8 Maddede Açıklıyoruz: Joker Neden Görkemli Bir Film?

Uzun zamandır yolu gözlenen, nasıl bir şablonla arz-ı endam edeceği merak konusu olan Joker, nihayet vizyondaki yerini aldı. Esasen geçtiğimiz ay Venedik’ten Altın Ayı ile dönmesi ziyadesiyle iştah kabartsa da hâlâ akıllardaki aynı soru güncelliğini korumaktaydı: “İyi de bir çizgi roman uyarlamasından ne denli müthiş bir şey çıkabilir ki?” Doğrusunu söylemek gerekirse Joker, şu zamana kadar karşılaştığımız tüm çizgi roman uyarlamalarından farklı bir noktada. Söylemi, misyonu, anbean izleyiciye aşıladığı depresif ruh hali, filmi o karanlık yapıdan alıyor ve bir anda proletaryanın sözcüsü ilan ediyor. Kaldı ki insanın bam teline işleyen bir dramdan, git gide anarşist bir tavra doğru evrilmesi de Joker’i muadillerinden ayıran ve görkemli bir film haline getiren noktaların başında yer alıyor.

Öteki Sinema için yazan: Polat Öziş

Tabii bir filmi iyi hatta muhteşem ilan etmek için neden değil nedenlere ihtiyaç duyarız. Evet, Joker’de de elimizde uyumla çalışan ve tıkır tıkır işleyen birçok “neden”e tanıklık etmek mümkün. Peki, neler onlar? Dilerseniz gelin, Joker’i görkemli bir film yapan ve Gotham’dan çıkagelen bu özgün hikâyeye hayran oluşun nedenlerine hep birlikte göz atalım.

Tüm Bildiklerinizi Unutun: Serbest Bir Çizgi Roman Uyarlaması

Bir çizgi roman uyarlaması da ortaya koysanız, kimsenin henüz kulak aşinalığı olmadığı benzersiz bir hikâyeyi de sunsanız, bir filmi iyi yapacak en önemli olgu özgünlüğüdür. Joker gibi kitlelere mal olmuş ve yıllar yılı merak uyandırmış bir karakteri merkeze alırken, haliyle de yönetmeninden, senaristine herkesin eli kısıtlıymış gibi gözükebilir. Ancak iyi sinemacılar, bahanelerin arkasına sığınmaz! Aynı Todd Phillips ve Scott Silver’ın sığınmadığı gibi! Evet, Joker bize tanımadığımız, bilmediğimiz ya da ilk defa gördüğümüz bir anti-kahramanı sunmuyor. Ancak çizgi romanının içerisine yerleştirdiği yenilikçi ve karanlık nüanslarla atmosferi öylesine vurucu bir hale getiriyor ki film bir yandan alelade bir “süper kahraman” filminden çıkıp izleyicinin empati kurabileceği bir yalnızlık savaşına evriliyor. Tabii bu noktada yıllar yılı iyilik emsali olarak önümüze sunulan ve Gotham’ın kaotik dünyası yüzünden öldürüldüğü söylenen Thomas Wayne’e yüklenen spesifik misyon da esasen Joker’i alıştığımız çizgi roman dünyasından çıkaran ve karakteri bir başkaldırı sembolüne dönüştüren en önemli olgu. Hal böyle olunca da bilinen ama derinliğine henüz erişilmeyen bir karaktere tüm yönleriyle eşlik etmek de çarpıcı anları beraberinde getiriyor.

Taşıdığı Misyon: Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar

Dertleri içine içine sığmayan onlar
Hayatta ümidi kalmayan onlar
Sürüne sürüne yaşayan onlar
Yakarsa dünyayı garipler yakar

Müslüm Gürses’in o meşhur şarkısında dediği gibi: Yakarsa dünyayı garipler yakar. Sahiden de öyle mi? Eğer Joker’in bize vadettiğine bakarsak durum pekâlâ da böyle. Hele hele garip diye adlandırılanlar, devlet otoritesi tarafından hor görülen, sömürü düzenine kurban edilen ve daha da önemlisi günbegün kandırılanlarsa, o gariplerin tek bir kıvılcım ile dünyayı ateşe vermesi ihtimal dışında mı? Todd Phillps’in sunduğu Gotham portresinde, Arthur Fleck’in taşıdığı misyon, tam da bu yüzden çok önemli. Evet, Arthur sıradan biri. Çokça gördüğümüz bir kaybeden… Ya devletin o kaybedeni ittiği nokta? Otoritenin insanlara biçtiği öfke? İşte, Arthur’un sıradan bir kaybedenden, dünyayı ateşe veren bir sembole dönüştüğü noktadayız. Eğri oturup doğru konuşalım. Eğer bir yerde yükselen bir alev varsa, o alevi körükleyen etmenler de en az ateşi yakan kadar önemlidir. Filmin, finale doğru adım adım ateşi körükleyenleri izleyicisine resmetmesi ve anarşiyi nispeten haklı bir noktaya getirmesi belki tartışılabilir. Ancak devletin ve burjuvazinin takındığı ukala üslubun, kitleleri harekete geçirme yetisine sahip en önemli kavram olarak resmedilmesi ve alelade birinin bir kurtarıcı olarak öne çıkabilme ihtimali, günümüz dünyasında doğru okunması elzem olan en önemli yapı taşlarının başında geliyor. Tabii dünya görüşünüze göre filmde resmedilen anarşiden zevk almak ya da almamak da sizin takdiriniz! Ama Müslüm Gürses’in de değindiği gibi, hayatta ümidi kalmayan, sürüne sürüne yaşayanların ya tek çaresi dünyayı yakmaksa?

Yaşayan Bir Şehir: Gotham

Batman evreni ve haliyle Gotham, seneler boyunca en çok karşılaştığımız dünyalardan biri. Gri atmosferi, kaotik yapısı ve daima savaşa gebe duruşuyla ilgili gözleri üzerine çekmiş, çekmeye de devam eden bir evren… Gelgelelim ki ön plana Joker’i koyan ve onun yalnızlığından beslenen böylesi bir anlatı da Gotham’ın payını es geçmek olmaz. Keza bu filmin başrolü Joaquin Phoenix ise, yardımcı oyuncusu da Gotham! İşsizlikle boğuşan, öfke problemi yaşayan, parçalanmaya yüz tutmuş ve adeta kendi içinde bir çıkış yolu arayan kanlı canlı bir insan gibi. Hal böyle olunca da Arthur’un tüm depresif halet-i ruhiyesi ve bütün hücrelerine yayılan arayışın inandırıcı bir şekilde izleyiciye temas etmesi de dosdoğru bir şekilde karşımıza geliyor.

Ders Olarak Okutulacak Bir Karakter Değişimi

Joker’i bu denli görkemli kıla ana etmen, şüphesiz ki Arthur Fleck’in kendi içerisinde yaşadığı dönüşüm. Özellikle filmin bu dönüşümü detaycı bir tavırla, izleyicinin bam teline dokunarak resmetmesi, filmin de tüm cazibesini doruğa ulaştırıyor. İtiraf etmek gerekir ki, hayal dünyasında yaşayan ve kaybedişle daima yüz yüze olan bir karakterin, adım adım bir anarşizm sembolüne dönüşmesi uzun zamandır beyazperdede tanıklık edilen en müthiş olay. Hele hele bunun tüm fantastik öğelerden uzak bir şekilde ele alınması ve gerçeklik dozajının adeta damarlara nakşetmesi de Arthur’un attığı her adımı kıymetli, geçtiği her virajı daha değerli kılıyor. Tabii üstüne üstlük Joaquin Phoenix’in insanüstü performansını da bu karakter değişimine eklediğimizde, karşımızdaki film bir anda serbest bir çizgi roman uyarlamasından çıkıyor ve deyim yerindeyse benzersiz bir destana dönüşüyor. Keza filmin epik finalinin de tüm bu karakter değişimi üzerine konumlandığını düşünürsek, Joker’i başlı başına bir şölen olarak nitelendirmek de adeta bir zorunluluk halini alıyor.

Şapka Çıkarılacak Bir Yönetmenlik: Todd Phillips

Biraz geçmişe yolculuk yapmakta fayda var. Keza Todd Phillips’in ismi, Joker için ilk açıklandığında “bu ne perhiz ne lahana turşusu” söylemi de beraberinde gelmişti. Kaldı ki karşımızdaki yönetmenin filmografisi Hangover, Due Date, Road Trip gibi –sıkı- komedi filmleriyle dolu. Peki, bu bir yönetmeni kötü addetmek için yeterli bir sebep mi? Dürüst olmak gerekirse, sırf geçmişi komedi filmleriyle dolu diye bir yönetmeni sıradan olarak tanımlamak, en basit tabirle iş bilmezliktir. Keza Todd Phillips, ortaya koyduğu performans ile tür ayırt etmeksizin ne denli müthiş performansları çantasında sakladığını da dosta düşmana kanıtlamış durumda.

Evet, Joker’in en büyük avantajı yenilikçi senaryosu ve Joaquin Phoenix. Ancak böylesi depresif bir anlatıyı, bir an olsun arabeske kaçmadan, çarpıcı ve dokunaklı bir şekilde anlatmak da öyle her babayiğidin harcı değil. Başından sonuna dek sazı eline alan ve her bir sahnede çıtayı biraz daha üste koymayı başaran yönetmen, yalnızca karakter ve ruh haliyle empati kurmamıza olanak tanımıyor, aynı zamanda anbean yukarı taşıdığı ritmiyle, izleyicisine epik finale de en iyi şekilde hazırlıyor. Nitekim böylesi yoğun geçen bir anlatıda bir an olsun durağanlığa izin vermeyişi de esasen Todd Phillips’in ne denli büyük bir iş yaptığının göstergesi olarak karşımıza geliyor.

Sinematografi ve Müzik Uyumu

En başta da belirttiğim gibi. Bir filmi görkemli olarak tanımlayabilmek için tıkır tıkır işleyen farklı nedenlere ihtiyaç duyulur. Joker’in özeline geldiğimizde ise bu ihtiyacı karşılayan birçok etmen mevcut. Todd Phillips’in ajitasyondan uzak anlatımı, Joaquin Phoenix’in oyunculuk resitali ve tabii ki tüm bu karanlık atmosferi destekleyen ve adeta başrol hüviyetinde karşımıza çıkan müthiş bir sinematografi ile benzersiz soundtrack. Gotham’ın tüm gri atmosferini kanlı canlı huzurlarımıza getiren ve Arthur’un attığı her adımı ruh hali gibi depresif bir renge bürüyen sinematografisi, şüphesiz ki Joker’i bir sinema şölenine dönüştüren en önemli kavramlardan. Ancak insanın içindeki karamsarlığa temas eden ve adeta hüznü birebir dışa vuran müzikler de bir o kadar konuşulmaya değer. Hildur Gudnadóttir imzası taşıyan müzikler, iddia ediyorum ki her dinleyişte sizi alacak ve içinizdeki karanlık ile baş başa bırakacak.

Kült Filmlerden Aldığı Referanslar

Kâğıt üzerinde bir çizgi roman uyarlaması olarak gözükse de Joker, muadillerinden oldukça farklı bir film. Bireyin kendi içindeki yalnızlığını resmeden hatta ve hatta anarşiyi körükleyen, ideolojik bir anlatı… Hal böyle olunca da Joker’in henüz tasarlanırken, Marvel ya da DC’nin sabun köpüğü anlatılarından oldukça uzakta konumlandığı da aşikâr. Martin Scorsese’nin başyapıtı Taxi Driver’a (1976) anbean göz kırpan, bir anarşizm sembolü olarak popülaritesini asla yitirmeyen V For Vendetta’yı (2005) finale doğru iyiden iyiye akıllara getiren, yine bir Scorsese harikası olan The King of the Comedy’yi (1982) Robert De Niro aracılığıyla kucağımıza bırakan, A Clockwork Orange’ın (1971) şiddeti estetize eden büyüleyici yapısını akıllara getiren film, adeta 80’lerin gri Hollywood’undan çıkagelmiş gibi! Hal böyle olunca da değil bir çizgi roman uyarlaması, fantastik öğelerden arınmış retro bir gerçekliğe tanıklık ediyormuş hissi tüm vücudu kaplıyor.

Hipnotize Edici Bir Performans: Joaquin Phoenix

Bugün Joker hakkında methiyeler düzüyor, bu karanlık anlatıya hayran gözlerle eşlik ediyorsak, bunun müsebbibi şüphesiz ki Joaquin Phoenix. Henüz ekranda göründüğü ilk andan itibaren izleyiciyi büyüsüne ortak eden ve adeta bir resital sunan Phoenix, birçok otoritenin de mutabık olacağı şekilde bu yıl Oscar’ın en büyük adayı değil, Oscar ödülünün gerçek sahibi!

İtiraf etmek gerekir ki, Joaquin Phoenix’in performansı, uzun zamandır perdede izlediğimiz en hipnotize edici performans. Amiyane tabirle, tek kişilik dev kadro! Ağlarken güldüren, gülerken ağlatan ancak tüm bunları yaparken de tüm duygu durumunu izleyicisine aktaran oyuncu için sıralanacak övgü sözcükleri muhakkak ki yetersiz kalacaktır. Ancak söylenmesi elzem olan bir husus var ki o da çağımızın en yetenekli oyuncularından Joaquin Phoenix’in Joker’in en büyük şansı olduğu. Tabii bu noktada Joaquin Phoenix’in oldukça zor bir görevi başarıyla yerine getirdiğini söylemekte yarar var. Nitekim tüm filmin tek bir karakter üzerine konumlandığını ve bu karakterin derinliğine inilme amacı güdüldüğünü düşünürsek, Phoenix’in üstesinden geldiği işin büyüklüğü de daha net ortaya çıkıyor. Evet, hâlâ hafızlarda taze olan Heath Ledger’in Joker performansı da en az Phoenix kadar muazzam. Ancak unutmamak gerekir ki Heath Ledger, The Dark Knight’ta performans odaklı bir Joker’e hayat veriyorken, Joaquin Phoenix tamamen kendi üzerine konumlanmış bir anlatıdan karanlık bir ruh halini dışa vuruyor. Bu nedenle ikisini kıyaslamadan önce, yüklendikleri misyonu da iyi ayırt etmek lazım. Konuyla ilgili son bir not: Sizi bilmem ama Jared Leto’dan sonra Joaquin Phoenix’i Joker olarak görmek, hediyelerin en büyüğü, mükâfatların en göz kamaştıranı oldu!

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bak bunu da seversin...

Marvel Uyarlamaları ve Süper Kahramanların Yükselişi

Amerikan sinemasında süper kahraman filmlerinin yükselişi sürüyor, son 10 yıldaki gişe gelirleri de bu yükselişi doğrular nitelikte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir