Dredd Yapım Notları

Dredd Yapım Notları

Gelecekte bir zamandayız. Amerika, radyokaktif bir çöplüğe dönüşmüş. Boston’dan tutun da, başkent Washington’a kadar uzanan doğu sahilli boyunca uzanan dev bir şehir var: 1 Numaralı Büyükşehir. Burada 400 milyon insan sürekli korku içinde yaşıyor. Şehre düzen getirmeye çalışan yegane kurum Yargıçlar. Onlar, hem kanun koyucu, hem yargıç, hem jüri, hem de infaz memuru. Hepsi bir arada! Bu Yargıçların en kıdemlisi ise, Dredd… Bir gün BaşYargıç, Dredd’e, Cassandra Anderson adında güçlü bir medyum olan yeni bir Yargıç adayını sınama görevini veriyor. İkisi o gün birlikte eğitime çıkacaklar. Göreve çıkan Yargıçlar, insaf nedir bilmeyen Ma-Ma çetesinin yönettiği, 200 katlı bir viraneden olan ve adı hiç de iyilikle anılmayan dev Peach Trees Binası’na yönelir. Her zamanki gibi, orada gene bir cinayet işlenmiştir. Görevleri, bunu araştırmaktır. İki Yargıç, Ma-Ma’nın sağkollarından birini tutuklamaya kalktıklarında, Ma-Ma binadaki tüm giriş ve çıkışları kapatarak çetedeki herkese bu iki Yargıç’ı vurma emri verir. Yargıçlar ansızın kendilerini bitmek bilmeyen bir ölüm-kalım savaşının içinde bulurlar.

DREDD

John Wagner ve Carlos Ezquerra, 1977 yılında 2000AD için Yargıç Dredd’in gelecekte bir zamanda geçen maceralarını çizmiştir. Bu karakter daha sonra gelişmiş, maceraları ve içinde geçen karakterler arttıkça artmıştır. Bu çalışma, En İyi İngiliz Çizgi Romanı ve Dünyanın En İyi Çizgi Romanı seçilmiştir.

Yargıç Dredd, şimdi de yazar Alex Garland’ın son derece yaratıcı kaleminden çıkan, gelecekte bir zamanda geçen, yeni bir aksiyon filmi olarak sinemalara geliyor.

Bu konuda Alex Garland şunları söylüyor: “Ben Yargıç Dredd okuyarak büyüdüm. 2000AD dergisinde çalışan o inanılmaz yazar ve çizerler grubunun benim üzerimdeki etkisi büyüktür. Andrew, Allon ve ben yeni bir Yargıç Dredd uyarlaması yaptık ve bu kez adrenalin ve gerçekçilik bol olsun istedik.”

Üstelik Yargıç Dredd’in yaratıcılarından John Wagner ve 2000AD de bu projede yer almışlar: “Alex Garland’ın yazdığı senaryo, Yargıç Dredd’i çok sevilen bir kötü kahraman yapan orijinal esere son derece sadık. Yargıç Dredd hayranlarına duyurulur!”

Öyküyü Adam Gibi Anlatmak Gerek

John Wagner ve Carlos Ezquerra’nın çok sevilen çizgi romanı Yargıç Dredd’de uzak bir gelecekte yaşayan, sadece işine yoğunlaşan bir kanun adamının yaşamı anlatılmıştı… Hem de bundan neredeyse 40 yıl önce! O günden bu yana, bu kahraman hakkında sayısız roman, dergi, masa, kart ve bilgisayar oyunu, oyuncak, nevresim kılıfı, tilt makinası ve hatta sabahlık ve bir de büyük bütçeli ve başarısız bir Hollywood filmi yapıldı.

1970’li yıllarda ve daha sonraki Thatcher döneminde, İngiltere’de döneminin en büyük mizah dergilerinden biri olan 2000AD haftada 100.000 tiraj yapardı ve o tarihlerde gencecik olan Alex Garland bu Yargıç Dredd dizisindeki karanlık, gizemli şiddete bayılırdı: “Bizim sokaktaki gazete bayisinde ilk defa 2000AD dergisini gördüğümde 10 yaşındaydım,” diyerek anlatmaya başlıyor senarist ve yazar o günleri: “Dergideki her şeye hayrandım ama en çok da Yargıç Dredd’e. Akranlarımın çoğunda da durum eminim vardır. Hepimiz o derginin ve karakterin izlerini bugünkü yaşamlarımızda görüyoruz çünkü en nihayetinde, Dredd büyükler için yaratılmış bir karakterdi. Ben Dredd okumaya başladığımda herhalde, onu okuma yaşına henüz gelmemiştim.Bu biraz, onsekiz yaşından büyükler için yapılmış bir filmi oniki yaşındayken izlemek gibi heyecan verici bir şey.”

Daha önce The Beach, The Tesseract ve The Coma adında roman ve 28 DAYS LATER, SUNSHINE ve NEVER LET ME GO gibi senaryo çalışmaları da olan yazar ve senarist Garland hayatı boyunca öykülerini çizgi romanlar aracılığıyla anlatacağını düşünmüş: “Babam çizgi roman çiziyor. Ben de hep bir çizer olacağımı düşünmüştüm. Sürekli çizgi roman çizerdim. Bu sayede, anlatım konusunda çok deneyim kazandım.”

Esas çizgi romanın yaratıcılarından biri olan John Wagner, Garland’ın bu karakteri böylesine sevmesini doğal karşılıyor ve Dredd’in bunca beğenilmesinin nedeninin, onun hem iyi, hem de kötü adam olmasından kaynaklandığını savunuyor: “O basbayağı kötü huylu bir polis. Bazen yaptığı her şeye hak veriyorsunuz. Bazen de şükürler olsun ki böyle adamlar artık yok diyorsunuz.” Wagner’e göre, iyilikle kötülüğün böyle zıtlıkla karışması bu karakteri efsanevi kılan asıl unsur: “Her ne kadar Dredd kendisini kötü değil de dürüst ve haklı görse de, onun gibi birinin sizin peşinize düşmesini hayatta istemezsiniz çünkü sonuçta kodesi boylarsınız.”

DNA Films şirketi kanatlarını açıp daha büyük bütçeli filmler çekmeye karar verdiğinde, filmin yapımcıları Allon Reich ve Andrew Macdonald Yargıç Dredd karakterinin haklarını satın almaya yönelmişler ve bu karakterin öyküsünü yazabilecek en iyi kalemin kesinlikle Garland olduğunda karar kılmışlar.

Karakterin haklarını aradıklarında ise karşılarına karmakarışık bir durum çıkmış. Macdonald olayı şöyle anlatıyor: “Durum arapsaçına dönmüştü. Film hakları bolca el değiştirmişti. Bir ara Disney’e geçmişti, sonra Stallone’ye. Hakları satın almak için iki yıl uğraştık.”

Macdonald ve Garland’ın aynı kanıda olduğu önemli bir nokta var: “Çizgi romanın film hakları Rebellion şirketindeydi. Bu şirketin sahipleri mallarına sıkısıkıya sahip çıkan ve onlar da birer yapımcı olan iki kardeştir. Ellerindeki şeyin ne kadar değerli olduğunu biliyorlardı ve onlar da, tıpkı bizim gibi, bu değerden büyük bir film yapılması gerektiğini düşünüyordu. Onları, bu işi yapmak için en uygun kişiler olduğumuza ikna etmek uzun sürdü ama o tarihte 28 DAYS LATER filmini yeni tamamlamıştık ve bu filmi de tıpkı onun gibi çekmek istediğimizi açık bir şekilde anlattık. Karakterin daha önce filme çekildiği o ilk proje, özel ve farklı bir film yapmaya kalkışmış ama bunu başaramadığı gibi, Dredd karakterine de büyük zarar vermişti. Onlar çizgi romanın ruhunu değiştirmişlerdi, bu büyük bir hataydı. Biz bunu yapmayacaktık.”

Bu konudaki eleştirilere Sylvester Stallone bile katılıyor. Bu konuda şu sözleri sarf ettiği söyleniyor: “O fırsatı kaçırdık… Dredd karakterindeki müthiş potansiyeli değerlendiremediğimize çok üzülüyorum. O proje çok daha büyük bir başarı getirmeliydi.” Ama bu kez, yapımcılar Wagner ve Ezquerra’nın yarattığı karaktere sadık kalmaya ant içmişler. Reich ve Macdonald, senaristin ve özgün metnin önemini ve bütünlüğünü asla inkar etmiyorlar.

Senaryo yazmak denen zorlu süreç sona erdiğinde, ortaya çıkan sonuç herkesi etkilemiş. Yapımcı Pete Travis bu konuda şunları söylüyor: “Alex’in yazdığı senaryoyu okuduğumda aklım başımdan gitti. Alex öyle bir öykü yazmış ki, etkisinde kalmanız için ille de bu çizgi romanın hayranı olmanız gerekmiyor. Eğer hehangi bir şehirde yaşıyorsanız, gördüğünüz şiddet olayları karşısında mutlaka korkuya kapılıyorsunuzdur ve işte DREDD de tam olarak böyle bir ortamda ve bizden çok da uzak olmayan bir gelecekte geçiyor. Alex, bence, son derece gerçekçi bir karakter yaratmayı başarmış.”

Andrew Macdonald ise bu konuya kısaca şöyle değiniyor: “DREDD filminin çekilebilmesinin nedeni, elimizde hem çok iyi bir karakter, hem de çok iyi bir senaryo olması. Bu senaryoyu kim okusa, bu filmi çekmek isterdi.”

Karakterleri adam gibi çizmek gerek

“Elimizde güzel şeyler vardı: Film hakları, yapımcılar, senaryo ve çok sağlam işlere imza atmış olan bir yönetmen. Herkes bu iş için heyecan duyuyordu,” diyor Macdonald ve devam ediyor: “Ama sert bir film çekmek istiyorduk. Küçüklere gore değildi. Amerika ve Avrupa’da ancak 18 yaşından büyüklere gösterilebilecekti. Bu yüzden, en fazla 40 Milyon Dolar harcama yapabilirdik. Bunu baştan biliyorduk. Büyük bütçeli bir film olmayacaktı. Üstelik, karakterimiz kaskını asla çıkartamayacaktı. Biz aslında çıkartsın istiyorduk ama Kingsleys ile yapılan anlaşmada buna yer yoktu. Biliyorduk. Özetle, yüzünü göstermeyen bu karakteri ünlü bir film yıldızı canlandıramazdı. Will Smith gibi büyük bir isimle çalışmak yerine, iyi olan başka bir oyuncuyla çalışmamız gerekecekti.”

Reich bu efsanevi karakter için yapılan oyuncu seçimi hakkında şunları anlatıyor: “Dredd ekstrem bir karakter. O Yargıçların en büyüğü ve ona göre, kanun her şeyden önce gelir. Kural kuraldır ve adaleti tüm önyargılardan ari olarak yerine getirmek konusunda kimse onun eline su dökemez. O, işini en iyi yapan Yargıç. Herkes ondan korkuyor. Bu karakterin ilham perisi olan Dirty Harry, İngiltere’nin en uzun ömürlü ve en sevilen çizgi roman kahramanı olma ünvanını hala elinde tutuyor.”

Film ekibinin artık gereksinim duyduğu tek şey, bu ilah denecek kadar efsaneleşmiş karaktere can verecek, onun şanına leke sürmeyecek bir oyuncudur.Bu arada, STAR TREK ve LORD OF THE RINGS  filmlerinin de yıldızı olan Karl Urban bu müthiş çizgi film karakterinin beyaz perdeye tekrar uyarlandığı haberini almış ve ciddi şekilde meraklanmıştır: “Proje çok ilgimi çekti çünkü ben de bu çizgi romanın hayranıydım. Alex, Andrew, Allon ve Pete ile görüşerek ne yapmak istediklerini öğrendim. Daha önceki filmden çok farklı bir proje üretmek istedikleri aşikardı. Çok daha derinlikli, gerçekçi ve sert bir film çekiyorlardı. Çekecekleri yüksek oktanlı, aksiyon- macera türündeki bu film, kaynak malzemeye çok daha sadık bir çalışma olacaktı ve bu bile, benim projede yer almaya karar vermeme yetti.”

Dredd karakterinin ciddi bir hayranı olan oyuncu, film ekibinin, Dredd’in yüzünü asla ve asla göstermek istemediklerini duyduğunda projeye iyice ısınmış: “Dredd’in çok çarpıcı yanlarından birisi, onun kim olduğunu tam olarak asla öğrenememeniz. 1977 yılında yaratıldığından beri, adam kanun ve muammanın ayaklı ama yüzsüz sembolü. Biz bu kuralı bozsaydık, ortaya çıkan sonuç, Dredd’e zerre kadar benzemezdi.”

Dredd rolünü canlandırmanın ruhsal ve duygusal zorluklarının yanısıra, başka zorlukları da var. Oyuncu bu konuda şunları bize anlatıyor: “Bu rol son derece fiziksel bir oyunculuk gerektiriyor. Çekimlerden önce, karaktere uygun zihin ve beden formuna girmek için, bolca spor salonuna gittim. Çekimler başlarken de, yaklaşık iki buçuk hafta kampa alındım. Burada, silah kullanmak, teknik hareketler, ateş altında hareket edebilmek, suçluları yakalamak, kapı kırmak ve insanları tutuklamak gibi konularda eğitim aldım. Bizim işimizin en çılgın taraflarından biri de, gerçek hayatta asla edinemeyeceğiniz bazı becerileri sürekli edinmektir!”

Üzerinde dikkatle durulması gereken bir konu da, yargıç Dredd karakterinin nasıl konuşacağı meselesiymiş. Bu çizgi roman karakterinin ağzından çıkması gereken sese Urban’ın karar vermesi gerekmiş: “Yaptığım onca araştırmadan çıkardığım sonuç şuydu ki, Dredd’in sesinin kemik kesen bir testereyi andırması gerekiyordu. Normalde benden çıkmayacak bir ses çıkarmam gerektiğini öylece anlamış oldum. Dredd’in sesinin benim sesimden daha sert ve rendemsi olması gerekiyordu. Bir de, tutarlı olmak, hep aynı sesi çıkartmak meselesi vardı. Haliyle, insan rende gibi bir sesle bağıramıyor da! İş başlı başına zordu, yani.”

Hal böyle olunca, oyuncu, filmdeki diyalogları azaltmak konusunda ısrarcı olmuş. Bu konudaki en büyük işbirlikçisi de, tabii ki, senarist Garland’mış: “Bir şeyi tek bir tümcede söyleyebiliyorsan, üç tümcede söylemeyeceksin! Ben Dredd’in az ve öz konuşmasını istedim. Aleks’e de bu konuda ne kadar teşekkür etsem, azdır. O aramızda olduğu için çok şanslıyız. Onun filme yaptığı katkılar saymakla bitmez ve çekim anında sette olması da benim için büyük bir nimetti. Aklıma gelen her konuda ona danıştım. O da kibar kibar yanıtladı.”

Urban için, hem Garland’ın yarattığı, hem de gerçek Dredd karakterine sıkı sıkıya sadık kalmak eşit şekilde önemliymiş. Oyuncu, karakterin yaratıcısıyla tanışmaktan da ayrıca memnun olmuş: “John Wagner ile tanışma şerefine nail oldum. Kendisi çok nazikti, bizi çok teşvik etti. Nasıl heyecanlandım, anlatamam. Sonuçta, Dredd onun yaratısı. Bir karakterin yaratıcısıyla karşılaştığınızda, onun beklentilerini boşa çıkarmak istemiyorsunuz. Sanırım, bir yaratıcının beklentisi de kolayına tatmin edilemiyor. Ama rahatlıkla söyleyebilirim ki, o çok harika bir insandı ve gördüklerinden de memnun kaldı. Yarattığı karaktere sadık kaldığımızın bilincindeydi. Her ne kadar onun çizgi romanını olduğu gibi alıp sinemaya uyarlamıyor olsak da, bence, Wagner, özünde, yaptığımız işte ona sadık kaldığımızı açıkça görebiliyordu.”

Dredd’in yardımcısı, çaylak hakim-meydum Anderson rolünde kimin oynayacağı konusunda Reich şunları anlatıyor: “Birçok oyuncuyu incelerken, o sırada Moskova’da bir film çekmekte olan Olivia Thirlby’den bir video geldi. Çok başarılıydı. Sonunda, Londra’da Karl ve Olivia ile bir test çekimi yaptık, uyumlu bir çift olduklarını gördük.”

Klasik oyunculuk eğitimi almış olan Olivia Hollywood’un yeni keşfettiği yeteneklerden biri. JUNO’daki en iyi arkadaş rolüyle keşfedilmişti. Dredd konusunda, diğer herkes gibi, Olivia da öncelikle senaryoyu çok beğendiğini söylüyor: “Alex Garland harika bir senaryo yazmış. Her şeyden önce, bu filmde rol almayı senaryo için istedim. Anderson’ın ilk repliğini daha ilk okuduğum anda, karakter yüreğime işledi. Alex’e bunun için çok teşekkür ederim. Karakter benimle bütünleşmişti. Deneme filmimi videoya çektim. Bu benim gibi, diğer oyuncuların da, bir denemeye bilfiil gidemeyecekleri durumda uyguladıkları bir yöntemdir. Sonra, üç hafta kadar ses seda çıkmayınca ‘Artık başka birisini bulmuşlardır,’ diye düşünmeye başlamıştım ki birden o iyi haber geldi: Videomu beğenmişlerdi ve her şey işte öyle başladı.”

Reich’a gore, Thirlby’de bağımsız New York’lu oyuncu havası var ve bu filme, bu etki çok gerekli. Anderson karakteri, John Wagner’in Debbie Harry tiplemesinden kaynaklanmış bir yaratı ve Olivia’nın arzı, endamı bu tip için biçilmiş kaftan. Dredd’in kaskını hiç çıkaramıyor olması, o karakteri canlandıran oyuncu için de, izleyici için de zor bir durum ama şansımız o ki, Anderson medyumluk yeteneklerini kaybetmemek için hiç kask takamıyor. Film boyunca onun gözlerini görebiliyoruz. O, bu filmin insani tarafı. Bu rolde, Yargıç olacak kadar güçlü ve bir o kadar da duygusal oyunculuk sergileyecek birini bulmamız gerekiyordu.”

Thirlby bu filmdeki garibanın Anderson olduğunu düşünüyor: “Film boyunca bütün şanssızlıklar onu buluyor. Çoğumuzun başına geldiği gibi, onun da kendini bulmak için önce her şeyden vazgeçmesi gerekiyor. Filmin başında, onu herkesi etkilemeye çalışan, yanlışlık yapmaktan kaçınan biri olarak tanıyoruz ama öykü ilerledikçe işler karışıyor, her şey bir anda ölüm-kalım meselesine dönüşüveriyor, olaylar çığırından çıkıyor ve Anderson’ın kuralmış, prosedürmüş bir kenara bırakıp gerçek kimliğini ortaya koyuyor.”

Oyuncu sözlerine şöyle devam ediyor:  “Dredd hep siyah-beyaz yaşıyor. Oysa ki, Anderson her şeyi gri görüyor. İnsanların ta içini okuyabildiği için neler olup bittiğini net bir şekilde biliyor. Bazen, olaya dahil olan kişilerden bile fazlasını biliyor ve görüyor. Acıların en büyüğünü ve mutlulukların en ulusunu, hepsini tatmış, tüm insani deneyimlerde bir uzman çünkü o diğer insanların da duygularını yaşıyor. Özellikle bu mezbelelikte yaşanıp giden onca acıyı Anderson’ın birebir yaşadığını gözönünde bulundurursanız, genç kadının bu özelliğinin tanrı vergisi üstün bir yetenek değil de, neredeyse bir ceza olduğunu düşünebilirsiniz. Çevredekilerin çektiği tüm acıyı o da çekiyor.”

Oyuncu çekimlerden önce aldığı aksiyon eğitiminden çok memnun: “Gururla söyleyebilirim ki artık bir silahı doldurup boşaltmasını ve hedef almayı biliyorum. Koridorlarla dolu bir sette, sağdan sola koşturmayı ve bunu doğru taktikle yapmayı da biliyorum. Tekme atmayı da öğrendim, tabii. O çok zor oldu. Başka dövüş numaraları da biliyorum. Öyle bir iş çıkardık ki filmi izlediğinizde, Anderson’ın sırf ellerini kullanarak bir insanı öldürecek kadar güçlü olduğunu göreceksiniz.”

HBO kanalının ünlü GAME OF THRONES dizisinde Cersei rolünde tanıdığımız İngiliz oyuncu Lena Headey, bu film için seçilen son oyuncu olarak Ma-Ma rolünde karşımıza çıkıyor. Bu oyuncu seçiminde alınan kararla ilgili Reich şunları söylüyor: “Elimizdeki ilginç tiplemelerden birisi Pattie Smith idi. İnanılmaz derecede bencil, kendini beğenmiş, kendisinden başka kimseyi umursamayan, aklına estiği gibi davranabilen bir karakter. Böyle bir karakteri alın, üstüne de acımasız bir suçluda olacak tüm özellikleri ekleyin. İşte bunun altından ancak, o inanılmaz endamı ile Lena çıkabilirdi ve çıktı da. Gözlerinize inanamayacaksınız.”

Alex Garland DREDD senaryosunu yazdığında eğitim için biraraya gelen iki karşıt karakter çizmiş. John Wagner gerisini şöyle anlatıyor: “Bir yanda en sevdiğiniz kahraman ve rüyanızda bile karşı karşıya kalmak istemeyeceğiniz Dredd var; diğer yanda ise, kırılgan, akıllı, ilginç ve çok vicdanlı olduğu için ‘bundan yargıç margıç olmaz,” diyeceğiniz Anderson. Bu ikili, oldukça dikkat çekici birer karşıtlık oluşturuyor. Her iki tipleme de orijinal çizgi romanda olan tipler. Ama, düşmanları  olan Ma-Ma ve onun çetesi bu film için yaratılmış karakterler. Belli ki bizim ikiliyle aynı dünyanın insanları.”

Garland bu konuda şunları ekliyor: “Ma-Ma zor bir yaşam geçirmiş. Sonunda da dünyadan öcünü almaya karar vermiş. Korkunç, acımasız işler yapıyor. Fakat bir yandan da ‘Şu kurşunlardan biri beni bulsa, ya!’ gibi bir beklenti içinde. O yolunun er ya da geç, garip bir biçimde Dredd’e kesişmesini istiyor.”

Headey asla şiddet yanlısı bir kişi olmasa da rolüne dört elle sarılmış: “Çok heyecanlandığımı söyleyemem. Oynadığım karakter etkileyici görünüyor, doğru, ama ben bu tiplerden korkuyorum!”

DREDD Filminin Çekilmesi

Yaratıcı ekipten kimsenin daha önce üç boyutlu deneyimi olmasa da, bu filmin üç boyutlu çekilmesi ticari bir karar. “Bu yeni bir teknoloji ve ekipteki arkadaşlardan hiçbiri daha önce bu alanda çalışmamıştı,” diyor Andrew Macdonald. DNA Films şirketi, üçboyutlu çalışmaların daha çok beyaz perdede çocuk, aile ve fantazi filmlerde kullanıldığını baştan kabul ediyormuş ama bu filmin özel durumu nedeniyle, daha farklı bir şey ortaya koymaları gerekliymiş. Macdonald, eğer ilk üçboyutlu filmlerini çekeceklerse, bunun eşsiz bir çalışma olmasını ve böyle bir çalışmanın da sadece ve sadece efsanevi görüntü yönetmeni Anthony Dod Mantle’ın elinden çıkabileceğini düşünüyormuş. Mantle ile yaptığı daha önceki çalışmalardan THE LAST KING OF SCOTLAND ve 28 DAYS LATER filmleri bunun apaçık örneğiymiş.

Dod Mantle, Danny Boyle’un yönettiği SLUMDOG MILLIONAIRE filmi ile hem Oskar hem de bu dalda aklınıza gelecek tüm ödülleri kazanmış bir görüntü yönetmeni. Macdoland onun hakkında şunları anlatıyor: “Üçboyutlu film olayına baktığınızda, ‘Ah ben de bir tane yapsam, çok da güzel olsa,’ diye içinizden geçiriyorsunuz. Benim zaten daha önce, 35mm’den tutun da ev tipi dijital kameraya kadar her aleti kullanabilen Anthony ile çalışmışlığım vardı. Onu bu işe katılmaya ikna edebilirsem, çok cesur ve çok ilgi çekici bir iş çıkarabileceğini adım gibi biliyordum.”

Macdonald’ın Dod Mantle ile ilgili öngörüsü ve DNA Films şirketinin Dod Mantle ile ilişkisi bu film için en büyük şans olmuş denebilir. Filmin yıldızı Karl Urban’ın bu konudaki şaşkınlığı hala sürüyor: “Görüntü yönetmeninin Anthony Dod Mantle olması neredeyse allahın bir lütfu diyebilirim. Bu tür bir filmde, görüntü yönetmeni koltuğunda onun tarzında bir adamın oturmasını normalde beklemezsiniz. Mantle, böyle bir aksiyon – macera filminde görmeye alışık olmadığımız kararlar alabildi! Filmin son halini izleyebilmek için nasıl sabırsızlanıyorum, anlatamam, çünkü üçüncü boyutun eklenmesi, eminim ki, bu filme kat be kat değer kazandıracak.”

“Farklı bir şey yapmalı, sınırları biraz zorlamalıyız diye düşünüyordum,” diyor Macdonald ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunu başarabilmek için doğru kişileri bulmam gerekiyordu çünkü bu alanda deneyimsizdim. Film işinde en önemli kişi kameramandır ve Anthony ile daha önce 28 DAYS LATER filminde ev tipi video kamerayla ve THE LAST KING OF SCOTLAND filminde 16 mm ile çalışmıştım. Onun yerleşik fikirleri ve teknolojiyi zorlamayı seven birisi olduğunu biliyordum. Bu şekilde, olabilecek en iyi sonuçları aldığına tanık olmuştum. Ekibe katıldığında üçboyutlu olarak farklı bir çalışma yapmak istediğini anlattı. Her şeyi gerçekten ‘hissetmek’ ve bu hissi gerçekötesi bir unsur olarak öyküye katmak istiyordu. Dünyada elde taşınan kameralar konusunda Anthony’nın eline su dökebilecek kimse yok. Bu nedenle, üçboyutlu ama yakın plan çalışmak istedi ve bu daha önce kimsenin denemediği bir şeydi!”

Bu filmin üçboyutlu sinema kavramını kökünden değiştirip değiştirmeyeceği sorulduğunda, ünlü görüntü yönetmeni son derece alçakgönüllü yanıtlar veriyor: “Belki bize gıcık olacaklar ama aslına bakarsanız, biz burada AVATAR, RESIDENT EVIL, TRON ya da ALICE çekmiyoruz. Biz şiddet içeren bir film çekiyoruz. Bizim yepyeni bir üçboyutlu stil yaratıp yaratmayacağımızı bu projeye dahil olan insanlar belirleyecek.”

Dod Mantle, üçboyutlu çalışmanın, insanı derinlik kavramını da gözönünde bulundurmaya zorladığını anlatıyor: “Artık üçboyutlu mekan kavramını daha çok düşünür oldum. Sanırım bu filmde de, en ve boydan daha çok derinliğe odaklanmış olabilirim. Normalde, insanoğlu üçboyutlu düşünmez, iki boyutlu düşünmeye yatkındır.”

Yapımcı Allon Reich da bu konuda şunları söylüyor: “Ticari olarak üçboyutlu çekelim diye bir karar almıştık bir kere ve artık bu karar bizi bağlıyordu. Ama biz aynı zamanda bu filmin çok heyecanlı, senaryonun ise çok gerçekçi olmasını istiyorduk. Bizden önceki DIRTY HARRY, DOG DAY AFTERNOON ve GOODFELLAS gibi filmleri inceledik. Bunlargünümüzün, son derece gerçek dünyasında geçiyordu. Oysa ki biz, gelecekteki bir dünyayı kuruyorduk.”

Dod Mantle, senarist Garland’ın yazdığı öykünün, çekimler sırasında alınan görsel kararları büyük ölçüde belirlediğini anlatıyor: “Sinemada son yıllarda şiddet unsurunun nasıl ele alındığını ve korku unsurunun nasıl işlediğini inceledik. Coppola, ve Clint Eastwood’un erken dönem çalışmalarını da inceledik. Bizim alanımıza aksiyon, drama ve sanatsal bir politika filmi denebilir. Adı sanı belli olan karakter ve ögelerle çalışıyor olsak da, sanat, eğlence ve politika arasında bir tür tutturmaya çalışıyoruz.”

Mantle, üçüncü boyut ögesinin projeye sonradan eklenmediğini, aksine bu ögenin zaten senaristin çizgi romanı ele alış şeklinin doğrudan bir uzantısı olduğunu düşünüyor: “Üçboyutlu filmler çok çekici, ilginç, görsel ve eğlenceli olabilir ama bu filmde şiddete son vermek konusunun işlendiği ciddi bir öykü anlattığımız için, bu efsanevi kahramana şiddet uygulatmamak ya da şiddeti kamufle etmek olacak şey değildi. Ben üçüncü boyutun daha önce tanımlanmamış bir alanını tanımlamaya çalışıyorum. Aslına bakarsanız, ben kendime yeni bir alfabe yaratıyorum. Benim alfabem algılarla da oynuyor ve bu filmdeki yavaş çekimler ve çok katmanlı bölümler gözalıcı olacak. Bazı görüntüler çok karmaşık, neredeyse insan bakmak istemese de gözlerini alamıyor diyeceğim. Hem garip, hem de çok güzel.”

1 Numaralı Büyükşehir dünyası DREDD filmi için son derece önemli bir mekanmış: “Bu öykü Yargıç Dredd’in öyküsü olsa da, aynı zamanda orada yaşayan insanların da öyküsü, öyle bir dünyada yaşamın nasıl olabileceğini gözler önüne seriyor,” diyor Urban bu konuda ve şunları anlatıyor: “Alex, orada yaşayan insanların yaşamlarından miniminnacık kesitler sunarak filme son derece insani bir yön kazandırmış. Yaşadıkları koşullar çok feci, yokluk ayrı bela. Yaşamın bu insanlar için sürekli bir mücadeleden ibaret olduğunu anlıyorsunuz. Çürüyüp gitmiş bir toplumda yaşıyorlar.”

Macdonald, 1 Numaralı Büyükşehir’i tasarlarken, gerçek kentleri gözönünde tuttuklarınıı söylüyor: “DREDD gelecekte bir zamanda geçen bir polisiye. Ben bu öyküyü çok gerçekçi bir şekilde anlatmak istedim. Yapılan ilk DREDD filminde çizgi romandaki orijinal mekanlar tekrar yaratılmaya çalışılmıştı, bu çok zor, tabii…Oysa, BLADE RUNNER ve DISTRICT 9 filmlerinde gerçek mekanlar kullanılmış, bu mekanlar gelecek zamana taşınmıştı. Yani, hem yeni, hem eski binalarla çevriliydik. Şu anda bizim dünyamızda da 1 Numaralı Büyükşehir’i andıran biraz çılgın, biraz da kontrolden çıkmış şehirler var. Örneğin, Sao Paolo, Mexico City, Jakarta ve Johannesburg.” DISTRICT 9 filminin yıldızı Sharlto Copley’nin, Macdonald’ı, bu iş için Güney Afrika’ya davet etmesi, DREDD filmi için çok olumlu olmuş. Burada, ikisi, Kalahari Pictures şirketinden Michael Murphey ve DISTRICT 9 filminin Güney Afrikalı yapımcılarıyla bir araya gelmişler. Daha yapımı yeni tamamlanmış olan Cape Town stüdyoları 1 Numaralı Büyükşehir’in yaratılması açısından bulunmaz nimetmiş.

Bu konuda senarist Garland şunları anlatıyor: “Bu kenti tanımayanlar onu büyük ve kaotik olarak tanımlayabilir. İnsanların yaşadığı mekanlar devasa, doğru. Bu binalar başlıbaşına birer kent çünkü içlerinde ne ararsanız var. Sadece alışveriş ve sağlık merkezleri de değil üstelik. Okullar da var. Orada doğup hiç dışarı çıkmadan ölene dek orada yaşayabilirsiniz. İşte böyle bir mekanı kurmak, bu film için en önemli şeydi. Bu kent filmde başlıbaşına bir karakter zaten. Şeftali Ağacı binası da öyle!”

Filmdeki şiddet sahneleri için çok büyük ölçekli setler kurulması gerekmiş ve bu film Cape Town Stüdyolarında çekilecek ilk film olmasına rağmen, film ekibine gereken her şey tesiste fazlasıyla mevcutmuş. Macdonald, filmin yüzde 70’inin o stüdyoda çekildiğini açıklıyor. “Filmde, örneğin Ma-Ma ve çetesinin, Dredd’in peşine düşüp yüzlerce insanı katlettiği sahne gibi, birkaç devasa sahne var. Bunların çekimleri on gün sürdü; bunlar için bazıları açık, bazıları kapalı stüdyoda olmak üzere sekiz değişik set kuruldu. Oldukça güçlü görsel efektler de kullanıldı. Sonuç, doğaüstü bir şey olacak.”

DREDD filminin yapım ekibi, bu efsanevi çizgi romanın hayata dönüşünün aslında çok da ümit vadettiğini düşünüyor. Bu konuda Karl Urban net olarak bize şunları anlattı: “Bizim çektiğimiz bu küçük ve özel film aslında daha büyük bir hayalin parçası olabilir. Bu işi biz başlatıyoruz ve tabii ki, bu film sadece bir başlangıç. Burada Dredd ve Anderson’la tanışıyoruz, 1 Numaralı Büyükşehir ne menem bir şeymiş, orada kimler yaşarmış, onu görüyoruz. Sanırım, beklentimiz, bu film başarılı olursa, yeterince izleyici çekerse, devamını da çekebileceğimiz yönünde. O zaman karakterleri ve onların dünyasını daha da geliştirebiliriz.”

Anlaşılan, bundan sonra, DREDD filminin önü çok açık olacak!

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir