Yiğit Hepsev: ‘Fantastik bir durumu gerçekçi bir dünyada sundum’

Yiğit Hepsev’le Kuyruk filmi sayesinde tanıştım ve röportaj yapmaya karar verdim. Kuyruk bir nevi fazlalıklardan kurtulma filmi ki, Hepsev de çekerken bayağı bir fazlalıktan kurtulmuş. Soyut bir olguyu gayet somut bir biçimde ortaya koyan Hepsev’le filmini, projelerini ve deneyimlerini konuştuk.

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Merhaba Yiğit, öncelikle seni tanıyabilir miyiz?

Merhaba, 1987 İstanbul doğumluyum. İlk filmimi 6 yaşımda çektim falan gibi bir durum asla yok. Ama şanslıyım ki sanatla haşır neşir büyüdüm. Ablam Seda Hepsev ressam. Aramızda 9 yaş var ve haliyle benim de güzel sanatlara yönelmemde etkisi çoktur. Onun kitaplarını karıştırarak, ne yapıyor nasıl yapıyor diye merak ederek biraz erken yaşta tanıştım birçok sanat akımıyla, filmlerle ve müziklerle. Ama sinemaya yönelmem biraz aşamalı oldu diyebilirim. Lisansım İletişim Tasarımı ama neredeyse hiç tasarıma yönelmedim. Üniversitede animasyona, filme ilgim arttı. Önce post prodüksiyon tarafından bir şekilde sektöre adım attım. Çeşit çeşit reklam filminde çalıştım. Animasyon ve motion graphics işlerine bulaştım… Derken giderek yönetmenliğe doğru kaydım. Bilgi Üniversitesi’nde sinema bölümünde yüksek lisans yaptım ama bitirmedim. Çünkü bursum bitti :) Okuldan da alacağımı almıştım açıkçası. Çok iyi geldi bana o dönem. Sonra yavaş yavaş müzik videoları, ufak tefek reklamlar falan derken olaylar gelişti. Nihayet de ilk filmimi çektim. Fena bir süreç olmamış şimdi bakınca.

Kuyruk filminin hikayesi nasıl ortaya çıktı, sanırım Albert Camus etkileri, etkilenmeleri var?

Kuyruk’u aslında bir kısa öykü olarak yazmıştım. Sonra da kenara kaldırmışım. Yazdığım sırada “haydi şimdi böyle bir konu işliyim” gibi bir durum yoktu. Sıkıntılı bir dönemin ardından kendimle barışmaya çalışıyordum ve bunu yazmıştım. Tamamen plansızcaydı yani. Oldukça da kişisel bir hikayeydi haliyle. Ama serpilip ayaklarının yere basması için bir süre unutmam ve geçen sene tekrar okuyup senaryoya çevirmem gerekiyormuş. Evet Camus’den her zaman etkilendim. Kuyruk’un hikayesinin temelinde de Sisifos Söyleni ile ufak paralellikler var. Anlamsızlığı kabullenip, bununla savaşmak yerine birlikte yaşamak fikri bir nevi huzur verici.

Kuyruk’ta çok soyut bir şeyi gayet somut bir biçimde anlatıyorsun, biraz bu anlatım tarzından bahseder misin?

En güçlü örneklerini edebiyatta veren “Büyülü Gerçekçilik” çok etkilendiğim, takipçisi olduğum bir akım. Biraz bunu benimsemeye çalıştım. Son derece fantastik, akıl almaz bir durumu; bir o kadar gerçekçi ve tanıdık bir dünyada izleyiciye sunmak istedim. Kara mizah etkisini de es geçmiyorum tabii. Yani ortada gerçekten saçma sapan bir durum var, hatta bayağı berbat ve biz şimdi buna gülecek miyiz? Evet, çünkü hayat biraz da böyle bir şey. Eninde sonunda bu da hikayenin özüyle bağlantı kuran bir biçime dönüşüyor zaten. Çünkü sonunda “garip bir şey” izlemiş oluyor insanlar.

Neden yolda uzun uzun bir yürüme sahnesi var, onun bir anlamı var mı? Sokak olgusu filmde özel bir yer tutuyor gibi?

Sokak özel bir anlam taşımıyor açıkçası ama çok büyük bir işlevi var. Filmin esas mekanı sokak. Mesele orada başlayıp bitiyor. Kendi rutinlerinde iki insanın neredeyse hiç çaba sarf etmeden yan yana gelebileceği en basit yer sokak. Filmde baştan sona yakalamak istediğim doğallık, herhangi bir anda karşılaşıp yürürken laflayan iki insanı gösterme isteğimi karşılayan en mükemmel mekan.

Reklam filmi yönetmenliğiniz var bildiğimiz kadarıyla ve müzik klipleri. Bu yoğun giden iş sürecinde kısa film çekmeye nasıl karar verdiniz, kısa filmin senin için anlamı nedir?

Net bir karar anı yaşamadım aslında. Kısa film yapma isteğim zaten hep vardı, oradaydı yani. Fırsat kolluyordum, oldu. Evvelki sene başka bir film yazmıştım mesela o çeşitli sebeplerle hayata geçemedi. Takılmadım pek, devam ettim. Müthiş anlamlar yüklemiyorum kısa filme şahsen. Planlı bir şekilde üretebilen biri değilim. Bu proje bir şekilde hayata geçti ve insanlarda bunun karşılık bulması çok sevindirici elbette. Reklamdan farklı olarak, kısa film çok daha kişisel bir şey. Yapmasan kimse dönüp de niye yapmadın demeyecekken çıkıp, bakın ben böyle bir şey yaptım diyorsun. Tepe taklak da gidebilir her şey. Çok büyük bir risk yani aslında. Niye böyle bir risk alır insan? Tam bir cevabım yok, yapmamak hiç aklıma gelmedi, sanki öyle bir seçenek yokmuş gibiydi.

Bir de işinin çizim kısmı var sanırım, bir animasyon kısa filmi çekmeyi düşündün mü peki?

Profesyonel anlamda oturup kendim illustrasyon veya animasyon yapan biri değilim. Eskiz defterlerim, boyalarım eksik olmaz asla ama bana kadar yani :) Ama yıllar içinde bu alanlarda biriktirdiğim bir tecrübem var elbette. Reklamda çokça işime yarıyor özellikle. Animasyon ve live action filmin farklı üretim dinamikleri olsa da sinemanın temelleri aynı sonuçta. Elimdeki hikayeye hangisi daha iyi hizmet edecekse ona yönelirim. Kaldı ki şu an iyice iç içe giriyor bu teknikler. Hoşuma da gidiyor böyle olması. Farklı teknikleri bir araya getirip yeni anlatım biçimleri oluşturulabiliyor. Enteresan denemeler, ara formlar ortaya çıkıyor. Çok heyecan verici.

Filmin aşamalarından söz etsek biraz, yazım sürecinden itibaren hikayesi nasıl şekillendi?

Hikaye ana hatlarıyla hep belliydi, ama son saniyeye kadar da sürekli eğildi, büküldü, evrildi. Henüz elimde sadece ilk draft varken yapımcılarım Aslıhan Altuğ ve Büke Akşehirli ile buluştuk. Henüz birlikte bir üretim yapma fikri yoktu ortada ama bu buluşmaları düzenli hale getirip film üzerine fikirlerimizi tartışmaya başladık. Fazla da vakit kaybetmeden dedik ki bu filmi birlikte yapalım. Böylece, insanlar birini zor bulurken benim çok güvendiğim iki yapımcım olmuş oldu. Ön hazırlığa başladığımız dönemde de senaryoyu yazmaya devam ediyordum. Mekan, oyuncular tek tek kesinleştikçe ve üzerine konuştukça senaryoyu ufak ufak revize ettim. Ama filmin en büyük kırılma noktası her şeyi kilitledik derken oldu. Kurguda Ali Aga ile çalıştım. Çok da iyi anlaştık ve verimli çalıştık. Ama ilk editleri izledikten sonra filmin eksik olduğuna karar verdim ve senaryoyu elden geçirdim. Yeni yazdığım ek sahneler ile mükemmel olacağından emindim ve bir günlük daha ek çekim yaptık. Filmi oturup tekrar kurguladık. İnsanlara izletiyorum, tepkilerine bakıyorum falan. Artık bir yandan festival çalışmalarına geçiyoruz… Gel gör ki tamamız, bitirdik dediğimiz sırada yanlış yaptığımı kabullenip bütün ekstra sahneleri filmden çıkardım. Hatta çok daha fazlasını. Yaklaşık dörtte birini çöpe attım sanırım filmin. İyi ki de yapmışım. Hikayede gereksiz şeylere takılıp kalmışım meğerse ve öyle ferahladı ki film. Yüklerinden kurtuldu. Hepimizin müthiş içine sindi. Biraz uğraştırmış oldum herkesi ama galiba değdi. Benim de doğruyu bulmam için böyle bir sürece ihtiyacım varmış. Baştan biri dese bu sahneler gereksiz diye, asla ikna olmazdım.

Sanırım Palm Springs’te prömiyer yaptı Kuyruk. Deneyimlerini bizimle paylaşmanı istesek?

Evet uluslararası prömiyerini Palm Springs’te yaptı. Türkiye’de de İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma ile görücüye çıkmıştı ilk. Güzel başladık diyebilirim. Palm Springs gerçekten dev bir organizasyon. Müthiş bir deneyimdi. Dünyada kısa filme yaklaşım nasıl, neler üretiliyor ve nasıl iş birlikleri kuruluyor bunu görmek önemli. Hem biraz ürkütücüydü hem de çok motive edici. Ürkütücü çünkü Türkiye sınırlarını aştığımız anda kimlerle yarıştığımın farkına vardım. Bunu sadece maddi olanaklar, yapım farkları açısından söylemiyorum. Vizyon farkı var öncelikle. Çok yenilikçi, çok kaliteli, çok cesur filmler üretiliyor. Bu kadar fazla iyi filmi bir arada görmemiştim hiç. Ama müthiş motive ediciydi çünkü “ben de buradayım” dedim kendime. Demek ki doğru yoldayım, bir şeyleri iyi yapıyorum ki tüm bu şovda bir yerim var. Filmimin dünyada bir karşılığı var. Gösterim öncesinde acaba insanlar anlamaz mı, çok mu lokal kalır film diye korkuyordum mesela. Tam tersine çok iyi tepki aldı. Güldüler, şaşırdılar, kafaları karıştı (olması gerektiği gibi). Çok iyiydi gerçekten. Bir de önemli fark, insanlardan gerçek feedback alabilmekti. Yani gösterim sonrası festival boyunca yanıma gelip konuşan, mail atan insanlar oldu. İzlemiş, düşünmüş, yorumlamış ve benimle tartışmak istiyor konuyu. Muhteşem bir şey. Ciddiye alındığını biliyorsun. Belki kısa film festivali olduğu için daha samimi bir ortam vardı. İnsanlar kendini göstermekten çok tanışmaya, yeni bir şeyler keşfetmeye gelmiş gibiydi. Bizde genelde “eline sağlık çok güzel olmuş”dan öteye gitmiyor ya bu durum. Üzücü. Çünkü gerçek bir ilişki kurulmamış oluyor. Zamanla değişir umarım.

Kısa film yolculuğu devam edecek mi, yani kısa filmin devamı gelecek mi?

Evet gelecek diye düşünüyorum. Henüz net planlanmış, ön çalışmasına başlanmış bir şey yok. Zaten Kuyruk da henüz çok taze sayılır. Ama çaktırmadan belli bir rotaya giren fikirlerim, notlarım var. Kasmıyorum kendimi hemen yeni kısayı çekmeliyim diye. Yapmış olmak için yapmak istemiyorum ama boşlamıyorum da elbette. Belki bir yandan başka projeler de girer gündeme kim bilir.

Ülkemizde fazlaca düzenlenen kısa film festivalleri hakkında düşüncelerin nelerdir?

Giderek sayıları artıyor doğru. Sonra uzun ömürlü olamıyor bazıları tabii… Galiba gerçek anlamda bir sektör olamamaktan da kaynaklanıyor bu. Yani Türkiye’de sinema sektörü ticari hacim olarak belki büyük (ki ekonomik kriz falan derken o hacim de daralıyor) ama hiç homojen bir dağılım olmadığı malum. Kaldı ki kısa film zaten geniş kitlelere ulaşamayan bir dal. Biraz öğrenci işi olarak görülüyor buralarda… Keşke fazlaca düzenlenen festivallere fazlaca ilgi ve fazlaca yatırım olsa. Sürekli gelişen, büyüyen bir kısa film festivali skalası olmasını kim istemez ki. Makul bir rekabet ortamı herkes için faydalı. Daha kaliteli işlerin yolunu açar kesinlikle. Hem film üretimi hem de festivaller açısından söylüyorum bunu. Sonuçta birbirinden besleniyor iki taraf da.

Son olarak neler söylemek istersen?

Öncelikle röportaj için teşekkür ederim. Eklemek istediğim bir kaç teşekkür var. Öncelikle Aslıhan ve Büke’ye tabii ki. Bir de yazım aşamasında her zaman fikrini aldığım dostum Halit Soysal ve daha en başından bizimle bu işe giren görüntü yönetmenim Birkan Yorulmaz. Omuz omuza verebileceğiniz insanlar olmadan ayakta kalmak zor. Bu filmi oldukça düşük bir bütçeye çektik ve bu benimle birlikte elini taşın altına koyan insanlar sayesinde oldu elbette. Oyuncularım Fatih Al ve Elit Andaç Çam, ikisi de senaryoyu okudukları anda tamam dediler. Ve gerçekten sahiplenerek dahil oldular projeye. Anima İstanbul da hem prodüksiyon hem de post prodüksiyon aşamasında çok destekledi. Plan yaparken insanların iyi niyetini suistimal etmemeye özen gösterdik tabii ama yine de tekrar tekrar teşekkürü hak ediyor tüm ekip.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bak bunu da seversin...

SİYAD 2018 Kısa Film Finalistleri Gösterimi

21 Temmuz'daki ilk program, SİYAD 2018 Kısa Film Finalistleri adını taşıyor ve SİYAD Ödülleri için seçilen beş filme yer veriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir