Murat Uğurlu: ‘Bizim büyük çaresizliğimiz de belki budur…’

Bu sene İki Parça filmiyle festivallerde bir hayli karşılaşma imkanı bulduğumuz yönetmen Murat Uğurlu ile kısa film yolculuğunu konuştuk. Deneyimlerini bizle paylaşan Uğurlu’ya sinema yolunda başarılar…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Selam öncelikle seni biraz tanıyalım, seni sinemayla buluşturan duygu neydi?

1987 Ankara doğumluyum. Annemin işi dolayısıyla ODTÜ’de lojman çevresinde büyüdüm. Anaokulu dahil liseyi bitirene kadar da kampüsün içindeki okullarda okudum. Yaz tatillerini ise anneannemin yaşadığı Mamak taraflarındaki bir kenar mahallede geçiriyordum. Bu tabii garip ve besleyici bir ikilikti. 90’lar Türkiye’sinin –ki hâlâ öyle galiba- iki zıt sosyolojik tabakasıyla haşır neşir olduğum, onların pratiklerini deneyimlediğim; inançlarını, korkularını, öfkelerini ve zaaflarını gözlediğim bir çocukluktu. İkinci sorunuzun yanıtını, yani beni sinemayla buluşturan duyguyu tam kestiremiyorum. Eline video kamera alıp arkadaşlarını çeken özgüvenli bir çocuk değildim. Bir şekilde kitaplar girdi hayatıma. Sonra oyunculuğa heveslendim, konservatuvar sınavlarına hazırlandım ama neticede Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. İlef’te öğrenciyken çok film izliyordum. Her akşam bir film, eğer derste de izlemişsem günde iki film… İster istemez kanınıza karışıyor. O cesaretle üç tane kısa film yaptım. Kendimi deneme fırsatım oldu böylelikle ve sinema yapma düşüncesi ciddileşti. Türkiye’de gerçek bir film okulu olmadığı için Polonya’ya yönetmenlik okumaya gittim. Ama artık İstanbul’da yaşıyorum, üç sene oldu taşınalı.

Filmlerinde belli bir alt temanın izini sürüyor musun?

Sanırım evet. Fakat temanın ‘altta’ ya da ‘üstte’ olmasından ziyade takma bıyık gibi durmaması beni daha çok ilgilendiriyor.

Polonya’da sinema okumanın sebebi ve sende yarattığı etkiyi anlatmanı istesem?

Şimdi dönüp bakınca Lodz’ta okumak biraz romantik ve duygusal bir kararmış. Kieślowski, Polanski, Wajda efsaneleri; karlı, soğuk ve uzak bir şehirdeki sinema mabedi şiirselliği falan. Sosyal medyada birisi Lodz için ‘’Sinemanın Hogwarts’ı’’ diye yazmış. Komik tabii! Okulun en önemli getirisi şu: Senin gibi hayatını film yaparak geçirmek isteyen görüntü yönetmeni, yapımcı, oyuncu, montajcı gençlerle kader birliği yapıyorsun. İyi ve kötü günlerin oluyor, anılar biriktiriyorsun, denemeler yapıyorsun, aynı evlerde kalıyorsun vesaire. Bu şahane bir mesleki yoğunlaşma fırsatı. Bir tane kötü film yaptın diyelim, sinemaya küsüp bırakamıyorsun çünkü 2 ay sonra bir tane daha yapacaksın, sonra bir tane daha, bir tane daha… Nihayetinde okul bitmeye yakın irili ufaklı 20 kadar film yapmış oluyorsun. Tabii Polonyalı olmayanlar için eğitim ücretli ve bir yerlerden bursunuz yoksa az buz bir para değil. Kısacası o 20 filmi Türkiye’de yapmak da aynı kapıya çıkar, yeter ki bir sinema öğrencisi arka arkaya 20 tane film yapabilsin. Yaratıcılığı teşvik eden, kendi içinde tutarlı, ekol oluşturabilmiş, özgürlükçü bir sistem yaratmaktan geçiyor her şey. Maalesef bizim ülkemizde muadili olmayan bir yapı.

En son İki Parça filmini çektin ve birçok festivalden ödülle döndün. Kadın ve erkek dünyasına ilişkin etken ve edilgen olmakla ilgili bir film… Tabii bir de ölüm ve zevk dengesi. Hikayenin çıkış noktası neydi?

İlişkilerin kırılganlığı ve ahlaki bağlamda ‘geç kalmış iyilik’ mevzusu her zaman ilgimi çekmiştir. Bahsettiğiniz gibi ölüm ve haz kontrastı da aklımın bir köşesinde duruyordu. Filmin tonunun en başından beri nasıl olması gerektiğini biliyordum. Çok sevdiğim Amerikalı öykü yazarları Raymond Carver, Flannery O’Connor ve Corson Mccullers’ı bu süreçte dönüp dönüp yeniden okumak ilham verici oldu.

Kadının yabancı olması  sınır hikayesi olmasıyla mı ilgili, yoksa erkeğin bakış açısındaki yabancılaşmayla mı?

İki şekilde de okunabilir şüphesiz. Kadının yabancı olması erkek karakterlerin içine düştüğü durumu daha çetrefilli bir hale getiriyor.

Öykü kitabında olduğu için sormak isterim. Biçim mi içerik mi ön planda senin için sinemada. Öykü ve kısa filmin aynı ve farklı yanları nedir senin için?

İyi bir öykü okuduğumda aldığım keyif, iyi bir film izlediğimde aldığım keyfe neredeyse hiç benzemiyor. Aynı şekilde bir filmde beni iten unsurlar, edebiyatta o metne yürekten bağlanmama vesile olabiliyor. Demek ki yazdığım ve yazmak istediğim öykülerin, yaptığım ve yapmak istediğim filmlerle –ikisinin de yaratıcı öznesi olmam dışında- pek bir ilgisi yok. Bu sizin sorunuzun teorik ve sıkıcı yanıtıydı. Daha ‘kaderci’, gündelik hayattan bir örnek de verebilirim. Polonya’da okurken bir öykü dosyası hazırlayıp İletişim Yayınları’na göndermeseydim, kitap basılmasaydı, yayınevindeki insanlarla tanışmasaydım, İstanbul’a taşınma sürecinde Tanıl Bora beni Reha Erdem’le tanıştırmasaydı büyük ihtimalle İki Parça diye bir kısa film yapacak motivasyona ve lojistik desteğe sahip olamazdım. Şunu da mutlaka eklemeliyim: Eksilterek anlatmak, gösterdiğin kadar göstermediklerinden, yazdığın kadar sildiklerinden de mesul olmak öykünün ve film gramerinin çok benzeştiği bir nokta.

Polonya ve Türkiye’deki kısa film oranını, yaklaşımını, festivalleri kısaca farklılıkları anlatmanı istesek?

Polonya’da ve Türkiye’de yılda kaç tane kısa film yapıldığını doğrusu bilmiyorum. Bütün dünyada ilgi çekici filmler yapılıyor ve tersi filmler. Polonya’daki bir festivalde arka arkaya izleyeceğiniz 5 Polonya kısasının, Türkiye’deki herhangi bir festivalde gösterilen 5 Türk kısasından daha ‘iyi’olacağını iddia etmek kolaycılık olur. Ama ben kendi payıma o beş Polonya filminin de arka planında daha hatırı sayılır bir bütçe, temel sinema bilgisi, organizasyon zekası ve ciddiyet olduğuna eminim. Festival konusuna gelirsek… Görüntü yönetmenlerinin Oscar’ı ya da Cannes’ı sayılabilecek çok önemli bir festival vardır Polonya’da, Camerimage. Spesifikleşmiş bir içeriğe ve ödüllendirme sistemine sahiptir, o yüzden de biricik ve meşhurdur. En son üç ay önce Polonya’daydım. İki Parça’nın Avrupa prömiyeri Krakow Film Festivali’nin yarışma bölümünde yapıldı. Orada da aynı şeyi gözlemledim. Kimseye benzemeye çalışmamışlar, bilakis ayrışmaya ve spesifikleşmeye gayret etmişler. Galiba işin sırrı biraz da bu.

Filmlerini çekmek için bütçeyi nasıl buluyorsun?

İki Parça, Kültür Bakanlığı destekli bir filmdi ama verilen miktar bütçenin ancak yarısını karşılıyordu. Üstüne biraz ben koydum, yapımcı dostum Hamit Özonur sağ olsun kalanını tamamladı. Halihazırda reklam yönetmeni olarak çalıştığım Atlantik Film’in lojistik ve teknik imkanlarından faydalanarak filmi tamamladık.

İki Parça filminden örnek verirsek kısaca sonuca giden aşamaları anlatmanı istesem? Mekan, oyuncular, çekim, hazırlıklar vs…

Kafamda flu bir olay örgüsü vardı ama mekanı belirsizdi. Reha Erdem’in son filmi Koca Dünya’nın setinde çalışmak için İğneada’ya gitmiştim. Her sabah tıngır mıngır bir traktör kasasında uzun sahilleri ve sapa orman yollarını kat etmek zihnimi açtı diyebilirim. Filmi Kırklareli-İğneada’da çekme fikri böyle ortaya çıktı. Erol Babaoğlu ve Özer Arslan’ı önceden tanımıyordum, internette farklı yüzlere bakarken tesadüfen gördüm. İkisi de tiyatro kökenli ve yetenekli oyuncular ama onları seçme nedenim büyük oranda benim aradığım personaya sahip olmalarıydı. Filmdeki tek kadın karakteri oynayan Natalia Durzewicz profesyonel bir oyuncu değil, Lodz’ta animasyon bölümünde okuyor. Onu da ortak arkadaşlar vasıtasıyla internette gezinirken buldum. Bakışı, duruşu, ürkekliği ve ‘yabancılığı’ işimi kolaylaştırdı. Ortaya çıkan sinerjiden genel olarak memnunum. Filme dönersek, yaklaşık iki aylık bir ön hazırlık, 5 gün set, 2 ay montaj ve post-prodüksiyon işleri… Toplamda 4-5 aya yayılan yorucu bir çalışma oldu. Aslında işin en yorucu kısmı düşük bütçelerle film yapmak ve bu yüzden çok fazla insana ricacı olmak. Halbuki bir film yönetmeninin her şeyden önce müdanasız ve dik başlı olması gerektiğine inanırım. Kendi kurduğu hayali, maddi dünyanın düşmanlığına ve vasatlığına karşı ısrarla savunmalıdır. Bizim büyük çaresizliğimiz de belki budur… Hem kendi içimize dönüp çok hakiki, namuslu bir cevher çıkarmayı amaçlıyoruz, hem de cevher bulunduktan sonra onu çeşitli maden şirketlerine pazarlamakla mükellef oluyoruz.

Ülkemizde çok fazla kısa film festivali var, kısaca değerlendirmeni istesek?

Evet haklısınız, bir fıkranın konusu olabilecek kadar çoklar. Ama yine de katılmaktan büyük keyif aldığım, seçkisinde belli bir tutarlılık gözeten ciddi ve saygın festivaller de var. İlk aklıma gelen İzmir Kısa Film Festivali örneğin.

Sanat, özgürlük, özgür bakış açısı ve yaratım ortamları ister. Son yıllardaki filmleri takip edebilme imkanı buldun mu?

Fırsat buldukça diğer kısa filmleri izliyorum. Haliyle içlerinde beğendim, yönetmenlerinin yeni projelerini merak ettirenler de var, ilgimi çekmeyenler de. Ama Türkiye’nin şimdiki ruh halini soruyorsanız hiç iyi olmadığını söyleyebilirim. Sanki şişelerce antidepresanla  ayakta duruyor gibi. İçi çürümüş ama dışı aval aval sırıtıyor. Herkes bir noktadan sonra nefret ettiğine benziyor maalesef, onun üslubunu taklit ediyor, falan feşmekân! Tanpınar hâlâ haklı: ‘’Türkiye evlatlarına kendinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.’’

Bundan sonra sinema hayatın nasıl devam edecek, uzun metraj filmler çekecek misin yoksa kısa filmin tadıyla mı devam edeceksin?

Yakınlarda bir uzun metraj tretmanı yazdım. Bakalım, her şey yolunda giderse ve ben de şimdiki heyecanımı koruyabilirsem ona yoğunlaşmak istiyorum. Belki arada bir kısa film daha yaparım. Zihnimde dönüp duran bir resim var, onun yüzü suyu hürmetine…

Başka eklemek istediklerin?

Keyifli bir röportajdı, teşekkür ederim.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu… Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan’da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, “sanat ve sevgilim İstanbul” programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir