirinde Türklerin hayvanlara kötü davrandığına ilişkin bir şey görmedim. İstanbul sokaklarında yaşayan hayvanlardan ilk rahatsızlık duyanların Batılılar olması ise manidar. “Çöpçüler Kralı” (1977) filminde zabıta amirinin kötü gösteriyor diye sokak kedilerini toplatması, “Umut” (1971) filminde at arabalarının şehre yakışmadığından belediye tarafından yasaklanmaya çalışılması böyle görülmelidir. Emre Sarıkuş’un yazdığı ve yönettiği “Sesim Rüzgâra” (2010) isimli belgesel, Batılıların etkisi ve zoruyla İstanbul’daki sokak köpeklerinin kötü kaderini başarıyla aktardığından, ben bu yazıda değinmeyeceğim.

Sokak köpeklerinin ülkeyi kötü gösterdiği için yok edilmesi gerektiğinin ilericilik olarak gösterilmesi ve dini gerekçelerle köpek besleyenlerin, Batıcı aydınlar tarafından “gerici” olmakla itham edilmelerinin tarihin garip bir cilvesi olduğunu düşünüyorum. Köpekleri İstanbul sokaklarında istemeyenlerin “Avrupa’nın medeni şehirlerinde başıboş, sahipsiz köpek yok. Bizde de öyle olmalı” kampanyası üzerine 1910 yılında İstanbul sokaklarındaki on binlerce köpek toplanmış ve “Hayırsız” denilen Sivri Ada’ya atılmışlardır. Bu katliamı anlatan “Chienne d’histoire” (2010) isimli kısa filmin, Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kısa Film” ödülünü aldığını belirtmek isterim.

İNSANCIL BİR DOKUNUŞ

Yeşilçam’da örneğine çok az rastlansa da günümüzde bazı sinemacıların hayvan hakları kavramını gündeme taşıması övgüye değer. Yeşilçam ne kadar kusurlu olsa da, Hanım (1988), Devir (2012), İmdat ile Zarife (1990), Kedi (2016), Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (1990) ve Köpek Filmi (2019) ayrıcalıklı filmlerdir. “Korkuyorum Anne” (2004) filminde kasap “İnsan nedir? Et, kemik, yağ, sinir. Danadan ne farkımız var” der ve “erkek olduğunu hissediyorsan erkeksindir” diye ekler. Bu mantıktan yola çıktığımızda bu et, kemik, yağ ve sinir “insan” gibi davranmıyorsa ne diyebiliriz acaba? Köpek Filmi’nin yapımcısı şöyle diyor.

“Çevremizde sokak köpeklerini görmeye alışkınız. Yaşam koşulları hakkındaki düşüncelerimiz etrafımızda gördüklerimizle sınırlı. Oysa Türkiye’de yüz binlerce sokak köpeği yerleşim merkezlerinden uzakta yaşam mücadelesi veriyor. Bu köpeklerin çok azı hayatta kalabiliyor. O da hayvanseverlerin olağanüstü çabası sayesinde. Ne acıdır ki hepsinin bugünü ve yarını insana bağlı. İnsan ne isterse, insan ne söylerse, insan ne yaparsa o olacak.” (Cem Hakverdi)

Bu kategoride çekilmiş ilk film “Hanım” (1988) olmalıdır. Filmde kedisi ile gezmeye çıkan Olcay hakkında konuşan mahalleli, onun iyice kafayı yediğinden söz eder. Bakış açısı budur. Evde kedi veya köpek beslemek iyi gözle bakılacak bir şey değildir. Kahvede oturup kâğıt oynayan ve hiçbir işe yaramayan bir çuval adamın soytarılığı ise hiçbir zaman eleştiri konusu olmaz. Kanser olduğunu ve yakında öleceğini bilen Olcay, aslında gezmeye değil kedisi Hanım’ı emanet edeceği bir yuva aramakta, ölmekten değil kedisine ne olacağından korkmaktadır. Kedisini bırakacağı kimseler bulamaz ve eve döner. Yol üstündeki kasap dükkânına uğrar. Kendine kıyma, kedisine de ciğer alır. “Borç” filminde de adam kargayı bir kutuya koyup veterinerden çıkardığı sahnede bir kasap vitrinindeki ölü hayvanlar ekrana yansır. “Garip” filminde pirzolayı keyifle yiyen çocuğun bir muhabbet kuşu beslediği görülür. Bu filmlerde George Orwell’in “Tüm hayvanlar eşittir ama bazıları diğerlerinden daha eşittir” sözünü doğrularcasına insanların et yemeye devam etmeleri manidardır.

Ayı oynatma “geleneği” üzerine bir film olan İmdat ile Zarife (1990) filminin henüz başlangıcında avcılar anne ayıyı vurur ve yavruyu alırlar. Yavruyu sokaklarda oynatmak için sopayla, ateşle, aç bırakarak “eğitirler” ve üzerinden para kazanmaya başlarlar. Ayılara yapılan zulmü göstermek isteyen filmde, dakikalarca yavruya işkence edilen sahnelere yer verilmiş olması çok acı olsa da 1990’lı yıllara kadar İstanbul’da ayı oynatıldığını söylemeliyim. Çocukken kaç tanesini gördüm. Bu aşağılık zihniyet kendisine nasıl yer bulmuştur anlamak mümkün değil. Ne var ki, İmdat ile Zarife filminde bu “gelenek” eleştirilmesine karşın “Gırgıriye” filmlerinde “doğal” ve “keyifli” bir olaymış hatta bir “kültürün” parçasıymış gibi işlendiği görülüyor.

Hayvanlara empati duyulması için insanların hayvanlara yaptıkları, hayvanlar tarafından insanlara yapılsa nasıl olurdu diyen çeşitli görüşler var. Örneğin kadınlar kafeslere kapatılmış, inekler onların sütünü sağıyor, bir kadın bir domuz tarafından suni döllenme işlemine tabi tutuluyor vb. Bu hayli yanlış bir düşünce çünkü hayvanların böyle şeyler yapmayacaklarını biliyoruz. Ellerinde olsa böyle yaparlardı diye düşünmek bile hayvanların anlaşılamadığının ve onlara insan acımasızlığının, bencilliğinin atfedilmesi anlamına gelir ki, aynı derecede sorunludur. Örneğin “İmdat ile Zarife” (1988) filminde, ayı oynatan İmdat karakteri, bir gece rüyasında nasıl kendisi ayı oynatıyorsa, ayıların da kendisini oynattığını görmesi benzer yanlış yaklaşımın sonucudur.

“Devir” (2013) filmi, koyun yıkama şenliğini anlatır. Artık köyde çalışmak istemeyen bir genç şehre gider. Orada bir mezbahada iş bulmuştur. Koyunlar seri halde kesilmekte ve çengellere asılmakta ve hızla bir sonrakine geçilmektedir. Mezbaha çalışanlarının hiçbir duygusallığına yer vermeyecek şekilde “çalışması” karşısında şaşkınlığa düşer. John Berger’ın dediği gibi o, “koyununu hem sevebilen ve hem de etini kavurma yapan” bir gelenekten gelmektedir. Filmin sonuna doğru “ava” çıkan iki erkek bir geyiği öldürür, boynuzlarını kesip alırlar. Adamlardan birinin duruma üzülmesi -ki mezbahadaki duruma üzülen de bu karakterdir- tahtadan boynuzlar yapıp ölü geyiğin başucuna “bırakması” hayli hüzünlüdür.

“Kosmos” (2010) filminde insanı kendine, türüne ve yeryüzüne yabancılaştıran ve bütün ilişkilerin temeline parayı yerleştiren kapitalizme karşı koymaya çalışan bir kahramanın dramı anlatılır. İnsanı hayvandan ayıran bir şey var mıdır varsa nedir sorusuna “insanın hayvana üstünlüğü yoktur” diyen kahraman, insanın da bir hayvan olduğunu söyler. Sahipsiz, sokakta yaşayan, insan için sömürülen hayvanların acısı insanın suçudur diyen film seyirciyi mezbahaya götürüyor ve insan ile hayvan arasında olduğu iddia edilen farkın hiç de “insancıl” olmadığını gözler önüne seriyor.

“Şöyle bir övgü var. Hayvanlar, duyarlılıkları çok yüksek varlıklar. Bunların karşısındaki durumumuz zaten bizim bütün halimizi gösteriyor. Mesela hayvanları kesmek, hayvanlara zulmetmek akıl almaz bir şey! Sonra işte, “Savaş yapmayalım, işte bilmem ne yapmayalım, haksızlık etmeyelim, adalet nerde?” Yani her akşam et yiyoruz… “Bunu yapalım bunu yapmayalım,” şeklinde bir ders vermek anlamında söylemiyorum bunu. Ama böyle de bir ikiyüzlülük içindeyiz. Çok ağır bir ikiyüzlülük bu… Mezbahaya gidince benim orada gördüklerim bunlar mesela. Bütün ülkenin her yerinde mezbaha var ve biz bunları görmekten kaçıyoruz, unutmak istiyoruz. Yenilen etle, oradaki hayvan arasındaki bağ çoktan kopmuş. Ve bütün hayvanlar orada bunu seyrediyorlar ve sonra da kesiliyorlar! “Ay hayvanlar anlamaz!” diye bir şey yok. Orada gördüğüm şey suydu: Gözler. Nasıl bir endişe ve korku! Bir kere o hayvanların bilmediğimiz o salgıları var, bağırtıları var. Bütün o gözler… Daha korkunç bir şey olamaz. Titriyorlar böyle. Bunu biz bilmiyoruz. Böyle bilmediğimiz bir sürü şey var hemen yanı başımızda. Bu bizim hepimizin ikiyüzlülüğü. Bu bilgiler var. Sonra “Adam nasıl gidip de bir aileden altı insanı öldürdü?” diyoruz. Yani öyle bir vahşet var ki… Hepimiz dâhiliz buna. Ben de dâhilim, hepimiz dâhiliz.” (Reha Erdem)

HAYVANLARI DÜŞMAN GÖRMEK

Bu yaklaşıma Hollywood’da çok sık rastlanır. Hayvanın metafor olarak kullanımı ile arasında yakınlık gözükse de genellikle kuşlar, örümcekler, köpekbalıkları gibi salt kötülüğü amaç edinmiş hayvanlar işlenir. Yeşilçam’da ise hem bir kötülüğün metaforu olarak kullanılan hem de kuduzun hayvana ait bir özellik gibi kullanıldığı birkaç film vardır. Ayrıca hayvan beslemenin sosyeteye ait bir özellik ve sonradan görmelik olduğunun gösterilmesi metafor olarak görülebilirse de hayvan düşmanlığına daha yakındır. Metafor genellikle yılan, akrep gibi zehirli hayvanların bir kötülüğü veya zaten düşmanlığa yol açmayacak bir iyiliği temsil etmek için kullanılmıştır ve bu kullanım hayvan düşmanlığına yol açmaz. Bununla birlikte bir kediyi bir kötülüğü temsil için kullanmak düşmanlığa yol açar. Süs köpeği denilen “Yorkshire Terrier” cinsi köpeklerin veya “British Fold” cinsi kedilerin durumu hayvan düşmanlığına örnek gösterilebilir. Bu kediler ve köpekler “sosyete hayvanı” olarak kodlandığından, birçok kişinin özellikle bu türlere nefret duyduğuna tanık olduğumu söylemeliyim.

“İmgeler bize asıl dünyayı değil, dünyalardan bir dünya gösterir. Gösterilen şeyler değil, bunların temsilleridir. İmgeler: Temsil, yani yeniden-sunum. Hakikaten, imgelerin temsil ettiği şeyler “gerçek” dünyada olmayabilir; sadece muhayyile, kuruntu, arzu, rüya ya da fantezi dünyasında var olabilir. Fakat tabii, öte yandan, dünyaya şu ya da bu şekilde dahil olan nesne olarak vardır her imge. İster fotoğraf, ister film ya da video, isterse de resim olsun, imgelere baktığımızda gördüğümüz şey insan bilincinin ürünüdür. İnsan bilinci ise kültür ve tarihin ayrılmaz parçasıdır. Buradan şu sonuç çıkıyor; İmgeler, maden cevheri gibi kazılıp çıkarılan şeyler değil, belli bir sosyokültürel ortam içerisinde belli bir işlev görmesi için inşa edilen şeylerdir.” (Richard Leppert, Sanatta anlamın Görüntüsü)

Henüz sinemamızın emekleme döneminde “Kız Kulesinde Facia” (1923) isimli bir film çekilmiş. Bu filmde kuduz bir köpeğin ısırması sonucu kuduran oğlunu, kendi elleriyle öldürmek zorunda kalan bir babanın “acı” hikâyesi anlatılmıştır. Türk sinemasının ilk yirmi filminden biri olan bu filmde niçin böyle bir konu tercih edilmiştir, bilemiyorum ancak Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefini “batılaşma” çizgisine indiren ve 1910 yılında köpek katliamı yapan zihniyetin devamı olduğunu söyleyebilirim. Fransa’daki Pastoeur Enstitüsü’ne bağış yapan, dünyadaki üçüncü Kuduz Enstitüsünü kuran ve sokaklarında on binlerce köpek yaşamasına karşın kuduz salgınlarıyla karşılaşılmayan bir ülkede böyle bir konu seçilmesi hayli tuhaf. Bir insan özellikle çocuklar, gördüklerini, duyduklarından ve okuduklarından daha iyi kavrayacaktır. Zihnine “kuduz köpek” imgesi yerleşen ve bunun bir hastalık değil de köpeğe ait bir özellik olduğu kazınan bir çocuğun hayatı boyunca bir köpeğe yaklaşmasının mümkün olamayacağını söyleyebiliriz. Cüneyt Arkın’ın oynadığı “Oğul” (1974) filminde kuduran bir çocuğun hastaneye yetiştirilmeye çalışılması, Yılmaz Duru’nun yönettiği “İblis” (1972) filminde hapse düşmesine sebep olan adamın oğlunun kuduz köpeğin önüne atılması, Tarık Akan’ın başrolündeki “Kuduz” (1983) filminde köyün ağasının köpeğinin kuduz olduğunu kabul etmemesi gibi filmler toplumdaki köpek düşmanlığına herkesten ve her şeyden çok sebep olmuş olmalı.

“Yalan” (1982) filminde yoksul ama gururlu erkek, sevdiği zengin kadına doğum gününde hediye vermek ister. Sokakta bulduğu bir yavruyu alır, süsler, kadına götürür ancak kendinden erken davranan bir başkası ona “süs köpeği” hediye etmiştir. Kadını, kucağında “süslü” bir köpekle gören adam beğenilmeyeceğini düşündüğü köpeği sokağa geri bırakır. Birçok hastalıklı mesaj bir arada verilmiştir. Kadının sokak köpeğini sevmeyeceği, kendini sokak köpeği ile özdeşleştiren adamın düşüncesi olmasına karşın kadına atfedilir ve onun yalnızca süs köpeği sevdiği ima edilir. Ayrıca adam hediye edemediği köpeği sokağa bırakır ve dönüp bakmaz bile.

Bu filmlerde, erkeğe kurt köpeği gibi güçlü kuvvetli köpekler yakıştırılırken kadına süs köpeği yakıştırılır. Kendisine süs köpeği yakıştırılan kadınların ya “sosyetik” ya da “sonradan görme” olduğu işlenir. Kollarında köpekle görülen kadının -ki köpek olduğu anlaşılmaz çünkü o normal bir köpek değildir, normal bir köpek olsa zaten erkeğin yanında olacaktır- yanında bulunan köpeğin normal olmadığı işlenir. Bu kadınların yoksullara, ihtiyaç sahiplerine yardım etmediği ancak köpeğini en iyi etlerle beslediği vurgulanır.

Böylece evde kedi köpek beslemek, yalnızlığa, çocuksuzluğa, sevgi eksikliğine, sosyetik olmaya ve işlevsizliğe indirgenmektedir. “Kanarya Sevenler Derneği” yıllar boyunca bu işlevsizliğe örnek olarak handiyse bir deyim olarak kullanılagelmiştir. “Fırtına” (1977) filminde tenis oynayan, çeşitli spor dallarında şampiyonlukları bulunan, viski içen, gece kulüplerinde eğlenen İstanbul’un en zengin, en önemli, en sükseli kızının kucağında “Yorkshire Terrier” cinsi köpek vardır. Bu kadının bindiği uçak düşer, kadını “kaba ve terbiyesiz” iki balıkçı kurtarır. Şımarık kadın, erkeğin yol göstericiliğiyle “doğru yolu” bulur ve bir daha köpek görülmez.

Kedi, köpek beslemenin, zengin, konken oynayan, viski içen, kocası ve çocuklarıyla ilgilenmeyen sosyete kadınlarına özgü olduğuna inanılır ve sıradan insanların hiçbir ihtiyacı karşılamayan bir hayvanı beslemesi şaşkınlıkla karşılanır. Halktan kopuk insanlar eleştirilmek ve bir stereotip yaratılmak istenmiştir. Bu yazının konusu olmasa da “hayvanın” buna alet edilmesi ve yaratılmak istenen tipin bir parçası olarak yansıtılması hayvan düşmanlığıdır. Kokoş denilen bu kadınlar kürk giyiyor olmasına karşın köpek beslerken görülür, ne var ki bu köpekler “bildiğimiz” köpek özelliklerinden koparılmış, saçına toka takılan, hev hev diye havlayan ve yürümek yerine kucakta taşınan köpeklerdir. “Bedel” (1983) filminde kuaförde konuşan zengin kadınlar köpeklerini neyle besledikleri hakkında konuşurken, içlerinden en zengin olanın “ben her şeyin ithal olanını severim” demesi manidardır. Geçtiğimiz günlerde, ölen bir adamın eşyalarının haczedildiği ancak köpeğin haczedilemeyeceğine hükmeden mahkeme kararının gazeteler tarafından “süs köpeğine haciz” diye verilmesi aynı zihniyetin yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

“Gırgıriye’de Büyük Seçim” (1985) filminde ayı oynatan bir adamı gören ve kendisinin “Tüylü Hayvanları Sevenler Derneği Başkanı” olduğunu söyleyen bir kadın adama “utanmıyor musun bu hayvanın burnuna halka takmaya” diyerek çıkışır. “Bu hayvanı istismar etmene izin vermeyeceğim” demesine karşın adamın “benim halimi niçin sormazsın” dediği bu sahne ile hayvan haklarını savunanlarla alay edilmeye çalışıldığı çok açıktır çünkü hayvansever olduğunu iddia eden kadının kürk giymesi manidardır. Böylece bu insanların özellikle kadınların samimi davranmadıkları işlenmeye çalışılır.

KISACA

Ne var ki, ülkemizde sinema ve tiyatro salonları bar, pavyon vb. gibi eğlence yerleri olarak görülmüştür. Hilmi Malik isimli bir yazarın 1933 yılında yayımlanan “Türkiye’de Sinema ve Tesirleri” kitabında “Sinema filmlerinin yüzde 95’inin ticaret maksadıyla ve sırf halkı eğlendirmek ve vakit geçirtmek için hazırlandıklarına şüphe yoktur” diyerek sinemanın ilk günden itibaren eğlence olarak görüldüğünün ipuçlarını vermiştir. Yazar, 13-18 yaş arasında çocuklarla bir anket yapmış ve “artist olmak” isteyen kızların bunu “çok para yapmak ve eğlencesi bol olduğu için”, oğlanların ise “zengin olmak, tanınmak ve öpüşmek için” istediklerini aktarmıştır. “Artist” olmak istemeyenlerin ise “fena, adi, kötü, ahlaksız bir meslek olduğu, insanları maskara ettiği, iyi aile kızları için olmadığı ve ahlakı bozduğunu” söylemiş olmaları ise manidar. Bu çocukların film izleme tercihlerinde “komik, güldüren, eğlendiren, heyecanlandıran” filmleri tercih ettiklerini söylemiş olmaları, sinemamızda geçen uzun zamana karşın pek bir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor diyebilirim. Yazara göre sinemaya gidenlerin yüzde 98’ini gençlik oluşturmaktadır ve onlar da eğlenmek ve vakit geçirmek için gitmektedir. Yazar günümüzde de Recep İvedik ve türevi filmlerin seyirci rekorları kırdığını, sinema salonlarının pek değişmediğini görse ne düşünürdü acaba?

“Kapitalist bir toplum, görüntülere dayalı bir kültüre gerek duyar; satın alma dürtülerini kışkırtıp sınıf, ırk ve cinsiyet gibi etkenlerin yol açtığı hasarları bastırmak üzere muazzam bir eğlence patlaması yaşanmasını ister. Kapitalizmin, sınırsız miktarda bilgi toplanmasına, doğal kaynakların sömürülmesine, düzenin muhafaza edilmesine, savaşlar çıkarılmasına ve bürokratlara iş uydurulmasına ihtiyacı vardır. Görüntü üretimi, ayrıca bir egemen ideoloji sağlar. Toplumsal değişimin yerini görüntülerdeki değişim alır. Görüntülerle malları çoğul biçimde tüketme özgürlüğü, özgürlüğün kendisiyle eşitlenir. Bu da görüntülerin sınırsız biçimde üretilip aynı şekilde tüketilmesini gerektirir.” (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Günümüzde sinema, eğlendiren, güldüren, gerçeklerden kaçmayı ve hoşça vakit geçirmeyi sağlayan bir etkinliğe dönüşmüşken seyirci, kendisini rahatsız edecek yapımları izlemekten kaçınmaktadır. Son yirmi yılda en çok izlenen filmler listesine baktığımızda kaçış ve eğlence filmlerinin öne çıktığı görülür. Seyircinin gerçek yaşamdaki değersizliğini ve sömürüldüğünü gizleyerek yeni bir güne başlama gücü bulmasını sağlayan kültür endüstrisi ürünleri sanatın yerini almıştır. Sanat, insanın insanileşmesi mücadelesinde taraf olmak demektir. Oysa taraf olmayı küçümseyerek yaşamayı tüketime indirgeyen burjuvazinin yozlaşmış kapitalist ahlakını anlatmayı ve sermayeye uşaklık etmeyi benimsemiş olan sanat her geçen gün insandan uzaklaşmakta ve uzaklaştığı ölçüde de sadece çöp üretmektedir.

Çevrelerindeki hayvanları bir tür oyuncak olarak gören ve onlarla çeşitli oyunlar oynayan çocukların, bazen “ileri giderek” kedilerin kuyruklarına bir şeyler bağlamasına, köpeklere bir şeyler fırlatmasına, karıncaları ezmesine veya sineklerin kanatlarını koparmasına karşın bu hayvanların acı çektiğini idrak edemeyeceğini söyleyebiliriz. Hayvanların da acı çektiği ve sevgiyle yaklaşılması gerektiği çocuklara anlatılmaz ve yaptıkları yanlış davranışları düzeltmeleri için ikaz edilmezlerse gelecekte daha kötülerini yapmaya kalkışacaklar veya öyle yapanları umursamayacaklardır. Kedilerin patilerini, köpeklerin kuyruklarını kesmekten onlara tecavüz etmeye, sokak ortalarında zehirlemekten makatından içeri silikon sıkıp acılı bir ölüme terk etmeye kadar birçok şeyi vahşet ve zulüm olarak görmeyenlerin varlığını izah edebilmek başka türlü mümkün değildir. Yeşilçam’ın hayvana bakışı -“Öksüzler” (1973) filminde aksi yönde işlenmiş olsa da- “fıstık benim olacak, bineceğim üstüne vuracağım kırbacı” sözlerinde gizlidir.

Türk sineması, ayı oynatıldığı (Gırgıriye), horoz dövüştürüldüğü (Anayurt Oteli), böcek yarıştırıldığı (Organize İşler), köpek dövüştüren (Sivas), eşeğe tecavüzün normal bir olay gibi konuşulan (Bir Zamanlar Anadolu’da), bir atın boğazına ip bağlanarak sürüklendiği (Kış Uykusu), bir köpeğin ölüsünün bir çöp gibi atıldığı (Susuz Yaz), koyunların rasgele bıçaklandığı (Sürü), bir atın öldürüldüğü (Yol), bir köpeğin öldürüldüğü (Tepenin Ardı, Şehirdeki Yabancı), bir kedinin tavayla vurularak öldürüldüğü (Anayurt Oteli), tavukların patlatıldığı (Kelebekler), bir kartalın bebeği kaçırdığı (Boş Beşik), kurban için hayvan kesildiği (Karılar Koğuşu, Postacı), bir dağ keçisinin vurulduğu (Derman), bir geyik ölüsünün köy meydanına atıldığı (Alageyik), mahalleden kedilerin toplandığı (Çöpçüler Kralı), oryantalist zihniyeti vurgulamak için bir keçinin kullanıldığı (Recep İvedik) gibi filmler çekmiş olmasına karşın hayvana değer veren çok az film çekmiştir.

Jonathan Safran Foer’in Hayvan Yemek kitabı vesilesiyle tanıştığım bir arkadaşım hayvan kelimesinin dilimize girişinden söz ediyor ve “hayvan” deyip geçmemizin günümüzde hayvanlara yapılan zulümde büyük etkisi olduğunu söylüyordu. Peter Singer da Hayvan Özgürleşmesi kitabında “Hayvan teriminin insanların kafasında, istiridye ve şempanze kadar birbirinden uzak iki varlığın aynı kefeye konmasına ancak şempanze ile insan arasına ise büyük bir uçurum yerleştirilmesine yol açar” diyerek hayvan tanımının hayli kusurlu olduğunu gözler önüne seriyor. Son filozof diyebileceğimiz Ludwig Wittgenstein, bireysel dil olamayacağını, insanın dilinin toplumun dili olduğunu ve bir kelimenin anlamının, onun dildeki kullanım biçiminden doğduğunu iddia eder. “Kelimelerin anlamı hayatın içindedir ve dolayısıyla bir kelimenin anlamı, onun kullanan kişinin yaşam biçiminde aranmalıdır” diyen Wittgenstein’den hareketle hayvan kelimesini bir hakaret, bir aşağılama hatta bir küfür olarak kullanmakla, hayvanlara yapılan zulme ortak olduğumuzu düşündüğümü söylemeliyim.

Sinema en büyük ve en ucuz eğlence kaynağıdır. Çalışma denilen şeyin “değişmeyen küçük ve salt mekanik bir el hareketine indirgendiği” ve insanların “bir öküz gibi” işe koşulduğu kapitalizmde, modern insanın her yeni güne başlayabilmesi için boş vakitlerinde zihnini “boşaltması” ve “değerli” olduğunu hissetmesi gerekir. Ucuz eğlence fırsatı tanıyan televizyon ve sinema bu iş için en elverişli araçlardır. John Berger, hayvanların bakışının hep aynı olduğunu söyler ve bu bakışa anlam atfedenin insan olduğunu söyler. Buna ben de katılıyorum ve bir hayvanın gözlerine bakıp da insan olduğunu hatırlamayan ve bu bakışa bir anlam atfetmeyen sinemanın durumunun çok acıklı olduğunu düşünüyorum.

Salim Olcay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir