Black Swan (2010)

Darren Aronofsky 1998’de Pi ile başladığı uzun metraj kariyerinde gelişmeye ve ilerlemeye devam ediyor. Yönetmenin The Wrestler (2008) ile yakaladığı başarı sonrası bir sonraki işi merakla bekleniyordu. Bu beklentilere çabuk yanıt veren Aronofsky 2010 yılı yapımı Black Swan ile karşımızda.

Natalie Portman’ın oynadığı kırılgan, çekingen, yetenekli balerin Nina Sayers’ın Kuğu Gölü Balesi’nde başrol alması ile başlayan filmimiz bale oyunundaki gibi genç kızımızın beyaz bir kuğudan siyah kuğuya geçiş sürecini aktarıyor.

Aronofsky’nin özellikle Requiem for a Dream (2000)’ine tarz olarak yakın bulduğum film psikolojik gerilim olarak sınıflandırılabilir. Requiem for a Dream’deki insan psikolojisindeki strese bağlı değişim sürecini Nina da aynen yaşıyor.

Daha filmimizin ilk dakikalarında Metro istasyonunda gördüğü kara Nina halüsünasyonu ve uykusunda sürekli tırmaladığından oluşan sırtındaki yara ile Nina’nın aslında önceden gelen bir bozukluğu olduğu anlaşılıyor. Vincent Cassel’in oynadığı yönetmen Thomas Leroy karakterinin Nina’ya beyaz kuğudaki başarısını Siyah Kuğu’da da sürdürmesi için zorlaması, aralarına yeni katılan Mila Kunis’in canlandırdığı genç ve yetenekli dansçı Lily’nin de koltuğundan etmeye çalışması ile Nina’nın içindeki karanlık taraf güçleniyor. Bütün bunlara bir de baskıcı anne faktörü eklenince Nina’nın bıçak sırtında yürüttüğü gerçeklik algısı iyice hayalleri ile iç içe geçiyor.

Film aslında tek bir soruyla seyirciyi avucuna almaya çalışıyor. “Kusursuzluğa ulaşmak için neleri feda edebiliriz?” Nina’nın hayattaki tek bağlılığı işi ve eline geçen başrol fırsatını en iyi şekilde kullanmak isterken kusursuz bir performans için sınırlarını zorluyor.

Nina’nın kusursuzluk arayışı gibi Aronofsky de mükemmeliyetçi bir yönetmen olma yolunda arayış içinde olduğunu gösteriyor. Black Swan oyunculuk ve yönetmenlikte gerçekten hiç sırıtmayan iyi bir film. Özellikle kameranın sürekli oyuncuların arkasındaymışız gibi hareket halinde kalması tekinsiz ortamı destekliyor. Bale’nin büyülü ritmi ile de seyirciyi filmin içine çekmede zorlanmıyor. Film içinde ister istemez Aronofsky ile Thomas Leroy arasında bir bağ kuruluyor. Sanki Natalie Portman da oynadığı karakter gibi yoğun bir strese girmiş gibi. Portman’ın kariyerindeki en önemli rol olduğu aşikar, belki biraz V for Vendetta (2006) ile yarışabilir. Altından kalktığı bu rolün de meyvelerini zaman içinde toplayacaktır.

Filmle ilgili asıl problem ise artık yıllanmış klişeler ile gerilimi vermeye çalışması. Nina’nın aynada farklı hareket eden yansıması binlerce kez gördüğümüz bir sahne. Ya da Nina’yı karanlık tarafa çekmek için mastürbasyon, uyuşturucu, lezbiyen ilişki gibi sahnelere başvurulması çok da yaratıcı gelmiyor. Nina’nın ak hali de çok bayık bir karakter. Yüzündeki şaşkın ifade bir süre sonra sıkıyor. Kara Nina ise finalde büyük bir şov sergilerken filmin son sahnesindeki boşluğu örtmeye çalışıyor biraz da. Sürprizlere alışmış bir seyirci olarak son sahne filmin geneline göre çok da doyurucu gelmedi.

Black Swan, Aronofsky’nin kusursuzluk arayışında güçlü bir adım olarak görülebilir, ancak külliyatı içinde Requiem for a Dream’in üstüne çıkamadığını üzülerek görüyorum. Yönetmenin son on yıla damgasını vurduğu ise tartışılamaz. 2000’li yıllara bakıldığında yönetmen sinemasından söz edebileceğimiz bir kaç isimden biri olacaktır.

Yazar hakkında: Masis Üşenmez

1979 İstanbul doğumlu yazar ilk sinema deneyimini Superman ve Star Wars’la yaşayıp kendini çizgi roman ve bilim kurgu dünyasına atar. 2006 yılında "Öteki Sinema" kadrosuna katılır ve sitenin gelişiminde önemli rol üstlenir. Halen Öteki Sinema'da editörlük ve Cinedergi'de yazarlık yapmaktadır.

Bir yorum var

  1. Eline sağlık Masis, güzel bir yazı olmuş. Gerilimi klişelere vermiş olmasını ben de biraz eğreti buldum. Artık önümüzdeki filmlere bakıcaz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: