MUFF: Düşler Diyarında Film Festivali

İLK FESTİVAL, İLK İZLENİMLER

Malatya’ya doğru yola koyulduğumda içimde açıklayamadığım bir bilinmezlik vardı. İlk kez bir film festivaline katılacak olmanın heyecanı dışında, Doğu’ya ve orada göreceğim yerlere karşı bitmek bilmeyen bir merakla doluydum… Belki de bu yüzden festivalden geriye aklımda en çok, Arapgir’in sonbaharla birlikte Monet tablolarından taşarcasına oluşmuş güzelliği ve Nemrut’un zirvesinde, üzerinde yürüdüğüm her taş parçasının bir geçmişi olduğu düşüncesi kaldı. Benim için bir film festivalinden, Doğu’da mistik gezilere dönüşen MUFF sırf bu yüzden bile desteklenip, devam ettirilmesi gereken bir etkinlik…

Öteki Sinema için yazan: Başak Bıçak

Cuma sabahı Malatya’ya ayak bastığımız andan itibaren hemen hiç oturmadan, dinlenmeden, gündüzleri bolca gezerek, akşamları da fırsat bulduğumuz her an film izleyerek geçirdiğim festival benim için ilk olması sebebiyle ayrı bir önem taşıyor. Sanırım biraz da bu sebeple karşılaştırma yapamadığım için, çok güzeldi! diyerek dönüş sonrası mutluluğumu ve hala tükenmeyen heyecanımı anlatmam mümkün olabilir. Tabii bunda, yukarıda bahsettiğim gibi gezip hayran kaldığım yerlerden ve çok az film izleme şansı bulmama rağmen, hepsinin de oldukça etkileyici ve güzel filmler çıkmasından kaynaklandığını söyleyebilirim. Murat Tolga Şen’in söylediğine göre, diğer festivaller daha çok film, daha az gezi şeklinde geçerken benim Malatya’da bolca gezme şansına sahip olmam, kendimi şanslı saymama sebep olan etkenlerden sadece biri. İlk kez gittiğim bir şehirde zamanımın çoğunu hiç gezemeden sinema salonlarında geçirseydim içim buruk ayrılabilirdim diye düşünüyorum. Fakat Malatya bu açıdan benim için tam bir “ilk festival” oldu; içinde hem gezi hem de film barındırarak…

İlk gün yapılan açılış organizasyonlarından sonra, Cumartesi günü Paolo Taviani ve Vittorio Taviani’nin Sezar Ölmeli (Cesare Deve Morire) adlı filmini izlemek üzere Malatya’nın tek alışveriş merkezi olan Malatya Park’a gittik. 31. İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen film, Rebibbia hapishanesinde mahkûmların günlük rutinlerinden sıyrılarak özgürleştiklerini hissettikleri, kısa süreliğine de olsa demir parmaklıklar ardından ruhlarını kurtardıkları bir oyunu, Shakespeare’in Jül Sezar’ını sergilemelerini konu alıyor. Baştan sona oldukça ağır bir film olsa da bana göre, Sezar Ölmeli kaçırılmaması gereken önemli filmlerden…

İlk iki gün yol yorgunluğunu ve Malatya havasına alışma sürecini üzerimizden attıktan sonra festival benim için tam anlamıyla başlamış oldu diyebilirim. Çünkü Pazar günü için düzenlenmiş olan Arapgir gezisinden aldığım keyif ile festivalin sonuna dek hiçbir şey yapmasak da, mutluluğumu sürdürebilirdim sanırım. Sonbaharın tüm hüznünü üzerinde taşıyan Arapgir’de gördüğümüz her yer adeta bir fotoğraf karesini andırıyordu. Yağmur altında yürürken, renklerin daha belirginleştiğini gördükçe hemen her anı fotoğraflamak isteğiyle dolduk. Her adımımız bizi, bir öncekinden çok daha güzel bir manzaraya, filmlerdeki gibi sonu olmayan ve merak hissi uyandıran yollara çıkarıyordu. Bu nedenle Arapgir’de, zaman daha yavaş akıyormuş gibi ağır adımlarla yürümeye çalıştım hep, gezi grubundan çok da uzak kalmamaya gayret ederek…

Sonbaharın her rengini görebildiğimiz Arapgir’in, bu küçük kasabasının sahip olduğu güzellikleri uzun uzun izleyip aklıma kazımaya, her görüntüyü hafızamda tutmaya çabaladım. Manzaraya eşlik eden su seslerinin, etraftaki sessizliği bozan tek şey olduğunu fark edince içimi yeniden bir huzur kaplıyordu ve bu hislerle, sarıyla kızılı giymiş ağaçların arasından nehri görmeye çalışarak geri dönüş yolculuğumuza başladık. Otele döndükten sonra akşam Broken isimli, Rufus Norris yönetmenliğinde çekilen filmi izledik. Londra’da küçük bir kızın yaşadıklarından yola çıkılarak babasıyla olan ilişkilerini merkezine alan yapım, günümüz gençliğinin yetiştiriliş tarzına da göndermeler yapan oldukça etkileyici ve duygusal bir film…

Yeniden yağmurlu bir güne uyandığımız Malatya’dan, Tunceli’nin Pertek ilçesine doğru yola çıktık. Yol boyunca bir taraftan etrafıma bakıp hiçbir manzarayı kaçırmamaya çalışırken diğer yandan da Pertek semalarında görünen gökkuşağıyla birlikte içimi yeniden mutluluk kapladı… Feribota binmek için arabadan indiğimizde bolca fotoğraf çekme şansımız oldu ve Pertek’e geçene kadar her anı ölümsüzleştirmeye çalıştım.

 

Pertek’te kısa bir yemek molasından sonra ise benim için günün en keyifli anları başladı: Canlı müzik eşliğinde, Pertek manzaralı bir otel terasında kahve ve sıcak şarap keyfi… Arapgir’den sonra Pertek’te geçirdiğim süre zarfında daha da mutlu olduğumu görerek, Nemrut için heyecanlanmaya başladım…

Günlerce süren yağmur ve soğuk havadan sonra nihayet güneş kendisini Malatya’da gösterirken, Salı günü önce Sultansuyu adı verilen at çiftliğinde, daha sonra da Levent Vadisi denilen yerde gezilerimize devam ettik. Bilhassa Levent Vadisi üzerinde kurulmuş binanın içinde bulunan cam üzerinde endişeyle yürüyerek fotoğraf çekmeye çalışsam da pek başarılı olamadım. Çünkü uçurumun tam üstünde, havada olduğum hissi, korkuya kapılarak geri dönmeme; cam üzerinde uzanan, rahatça yürüyen ve fotoğraf çektiren insanları hayretle izlememe sebep oldu. Levent vadisinden dönerken beni en çok şaşırtan ise şüphesiz karanlığın bastırmasıyla dağlar boyunca yer yer görünen mağaralarda yanan ışıklardı. İnsanların o soğuk oyuklarda yaşamlarına nasıl devam ettikleri düşüncesi aklımı kurcalarken geri dönüş yolculuğumuza başladık.

Çarşamba gününe, öncekilere nazaran daha heyecanlı başladım. Çünkü gece için Nemrut gezisi programımız dâhilindeydi ve hemen herkes havanın soğuk ve yolculuğun zorlu olacağı konusunda hemfikirdi. Gün boyunca bir yandan gitsem mi gitmesem mi diye düşünürken diğer yandan da film izleyerek biraz da olsa festivalin hakkını vermeye çalıştım. Alman yapımı Barbara filmiyle, soğuk ve kasvetli bir sinemaya giriş yaparak, Berlin duvarı yıkılmadan önce Doğu-Batı Almanya sürecinde bir kadının yaşadıklarına tanık olduk. Oyunculuğu ve güzelliği ile bizi etkileyen Barbara rolündeki Nina Hoss’u hayranlıkla izlerken, tavsiye edilmesi gereken filmler listeme bir yenisini daha ekledim. Sonraki seansta seyrettiğimiz Düşler Diyarı’nı (Beasts Of The Southern Wild), Barbara’dan çok daha keyifle izlediğimi söyleyebilirim. Bilindik toplum kurallarına ve yaşayışına başkaldıran bir avuç insanı anlatan Düşler Diyarı, Malatya’dan da Uluslararası seçkide En İyi Yönetmen ve Set Tasarımı ödüllerini alan önemli ve kaçırılmaması gereken filmlerden…

İzlediğimiz iki güzel filmden sonra, duyduğumuz her türlü olumsuz şeye rağmen Nemrut’a gitmeye karar verip, biraz dinlendikten sonra gece 02:30’da yola çıktık. Hareket ettikten 15-20 dakika sonra başlayan virajlı yollar, yaklaşık iki buçuk saat süren yolculuğumuz boyunca uyumamızı engellese de hiç şikâyet etmeden gökyüzünü izledim. Daha önce de şehirden uzak yerlerde izleme şansı bulduğum yıldızlar nedense bu kez daha yakın göründü gözüme; daha güzel ve daha çok oldukları hissine kapıldım yol boyunca… Nemrut’a vardığımızda ise havanın güzelliği karşısında bir kez daha mutlu oldum ve hiç üşümeden güneşin doğmasını beklemeye başladım. Tan yeri ağarırken, sırtımı yüzlerce yıllık Kommagene uygarlığının tarihine verip, gözlerimi uçsuz bucaksız manzaraya diktim. Güzelliği karşısında konuşmadan öylece oturmak istesem de, grubun sesi buna müsaade etmeyince dağın arka tarafındaki heykelleri görmeye gittim. O sırada şahit olduğum sessizlik ise beni büsbütün şaşkınlığa uğrattı. Ayak seslerimin dışında sadece nefes alışverişimi duyduğumu fark ettiğimde hemen nefesimi tuttum: İşte o an rüzgârın bile esmediği Nemrut, tüm sessizliğiyle beni karşılıyordu ve ben sadece onu dinliyordum…

 

Güneş dağların ardından ürkekçe kendisini göstermeye başladığı sırada bir alkış koptu ve hemen hepimiz o anı ölümsüzleştirmeye çalıştık. Güneş ışınları yüzümüze, bedenimize ve yüzlerce yıllık heykellerin üzerine vururken üzerinde oturduğumuz, ayak bastığımız her taşın bir tarihi olduğunu düşünürken; biraz da tarihçi olmamın etkisiyle büyülenmiş bir şekilde Nemrut’tan ayrıldım. İçimden bir daha geleceğime söz verip, beni yeniden tüm sıcaklığıyla karşılamasını umarak…

Perşembe gecesini böyle büyülü bir atmosferde geçirdikten sonra gerçek dünyaya ve festivale dönüp kapanış gecesine katıldık. Tartışmalı birkaç karardan sonra, Uluslararası filmler arasında En İyi Film ödülünü Pablo Larrain’in Şili yapımı No filmi; Ulusalda ise Tepenin Ardı kazandı. Aynı zamanda SİYAD ödülü, En İyi Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu dalında da altı oyuncusuyla birlikte ödülleri toplayan Tepenin Ardı’nın dışında, En İyi Yönetmen Ödülünü Lal Gece ile Reis Çelik, En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü de Erdem Tepegöz’ün yönettiği Zerre filmindeki performansıyla Jale Arıkan aldı.

Geceyi kapanış partisiyle sonlandırırken, gönülsüzce odama çıkarak valizimi toparlamaya başladım. Ve ertesi sabah, ufak tefek olumsuzluklarla aldırmadan harika bir hafta geçirdiğim festivalin önümüzdeki senelerde de devam etmesi umuduyla Malatya’dan ayrıldım; biraz buruk, biraz mutlu ama hep heyecanlı…

Fotoğraflar: Murat Tolga Şen

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir yorum var

  1. Gidip görmediğim halde yaşamış gibi oldum. Bu güzel yazı için çok teşekkürler. Eline ve yüreğine saglık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: