Ertuğrul Karslıoğlu: ‘Gençler röportajlardan metin yazma belgeselleri çekiyor’

Ertuğrul Karslıoğlu hocamı yüz yüze geç tanıdım ve tanıdığım için bir o kadar memnun oldum. Kendisiyle nicedir söyleşmek istiyordum, bu zamanlara denk geldi. Kendisinin bilgisi, birikimi, üretme kapasitesi tüm gençlere örnek olsun ne diyeyim…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir 

Hocam Merhaba. Öncelikle sizinle tanıştığım için çok memnun olduğumu söylemek isterim.  İşin başından başlarsak iktisat okuyarak ama sonra TRT’ye kurgucu olarak girerek kendi gidişatınızı değiştirdiğinizi söyleyebilir miyiz? 

Evet, biraz öyle oldu. Ankara’da iktisat okurken, 1960 lı yılların ikinci yarısından itibaren dünyayı sarsan zorbalığa, haksızlığa direnen genç kuşağın söylem ve eylemlerinin tam ortasındaydık. Yani bitireceğiniz okuldan çok olması gereken bir dünyayı hayal eden gençliğin. O nedenle ben devam etmek zorunda olduğum okulun eğitiminden çok severek yapabileceğim alanları araştırdım. Her insanın hayalinde olduğu, etkilediği sinemanın etkisindeydim tabii. 1952 yılında yani 6 yaşında, Kars’ta adını tam anımsayamadığım (galiba Lale  idi) bir sinemada Esther Williams’ın başrolünü oynadığı renkli filmi yıllarca unutamadım. İzlediğim ilk filmdi ama çok etkilenmiştim. Bilirsin Esther Williams su balesi yapan nefis bir kadındı o yıllar. TRT’nin açtığı sınava girerek kurgucu oldum. Gerçekten benim için dönüm noktasıydı o sınav…

*Belgesel konusunda efsanesiniz, hem çok güzel belgesellere imza attınız, hem de o bilgi ve birikimi gençlerle paylaşıyorsunuz? Sizi belgesel çekmeye, belgelemeye iten, çeken şey ne oldu? 

Beni belgesele itenlerin başında doğduğum ve büyüdüğüm coğrafyanın insanlarının binlerce yıldan bu yana imbikleyerek getirdiği kültür ve bilgi birikimiyle oluşan samimi ve sıcaklığının bir biçimde belgelenmesine ilişkin olsa gerek! TRT kurumu ise o dönemde bu tür düşüncelerin belgeye dönüştürüldüğü neredeyse tek kurumdu.. 1973’te sınavla girdiğim kurumda ilk çalıştığım ünite sinemanın ana unsurlarından Film Kurgu ünitesiydi.. İyi ki kurgucu olarak başlamışım diyorum şimdi. Çünkü belgesel sinema düşüncemi o ünitede izlediklerimle kazandım!.

TRT kurumu televizyon olmanın gereklerini yerine getirirken, yani haber, eğlence, eğitim, kültür, şov programları yaparken sinemanın en özgün örneklerini ve de dünyanın en önemli belgesellerini yayınlamaya başlamıştı ben kurgucu iken. Dolayısıyla bu yabancı film, dizi ve belgesellerin Türkçe seslendirilmelerinin eşlemesi sırasında belgesel sinemanın ne olduğunu, nasıl yapılması gerektiğini gördüm. Yardımcı kaynakların da yardımıyla, yavaş yavaş ürünler vermeye başladım..

Fırat’ın Türküsü, Suyla gelen Kültür ve Keçenin Teri… Toplumsal gerçekçi yanıyla belgesel gibi ama sanatsal hamlelerle, müzik kullanımıyla adeta bir sinema akışı… Bu bakış açısını nasıl oturttunuz, bu formu nasıl benimsediniz? 

Lise yıllarımdan itibaren halk danslarıyla ilgilendim. Birçok yörenin halk oyunların oynadım. Bu dansların müziğinden, sözlerine, giysilerinden öykülerine dek oldukça fazla bilgi edindim. Kimi ölene ağıttır bu oyunların, kimileri aşka, sevdaya dairdir, kimi de üretime.. Bu deneyimlerime,  ilk yıllarında bulunduğum TRT kurumunun programlarının içeriklerini de kattığımızda belgesel sinemaya evirilmenin nedeni ortaya çıkar sanırım. Örneğin kurgusunu yaptığım Edebiyat Dünyası (Ünal Küpeli), Anadolu Halk Ozanları dizi belgeseli ( Hüseyin Kanyılmaz), Sanat Dünyası (Rahmetli Neslihan Gence ve Hülya Sabuncu günceli takip eden sanat ve kültür programı), sayamadığım daha birçok sanat ve edebiyat ağırlıklı programların kurgusuyla dizi ve film kurgularında da bulundum..

Kurgucu iken, sinemanın hangi dalı olursa olsun estetik kaygının vazgeçilemez unsurlardan olduğuna, görüntülerle derdini anlatmanın hem konuyu hem de filmleri unutulmaz kıldığına tanık oldum.  Özellikle belgesel üretimin bu temeller üzerinde biçimlenmesiyle, herkesin dilinden düşürmediği ancak çok az örneğine rastladığımız BELGESEL SİNEMA ürünlerinin artmasına neden olacağı kanaati oluştu bende…

Belgesellerin metinlerine de hep bu açıdan bakar, görseli destekleyen bir unsur olarak düşünürüm. Toplumsal hafızaya ilişkindir belgesel sinema ürünleri. Düşünsenize yüz ya da bin yıl sonra arşivden 2017 yılına ilişkin sinema sanatının sınırsız olanaklarıyla Anadolu coğrafyasının kültürel birikimine, sosyal renkliliğine dair bir belgesel sinema ürününün yaratacağı etkiyi! Belki de bu etkiyi yaratan belgesel ürününü siz arşivlemişsinizdir! Geleceğe miras bırakılabilecek önemli eserler olacağı bilincidir bu uğraşı verenlerin derdi… Bu düşüncelerle yola çıkılınca, üretime başlanınca arkası geliyor. Ben de böyle yaklaştım belgesel hayatına… Kimlerden etkilenmedim ki!

Sinema filmleri dışında beni etkileyen ve senin de dediğin gibi ‘bakış açısı’ oluşturabilmemin kaynakçalarından biri  Fransız bilim insanı, yönetmen Jacques Coustaeu’nun dünya denizleri ve canlılarına ilişkin yaptığı dizi belgeselidir.. Her açıdan  mükemmeldir o belgesel… Tam bir belgesel sinema örneği! Tekrar yayına konsa soluksuz izleneceğine eminim.

Özellikle Keçenin Teri… Modernleşen dünyaya göz kırpan bir genç ve ustasının uyum hikayesi. Tam orta yerden bakarak, bakışarak tamamlamışsınız belgeseli. Gerçekten de başarılı. Kurgucu olmanızın da etkisi var mı hocam bu başarılarda? 

Var tabii, olmaz mı! Demin de söyledim, kurgu benim filmsel hayatımın önemli bir kısmını kapsar. Kurgucu iken  bir biçimde izlediğim, kurgusunu, eşlemesini yaptığım filmlerden çok şey öğrendim.. Bazılarını durdurup tekrar başa alarak yeniden izleyip hatta kurgucu arkadaşlarla tartışarak çözümlemeler yapmaya çalıştığımızı bilirim.

Kurguda iken izleyip de etkisinden kurtulamadığım başka bir belgeselden de söz etmeliyim. Jacques Cousteau’nun belgesel dizisinden sonra, ondan daha fazla etkilendiğim bir belgeseldi bu yapım. BBC’nin o yıllarda bir Afrika ülkesinde yaptığı  ve 45 dakika süren, tamamen efekt ve müzikten oluşan bir belgeselin eşlemesini yaparken hayran kaldığımı, sonuçta bir yönetmenin vermek istediği mesajı görsellikle de anlatabileceğini gördüm bu yapımda. Tam da düşündüğüm bir yöntemdi bu belgesel.

Keçenin Teri belgeseli  modernleşmeye göz kırpmanın ötesinde çektikleri acılardan kurtulmanın arayışı içindeki üç insanın öyküsü… Çok da eskiye dayanıyor. Nasıl ve ne zaman başlanmış hamamda keçe üretimi, niye başlanmış, peki şimdi niye yapılıyor, ya da bırakılıyor (belgeseli çektiğimiz tarihi kastediyorum) gibi soruların hepsi belgeselin içinde…   Yapım ve çekim ekibimiz bu yaşanmışlıkları bozmadan, yazdığım akışa uygun biçimde çalıştığı için onları anmadan edemeyeceğim; başta Yılmaz Yıldırım, Tevfik Şenol, Gülbey Ergüven (rahmetle anıyorum), Mehmet Avcıdırlar (o da rahmetli oldu) Abdullah Yüce, Alaattin Kirpi, Erol Yazıcı ve daha birçok değerli arkadaşlarıma sevgiler, teşekkürler…

Süha Arın’la tam olarak dönemdaş diyemesek de sizin kendi içinizde onunla bir etkileşiminiz oldu mu? Onun tarzını, bakış açısını nasıl bulursunuz? 

Rahmetli Süha Arın hocamızın yurtdışından döndüğü dönemlerde ben de TRT’ ye yeni başlamıştım. Süha beyle o yıllarda tanışmıştık. O sinema eğitimini Amerika’da tamamlayıp Türkiye’de ürünler vermeye başlarken ben de kurumda, kurgudan program yapımcılığı departmanına geçmiştim. Sonraları çekim mekanlarında karşılaşmalarımız oldu. Sevgili Süha Arın hocam eğitimini alırken nasıl bir yol izledi bilemem ancak belgesel anlatımında o da estetiği ihmal etmeyen görselliğe önem veren yöntemi kullanarak unutulmaz eserler verdi. Kendine has üslubu olan değerli bir yönetmendi. Onun belgesellerinde kullandığı dil, belgesel sinema dili artık klasikleşmiştir. Benim üretimlerimle Süha beyin üretimleri arasında benzerlikler bulabilirsiniz, bu da çok doğaldır. Üretimde hedef gerçeği yaratıcı biçimde yorumlamak olduğundan doğaldır diyorum, yoksa etkileşim söz konusu değil.

Belgesele bakış açınız, onu yorumlayışınız nedir? Mesela öğrencilerinize salık verdiğiniz bakış açısı, bir cümle ya da metot var mı? 

Belgeyi, bilgiyi, sinemanın tüm olanaklarından yararlanarak ve de yalın biçimde anlatmak olmalı temel cümle. Gerçeği görmeliyiz belgesel sinema örneğinde. Ancak yönetmenin yaratıcılığına da tanık olmalıyız!

TRT’den ayrılma sürecinizi ve sonra yaptıklarınızı anlatır mısınız? Bağımsız belgesel yapmak daha mı kolay yoksa zor mu?

Kurumdan ayrıldıktan sonra uzun süre dizi filmler, reality şovlar, tartışma programlarının yapımcılığını ve zaman zaman da yönetmenliğini yaptım. Bu arada önemli saydığım belgesel projelerinin araştırma ve dosyalarını hazırladım. Birçok yere başvurdum, özellikle de içinden çıktığım kuruma! Bağımsız belgesel üretmenin kolay olmadığını söylemeliyim. Arkanızda sizi denetleyen, sansürleyen birileri olmadan kendi araştırma ve çalışmalarınızı yaparak gerçeği ortaya koyacaksınız. Bu çalışma biçimi birçok açıdan hiç kolay değil.. Ve yayınlamak için de mecra bulacaksınız! Bütün bu açmazlara karşın istediğiniz konuyu alıp özgürce işleme olanağına sahipsiniz. Kolaylığı bu, az şey mi?

Sizin çektiğiniz dönemlerle şimdiki dönemi teknik ve bakış açısı olarak karşılaştırmanızı istesem? Genç yönetmen arkadaşların belgeseli algılayış biçimi nedir, nasıl sizce?

Bizim kuşak hep film çalıştı. Şans mı değil mi tartışılır. Ben şanslı olduğumuzu iddia edenlerdenim. Bir örnek vereyim, bir şut’u bir kez kullanırsınız! Onu yeniden filmin, belgeselin başka bir yerinde kullanamazsınız. Videoda öyle mi? Değil tabii… Aynı görüntüyü tam tersine çevirip kullanan, büyütüp kullanan, rengiyle oynayarak kullanan  ve yönetmeni tembelliğe  itmenin ötesinde filmi düzeysizleştiren yöntemlere açık video! Ancak olanakları da sınırsız videonun! Genç arkadaşların videonun (kurgu ve diğer araç gereçlerinin) kendilerine tanıdığı olanağı, çekecekleri filmi “daha iyi nasıl anlatırım” düşüncesine hasretmeleri gerekir! Sinekten yağ çıkarmaya değil!

Şimdilerde gençlerin belgeselde yenilik diye sarıldıkları bir yöntemden de söz etmeliyim. Tamamen tembellikten kaynaklanan bir yöntem bu; röportajlardan metin yazma belgeselleri! Oysa gerçekten yapımına özel çaba gösterilmesi gereken, röportajların yerli yerinde, birbirini takip eden, destekleyen, konuyu tamamlayan, gevezelikten uzak belli bir ritimde kurgulanarak ortaya çıkan çok zor yapımların başında gelir röportajlarla belgesel film hazırlamak…

Son çektiğiniz belgeseliniz Mardin ve Matera’dan biraz bahseder misiniz? Bu kadar benzerlik mimari yapı dışında sosyo kültürel hayatta var mı peki? Siz bu belgeseli hangi kaynaklarla çektiniz? Vurgulamak istediğiniz neydi? 

Sonsuzluğa Mühürlenen Kentler Mardin ve Matera adlı belgesel iki kadim kültür kentini anlatıyor, belgeliyor. Mardin güneydoğu illerimizden… Matera ise güney İtalya’da! Bu iki kentin önemli ortak yanı mimarı yapıları.. Ayrı zamanlarda ve ayrı mimarlar, taş ustaları tarafından yapılmış ama neredeyse aynı kişilerin ürünü gibi görünmekte. Yaşamlarında çok fazla benzerlikleri yok. Belgesel, mimarlıkta bu kadar benzerliğin, sanatın, insanlığın evrensel dili olduğunun altını çizerek, mimarlığın da bu dilin başta gelen göstergeleri olduğunu belgeliyor.

Belgesel TV Turizm ve Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğ tarafından desteklendi. Ayrıca Yunus Emre Enstitüsü, Beykoz Ünivesitesi, Genpa Holding,  Patika Yapım ve Mardin Valiliği ve İtalya Büyükelçiliği katkı ve destekte bulundular.

*Son belgeseliniz de Kuzguncuk çekiyorsunuz, onun hikayesi nedir? 

Kuzguncukta tarihi bir evin yeniden onarımı ve bu onarım sırasında yaşananları konu ediniyor.

İstanbul’un en çok Haliç yakasını mı seversiniz, orasıyla ilgili bir belgesel düşündünüz mü? Yoksa var da benim mi gözümden kaçtı acaba?

Haliç ve uzantısı tarihi yarımada! Belgeselcilerin hayalindedir bu yerler. Altında ayrı bir İstanbul, üstünde ayrı… Bir de Ersin Kalkan’ın dediği havadaki İstanbul, yani müzik! Burada yaşayanların semaya aksettirdiği müzikleri. Henüz kapsamlı bir belgesel üretilmedi. İz TV’de İstanbul’un Yüzleri adlı bir program dizisinin konuğu oldum. Balat ve Fener semtlerini anlatmaya çalıştım. İz TV’nin başarılı ekibi programı hala sürdürüyorlar.

Belgesel dediğimiz şey biraz da değişimlerin izini süren bir şey değil mi? Mimari, gelişim, dönüşüm, kötüleşim, etkileşim vs. Bu son belgeselde biraz ona denk düşüyor sanırım… 

Çok doğru! Özellikle Kuzguncuktaki ev… Neredeyse iki yüz yıla ait bir sürece tanıklık etmiş evin dili olsa da konuşsa diyor insan! O kadar çok şey değişmiş ki!  Araştırmalar ilginç gerçekleri ortaya çıkarıyor. Örneğin Dülger mesleği yok olmakta! O güzelim ahşap konaklar yıkılıp yerine korkunç  betondan binalar dikiliyor.

Son olarak neler söylersiniz? 

Mevlana Celaledini Rumi’nin bir özdeyişiyle bitirelim:

Dünle beraber gitti, cancağızım

ne kadar söz varsa düne dair

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Loading...

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir