Hasan Can Dağlı: ‘Fantastik sinema daha çok ilgimi çekiyor’

Siyah Çember filmiyle bizi çemberine alan ve bundan sonraki işlerini merakla beklememizi sağlayan Hasan Can Dağlı ile konuştuk…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Öncelikle bize sinema serüveninin nasıl başladığını ve şekillendiğini anlatabilir misin?

Sinema serüvenim çok fazla film izleyerek başladı. Yaratıcı bir yanım olduğunu düşünmüyordum ama film izledikçe, ben de bir film yapma fikri üzerine yükseliyordum. Daha sonra kendimi bunun üzerine okuyarak belki daha fazla ittirebileceğimi düşünerek ilerledim. Zamanla, sinemayı keşfettikçe, film yapma motivasyonum düştü çünkü ne kadar zor bir zanaat olduğunu daha yeni anlayabilmiştim. Yönetmen üzerinden film izleme yaptıkça ve yönetmenlerin biyografisi üzerine araştırdıkça aslında gerçekten bu işin çok büyük bir aşk ve bir yandan hayata dair sağlam bir ilgi alaka beslemekle olabildiğini görebiliyordum. Bu kolay bir şey değil ve beni hala düşündüren ve korkutan bir mesele. Bu yüzden uzun metraj konusunda da çok acele etmek istemedim.

Biz seni son filmin Siyah Çember ile tanıdık sevdik ama diğer filmlerin de en az onun kadar özenli ve profesyonel duruyor. Kısa film çekmenin koşulu ve anlamı ne sence? 

Kısa metraj çekmenin tek koşulu sinema yapmak istemek olduğunu düşünüyorum. Sinema aynı zamanda ticari bir iş bu yüzden her sinema yapmak isteyen yönetmen bu zanaattan kendi hayatını sürdürebilmek ister diye de düşünüyorum. Bu yüzden bir noktada kısa metrajdan uzun metraja geçmek gerekiyor ve çekeceğiniz uzun metrajın ticari anlamda en azından kendi yağında kavrulabilmesi gerekiyor. Bu yüzden kısa metraj başlangıçta bir antrenman alanı, istediğiniz gibi at koşturabileceğiniz bir alan, hele günümüz teknolojisiyle 3-4 kişilik ekiplerle hiç de sırıtmayacak işler çıkartabileceğiniz alan. Çok kötü olabilir, iyi olabilir ama sonuçta çok yüksek bütçelere çıkmadan bu işin mutfağını tadabileceğiniz bir alan daha iyiye gidilirse ve yetenek varsa Jan Svankmajer gibi ölümsüz kısa filmler bırakabileceğiniz bir alan bu yüzden tabii ki yeri çok önemli.

Bir süre yurt dışında olduğun için hemen bir kıyaslama alalım, orada nasıl oluyor bu işler? 

Yurtdışında da sinema okullarında öğrenciler bir film çekiminin her alanında yer alarak işin mutfağından geçerler. Sesçi olarak, kamera operatörü olarak, editör olarak vs. Böylece her alan tadılır ve ne istediğini keşfedersin. Kısa film aynı zamanda bu işe yarar, sen sinemanın hangi alanına meraklısın sorusunu yanıtlar.

Bir kısa filmi çekme sürecinden bahseder misin biraz, bu konuda kafası karışık olanlara en azından kendi yöntemlerinle biraz yardımcı olabilirsin? 

Bir kısa filmi çekme süreci öncelikle olarak fikirle başlar. Ne yapmak istediğini bilmek. Bundan ziyade bir yönetmenin öncelikli olarak bence genre’sını belirlemesi gerekir. Eğer ilgi alanınız belliyse üzerine çalışmak istediğiniz fikir de daha rahatlıkla ortaya çıkar. Fantastik sinema örneğin benim daha çok ilgimi çekiyor. Bunun psikolojik gerilimle harmanlanması vs. Clouzot’un Diabolique’i ya da Polanski’nin Tenant’ı, Melville’in Army of Shadows’u, Corbucci’nin Great Silence’ı gibi örnekler verebilirim. Bu alanı keşfettikçe ve gerçekten etkilendiğiniz şeyi bulunca bence yapmak istediğiniz de bununla birlikte kendini gelişime alıyor gibi geliyor. Woody Allen’ın dediği gibi ‘Gençken ne izlerseniz onu çekerseniz’ belki bu dediğimi biraz anlatıyor. Bu yüzden bir kısa filmi çekme süreci öncelikli olarak ne istediğinizi bilmekle başlıyor. Bunu biraz öğrendikten sonra gerçekten bence kendi evinizde ışıkları, kamerayı, lensleri deneyerek, imkânınız varsa bir görüntü yönetmeniyle bu alanda birlikte çalışarak, sinematik bir ortam kurabilmek ve bir diyalog sahnesi çekip kafanızdakilerin ekrana düştüğünü görmek yararlı olacaktır. Hatta bu iyi de bir antrenmandır diye düşünüyorum. Bu anlamda teknik kısım dışında biraz Herzog gibi düşünüyorum ve okuldan ziyade hayatın içinden geçmenin, kendi konfor alanınızın dışına atarak, sizi zorlayacak hayatların içine bulaşmanın birçok okuldan ve dizi seti reji asistanlığından daha çok sinema öğreteceğini düşünüyorum.

Siyah Çember gerçek anlamda başarılı film. Bilmediğimiz bir hikâye değil ama yarattığın atmosferle onu çok ileri seviyelere taşıyorsun. Siyah Çember düzenin bir parçası olan ve olmak zorunda kalan insanların alışverişi… Sen nasıl yorumladın? 

Siyah Çember bazı hatta çok iyi festivallerde üst okuma yorumuyla sınırlı kaldı, bu da modern sanat eleştirisi üzerine olmasıydı. Aslında bu tamamen yanlış bir okuma. Film sadece modern sanat aracıyla insanın metalaşmasını anlatıyor. Hayatın ve insanların yapaylaşması, bir insanın isteyerek ve kendini öldürterek, kendi hayatından daha önemli bir sanat objesine dönüşmesi üzerinden anlatıyor.

Mekânın filme etkisi konusunda da Siyah Çember’den bahsedebiliriz, mekân nasıl bulundu nasıl uyarlandı vs.?

Sinemada atmosfer benim için her zaman diyalogdan daha ilgi çekici bir alan oldu, bu yüzden bu alanı daha da keşfetmek için Siyah Çember’de bunun denemelerini yaptım. Bu yüzden hikâyenin kabası belli olduktan sonra öncelikli olarak oyunculardan vs. önce mekânı bulmak istedim. Daha önce bir klip çekiminde bu köşke gitmiştim ve nedense ilk olarak bu mekan geldi aklıma ve hemen gidip görüştük. Çekim anlamında baya kolaylık sağladıkları için hemen bu mekân üzerinden kamera açılarımızı oluşturmaya başladık.

Bedenin dışavurumları ilgini çekiyor mu, ya da bedenin karşı taraflarda yarattığı, haz, merak, tahribat vs.? Yani bedene takıntılı bir yönetmen olabilir misin? 

Bedene takıntılı değilim ama korku genre’sını sevdiğim için bedenin deformasyonu, bedenin başka bir bedene ya da yaratığa dönüşümü, bedenin parçalanması vs. sıklıkla karşıma çıkan bir durum. Sanırım bu yüzden etkilenmiş olabilirim.

Filmin fazlaca ilgi gördü yurtiçi ve dışında… İnsanlar gelip konuştuklarında en fazla etkilendikleri şeyin ne olduğunu söylediler, yani ödül kazanmandaki en üst sebep neydi? 

Filmin aldığı en büyük ödül Brussels International Fantastic Film Festivali’nden ‘En İyi Film’ ödülü oldu ve festivale inanılmaz bir ilgi alaka vardı. En çok bu festivalde soru aldım ve genelde daha çok ‘O evi nereden buldun’ sorusu ile karşılaştım. Genelde kamera hareketlerinin doğru kullanımıyla atmosfer yaratımının gücü üzerine yorum yapıldı. Diyalog kullanılmaması genelde insanların hoşuna gitti.

Böyle iyi bir filmden sonra bir kısa film yönetmeni ne yapar? 

Böyle bir filmden sonra mesela ben bir kısa film üzerine daha çalışıyorum. Çünkü uzun metraj için şu anda bir kaynağım yok ve Siyah Çember’le birlikte fantastik genre festivalleri içinde bir çıkış yakalayabildim bu yüzden bir kısa filmle daha bu festivallerde kendimi gösterebilmek istiyorum, bu sayede uzun metraj proje için doğru yapımcılarla tanışma fırsatım olabilir. Siyah Çember’le bile hemen uzun metraj üzerine bir ilgi alabildim ama bu çok sınırlıydı ama en azından yurtdışında özellikle genre filmi yapıyorsanız, uzun metraj olabilecek bir kısa metraj görmek istediklerini anlamış oldum. Şimdi biraz daha bu mantık üzerinden bir hikâye daha anlatmak istiyorum. Bunun dışında böyle bir filmden sonra mesela Kalafilm’de çalışma fırsatı yakaladım ve bir yandan reklam sektöründe çalıştığım için iş yapan bir şirkette insanları tanıma ve çalışma fırsatı yakalamış oldum. Tabii burada filmin Türkiye içindeki festivallerde de kabul görmesi sayesinde olduğunu söylemeliyim. Film, Antalya Film Festivali’nde açılmasaydı belki Siyah Çember hakkında bir fikirleri olmayacaktı.

Kısa film festivalleriyle ilgili gözlemlerini sorsak, jüriler, katılan filmler, yönetmenlerin beklentileri ve sonuçlar açısından… 

Benim bu tür filmiyle Türkiye’deki festivallerden çok umudum yoktu, çünkü önceki denemelerimde istediğim ilgiyi görememiştim ve direkt yurtdışındaki festivallere odaklanmıştım. Bu sefer ciddi anlamda Türkiye’den ilgi geldi ve bu beni çok sevindirdi. Genelde fantastik sinema festivallerde zor yer bulurken ve minimalist bir sinema anlayışının yükü altındayken bu ilgi cidden bana Türkiye’de film yapabilmek anlamında bir nefes aldırdı ve cesaret verdi. Sonuçlar ve kabuller anlamında elbet birçok eleştiri yapılabilir ve festivallerde bulunan birçok sinemacının saçma bulduğu durumlar olmuştur ama bunun çok önemi olduğunu düşünmüyorum. İyi bir film yaptıysanız ve siz kendi öz eleştirinizi yapıp, hatalarınızı görüp gene de filminize iyi diyebiliyorsanız ve bunun karşılığını da festival anlamında görüyorsanız zaten bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

İşin maddi kısmını nasıl hallediyorsun, fonlar, destekler bir yandan artıyor ama bir yandan da onlara ulaşmak zorlaşıyor… 

Maddi kısım anlamında desteği genelde beraber iş yaptığım insanlar anlamında yaptım. Dediğiniz gibi dışarıdan desteğe ulaşmak da şu an güçleşmekte ve yapmak istediğim şeyler anlamında bakanlıktan destek görebilmek nedense hep çok uzaktaki bir hayal gibi geldi ama tabi ki yeni filmim için bunu elde etmek isterim. Hatta uzun metraj için çıkışı buradan yakalamak isterim ama durumun ne kadar sıkıntılı olabileceğini biliyoruz, bu yüzden gene çok aşırılara kaçmayan bütçe sınırları içinde, kısa film için gönül verebilecek insanlarla bir kere daha kısa film denemesi yapmak istiyorum ve iyi bir film çıkarabilirsek bununla uzun metraj alanı için bütçe arayışına çıkmak istiyorum.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu… Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan’da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, “sanat ve sevgilim İstanbul” programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir