A Quiet Place / Sessiz Bir Yer (2018)

Geçtiğimiz yıl sessiz sedasız gösterime giren 17 milyon dolarlık bir Amerikan korku filmi, 334 milyon dolarlık gişe geliriyle bütün dikkatleri üstüne çekmeyi başardı. John Krasinski’nin, eşi Emily Blunt ile başrolleri paylaştığı bu (bir ABD filmine göre) düşük bütçeli ve küçük kadrolu filmin yurt içi (Kuzey Amerika) gelirleri (188 milyon dolar), yurt dışı gelirlerinin de üstündeydi. Sessiz Bir Yer (A Quiet Place) adlı bu ilginç yapıma şu sıralar bir de devam filmi çekiliyor. Peki, film başarısını neye borçlu? Ve aslında neyi anlatıyor?

Aslında hemen hemen bütün büyük filmlerde olduğu gibi burada da konu gayet basit ve sade. Dünyaya nereden geldiklerini öğrenemediğimiz tehlikeli bir yaratık türü gelmiş. Sese son derece duyarlı olan ve avını bu sayede bulan bu canavarlar çok kısa bir süre içinde kontrolü ele geçirmiş. İnsanlığın geriye kalanı sessiz bir şekilde hayatını idame ettirmek mecburiyetinde. Birkaç ay içinde bu yeni yaşam biçimini içselleştirdikleri ve bir çeşit rutine bağladıkları anlaşılıyor çünkü aksi hâlde neler yaşanabileceğini çok çarpıcı bir açılış sahnesiyle öğreniyoruz.

Beş kişilik Abbott ailesi artık bir hayalete dönmüş olan bir kasabanın marketindeler. Ses çıkarmamaya çalıştıklarını görüyoruz. İşin ilginci, birbirleriyle işaret dili vasıtasıyla anlaşıyorlar. Anne Evelyn Abbott (Emily Blunt) oğlu için bir ilaç arıyor, diğerleri de rafları dolaşıyorlar. Bu arada, en küçük oğlan Beau (Cade Woodward) zemine bir roket resmi çiziyor ve ablasına işaret diliyle “Roket. İşte bu şekilde (uçarak) gidip kurtulacağız.” diyor. Sonra bir rafta elektronik bir uzay mekiği oyuncağı buluyor, alayım derken düşürüyor ama yere çarpmadan yakalıyorlar. Daha sonra baba Lee Abbott’ın (John Krasinski) oyuncağın pillerini ihtiyat amaçlı çıkardığını görüyoruz. Bütün bir yaşam tarzının asla ses çıkarmama üzerine kurulu olduğunu fark edip tehlikenin büyüklüğünü az çok tahmin ediyoruz. Aile hava kararmadan usulca evlerine dönerken Beau’nun elektronik oyuncağından sesler geldiğini işitiyoruz, bütün aile küçük çocuğa bakıyor. Herkes donup kalıyor. Baba, oğluna doğru yöneliyor ama derken tam olarak nasıl bir şekle sahip olduğunu anlayamadığımız gizemli bir canavar süratle gelip evin en küçük oğlunu yok ediveriyor. Sadece birkaç saniye içinde sesin bulunduğu yere gelen bu yaratığı sadece bir siluet olarak görebiliyoruz. Bir ses çıkıyor ve o sesin kaynağı yok ediliyor. Tek gördüğümüz şey bu.

Daha sonra, yaşadıkları travmayla bir şekilde başa çıkıp hayatlarını devam ettiren Abbott ailesinin rutin yaşamına tanıklık ediyoruz. Normal bir kasaba insanı gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Tarım yapıyorlar, avlanıyorlar hatta bölgedeki diğer ailelerle birebir temasları olmasa da bir şekilde haberleşiyorlar. Baba Lee bir yandan rutin işlerini yaparken bir yandan oğlunu eğitiyor, diğer yandan işitme engelli kızlarının problemine çözüm bulmaya çalışıyor. Herkesin birtakım görevleri var. Ses çıkarmadıkları müddetçe bir mesele yok. Hayatlarına devam ediyorlar. Ses çıkardıkları an yaratıklar geliyor. O nedenle büyük bir tedirginlikleri var. Bütün hazırlıkları canavarları uzak tutmak üzerine kurulu. Bu sırada film boyunca en çok gördüğümüz jest, işaret parmağıyla yapılan ve giderek tüm filmi tek başına özetleyen bir metafora dönüşen “Sus!” işareti.

Bir insanın bir filme kendini yakın hissetmesi için sayısız sebep olabileceğini biliyorum ama dünyanın dört bir tarafındaki milyonlarca sinemaseveri bir şekilde kendine bağlayabilen bir korku filmi görünce, bunun ardında yatan politik, sosyolojik ve psikolojik altyapıyı da merak ediyor insan. Sessiz Bir Yer’deki oyuncular büyük oyuncular değil, hatta Krasinski filmi kendi yönetmiş, karısını oynatmış. Senaryoyu çok uzun yıllar önce yazan Scott Beck ve Bryan Woods ikilisinin başka dişe dokunur bir çalışmaları yok. Bütçe büyük değil, yaratık tasarımı ahım şahım değil. Filmde kan gövdeyi götürmüyor, yeni neslin meftunu olduğu aşırı şiddet içeren görsel şoklar yok denecek kadar az. Filmin çoğunda (hikâye gereği) diyalog bile yok ki bu seyir zevkini çok zorlayan bir durumdur. Birçok sahne tümüyle sessiz, çıt çıkmıyor. Filmdeki sadece 25 kadar replik var! Üstelik film, cevap verdiğinden çok daha fazla soruyu beraberinde getiriyor ki bu birçok sinemaseverin pek hoşlanmadığı bir şeydir. Peki, bu filmin bu denli büyük ilgi görmesinin ardında yatan şey ne? Benim bu konuda bir teorim var.

Birkaç yıl önce, daha çok Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’nin (HUAC) faaliyetleriyle tanınan McCarthy dönemini ele alan kapsamlı bir çalışma hazırladım. 1950’lerde yaşanan bu “cadı avı”nın tarihsel kökenlerine inmek amacıyla okumalarımı İkinci Dünya Savaşı’nın öncesine kadar derinleştirmek durumunda kaldım. 1920 ve 1930’lardaki gelişmeleri okuyup bunu da eldeki bilgilerle birleştirince endişe verici ihtimaller belirmeye başladı. Sanırım şu an içinde bulunduğumuz dönem, yeni bir dünya savaşının öncü göstergelerini taşıyor. Muhtemelen yeni bir dünya savaşını da ağır sonuçları olacak küresel bir ekonomik kriz tetikleyecek. Kıta Avrupası’ndan Asya’ya, Amerika kıtasından İngiltere’ye, Orta Doğu’ya ve Kuzey Afrika’ya kadar hemen hemen her ülkede otoriterleşme veya totaliterleşme eğilimleri görüyoruz. Dünyanın yeni liderleri veya lider namzetleri eskiye kıyasla daha radikal, daha muhafazakâr ve birkaç dakika sonra ne yapacağı öngörülemeyen “dengesiz” kişiler. Avrupa’nın göbeğinde yer alan gelişmiş ülkelerde bile alenen yabancı düşmanlığı hatta ırkçılık yapan siyasi partilerin son yıllarda tırmanışa geçtiğini görüyoruz. Çin’den Rusya’ya, Orta Doğu ülkelerinden Afrika’ya, Avrupa’dan ABD’ye kadar birçok şaşırtıcı ülke ve coğrafyada demokratik kazanımlarda, kişi temel hak ve özgürlüklerinde gerileme emareleri var. Silahlanma hız kesmiyor. Aktif savaş sayısında son yıllarda dikkate değer bir artış var. Seçim sistemiyle idare edilen ülkelerin liderleri, tıpkı 1930’larda olduğu gibi, sürekli bir düşman algısı yaratarak toplumunu manipüle eden “sert/katı” insanlardan oluşmaya başlandı. Bu küresel hâletiruhiyenin sinema sanatına yansıması kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

Genelde savaş öncesindeki ve sırasındaki koşullarda; savaş filmlerinde, felaket filmlerinde, korku filmlerinde ve kaçış sinemasının bir numaralı ayağı olan komedi filmlerinde bir artış yaşanır. Bence şu an yaşadığımız durum bunu yansıtıyor. Yukarıdaki teorimi hem McCarthy Dönemi ile ilgili yazımda, hem de yakın zamanda yayınlanan ve süper kahraman filmlerinin yükselişini irdeleyen yazımda kabaca ele almıştım. Sadece ABD’de değil, Uzak Doğu’da (bilhassa Çin, Japonya, Güney Kore), Rusya’da ve Türkiye’de de gişe hâkimiyeti yukarıdaki film türlerine ait. Diğer ülkelerde de başa oynadıklarına şüpheniz olmasın. Bence bilinçaltında giderek daha fazla yer etmeye başlayan bu “dış tehdit”, “büyük bir savaşa hazırlanma” gibi fikirler sinema perdesinde deneyimlenen filmlerle farklı bir bağ kurulmasını da tetikliyor. Bir toplumu var eden en küçük birim olan “çekirdek aile”ye saldırı şeklinde kurgulanan yeni dönem korku filmleri de bundan nasibini alıyor. Tehdidin doğrudan aile kavramına yöneldiği bu filmlere Güney Kore’den Japonya’ya, ABD’den Avrupa Sineması’na kadar uzanan sayısız coğrafyada sayısız örnek vermek mümkün. Bizim cin filmlerimiz bile büyük ölçüde öyle.

O nedenle; Pearl Harbor (2001), Transformers ve The Purge (Arınma Gecesi) serileri gibi meşhur “tehdit filmleri”nin yönetmeni ya da yapımcısı olarak tanıdığımız Michael Bay; Scott Beck ile Bryan Woods’un (içinde sadece tek bir diyalog yer aldığı için) yıllardır bir türlü satamadıkları senaryoyu görür görmez bunda iyi bir fırsat olduğunu düşünmüş olmalı. Paramount, bu hikâyeyi Cloverfield serisine eklemeyi bile düşünmüş. Aslında yapıma oyuncu olarak katılması düşünülen Krasinski, senaryoyu görür görmez oynamaya hatta yönetmeye karar vermiş. Giderek totaliterleşen bir ülkede kendini yenik, ezilmiş hisseden milyonlarca insanın psikolojisinin, insanların ses çıkardıkları an öldükleri bir korku filmi öyküsüyle kolayca özdeşleşeceğini sezmiş olabilirler. Aslında Sessiz Bir Yer (A Quiet Place, 2018), tıpkı aynı tarihlerde gösterime giren ve yine büyük bir gişe başarısına ulaşan Avengers: Infinity War’da (Avengers: Sonsuzluk Savaşı, 2018) olduğu gibi, alegorik olarak baskıcı bir rejimin altında inim inim inleyen insanları anlatıyor. Sessiz Bir Yer’deki “çekirdek aile”, modern bir toplumu, “ses” kavramı da “ifade özgürlüğünü” eğretiliyor. Nereden çıktığı belli olmayan ama istisnasız kaidesiz herkesin hayatını derinden etkileyen bu tehdidin bir çekirdek aile özelinde savuşturulmaya çalışılmasına şahit oluyoruz.

Evin oğlunun öldüğü olayın üzerinden biraz zaman geçmiş. Evelyn yeniden hamile kalmış. Baba, çocuklarıyla, bilhassa kızıyla arasını düzeltmeye çalışıyor. Küçük kız, aile üyeleri içinde en büyük acıyı çeken kişi çünkü ağır bir suçluluk duygusuyla yaşıyor, derin bir vicdan azabı var. Kendisi işitme engelli. Konuşamadığı gibi duyamıyor da. Babası onun işitme cihazını yapmak için kendini âdeta yırtıyor. Kız ise başarısız olan bu girişimlerinden dolayı babasına kırgın. Baba, kızının da işitmesini istiyor ve bu ısrarlı denemeleri, filmin mesajını güçlendiren başka bir güzelliğe yol açıyor. Abbott’ların acı kayıplarından sonra yeniden bir aile hâline gelmek için çabaladıklarını görüyoruz ama uğraşları henüz meyvelerini vermiş değil, belli ki toparlayamamışlar. Konuşmanın yani ifade özgürlüğünün olmadığı bir dünyada gerçek bir aile/toplum olmanın mümkün olmadığını ya da bedelinin inanılmaz ağır olduğunu anlatıyor/gösteriyor Krasinski. Ve son sözü de şu oluyor: Modern bir toplumun olmazsa olmazı ifade özgürlüğüdür, bunun uğruna otoriteyle topyekûn savaşmaya değer. Ve hatta gerekirse ölmeye.

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: ertantunc@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir