Tolga Karaçelik: “Düğün Dernek’i gişeye gömeceğim”

52. Antalya Film Festivali’nin en önemli ödüllerini toplayarak, hem Antalya’nın, hem de yılın en iyi yerli filmi olduğunu kanıtlayan Sarmaşık filminin yönetmeni Tolga Karaçelik’le buluştuk.

Sarmaşık üzerine derinlemesine bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz yönetmen, Düğün Dernek’le aynı hafta vizyona girmeleri konusuna ise, esprili bir dille; “Düğün Dernek’i gişeye gömeceğiz” cevabını veriyor…

2004’ten bu yana En İyi Yönetmen, Film, Senaryo, Oyuncu gibi ödüllerin hepsini bir arada Antalya’da alan olmadı. Yıllardır ödüller ya ikiye bölünüyor ya da hepsi farklı filmlere dağıtılıyor. Bu döngüyü kıran siz oldunuz, nasıl hissediyorsunuz?

Çok garip bir his aslında… Dediğiniz gibi en iyi yönetmen için çıkarken Ah! dedim, demek ki en iyi film başka birisine gitti diye düşündüm. Böyle oluyor ödüllendirmeler ama en iyi filmin, senaryonun ya da yönetmenin aynı filme gitmemesinin sebebi nedir bazen ben de merak ediyorum. Bu biraz şey gibi, senaryo kötü ama film iyi… Yine de olabilir tabii, en iyi film bazen prodüksiyonu da çıkarıyor. Prodüksiyonu çok kötüdür veya iki tane benzer film vardır ama birinin prodüksiyonu daha iyidir. Böyle bir durumun varlığına rağmen kendi adıma memnun oldum ödülleri almış olmaktan. Bir de şu var; ödüller aslında alanlardan daha çok verenler hakkında bir şeyler söylerler…

Aslında Gişe Memuru’yla da ödül almıştınız Antalya’dan. Yönetmen olmaya nasıl karar verdiniz peki? Daha önce hukuk okuyormuşsunuz?

Evet, doğru. Ben hep kendi kendime yazıyordum esasında hukuk okurken de… Marmara Hukuk’ta devam zorunluluğu yoktu dolayısıyla kendime daha fazla zaman ayırıp, daha fazla yazabiliyordum. Daha fazla serserilik yapabiliyordum. Gün geldi çok tıkandığımı hissettim. Yazdıklarımın tekrar olduğunu hissettim. Başka bir anlatım biçimi zorunluluğu hissetmeye başladım ve bunu yansıtamıyordum. Bir yandan da annemin yönlendirmesi oldu. Hatta bu yüzden annemi göstermek istedim sizlere, tanıtmak istedim tören esnasında. Beni tanıyorsunuz ama beni tanımanızın sebeplerinden biri de annemdi çünkü. Kendisi ressamdır; bir gün bana neden kendini görsel olarak ifade etmeye çalışmıyorsun diye sordu. Sen farkında değilsin ama görsel olarak çok güçlü bir tarafın var; niçin sinemayı düşünmüyorsun dedi. Yurtdışında bir kursa gittim ben de bunun üzerine. Orada film çekmeyi öğrendim. Hiçbir teorik tarafı yoktu ve ilk gittiğimde önce kameraya âşık oldum. Dört haftalık bir eğitimin sonunda film çekmemizi istiyorlardı. Çektiğim film okulun en iyi filmi seçildi. Bebek doğurmak isteyen bir adamın hikâyesiydi bu. Ben oraya yeni bir dil öğrenmeye, yeni bir anlatım biçimi kazanmaya gidiyordum ve bunu dokuz aylığına yapıyordum. Dolayısıyla kendimden çıkardığım bir hikâyeydi. İkinci filmim Kaşık Adam’dı. Dünyayı tersten gören insanlar vardı, bu yüzden kaşıklara bakarak dolaşıyorlardı. Ve zaman içerisinde bakış açılarının değiştiğini anlatan bir filmdi. Sonra Uslu Durmak diye bir film çektim. Trafik ışığının bir günü… İşe gelmeden öne ne yapıyorlar onu hiç bilmiyoruz mesela. Sonra Rapunzel’i çektim o da Nadir Sarıbacak’laydı. Rapunzel dediğimiz de, Ataköy, C Blok’ta, babası tarafından ÖSS’ye çalışması için kapatılmış bir kızdır. Prenses buydu. Prens ise, bir baloncu çocuktu. Sözlerini duyuramıyor kıza ve o yüzden balon içerisine üflüyor ve bırakıyor balonu. Kız da cevabını test şıklarını işaretleyerek veriyor. Bu da böyle bir kısa filmdi. Gerçeküstü öğeler var diyorlar ya, asıl geldiğim yerde daha çok var onlardan aslında…

Yurtiçinde ya da yurt dışında takip ettiğiniz, sevdiğiniz ya da referans aldığınız yönetmenler var mı?

Dönem dönem beğendiğim filmler, takip ettiğim yönetmenler oluyor. Öykündüğüm bir yönetmen yok ama sevdiğim yönetmenler var. Ben aslında kendi zevk aldığım filmi çekiyorum. İzlediğim zaman keyif alacağım… Bunun içerisinde oradan da bir şey var, buradan da… Fark etmişsinizdir hatta türler arasında da çok fazla geçiş yapıyorum. Sevdiğim, izlemekten keyif aldığım çok fazla tür var. Bilim kurgu severim, western severim, 1940’lar’ı, Elia Kazan’ı, Coen Kardeşleri severim. Tarkovsky’yi, Wes Anderson’ı, Leos Carax’ı, Godard’ı, Truffaut’yu severim. severim. En son Lobster’ı çok beğendim mesela film olarak…

“KARA KOMEDİ ÇEKECEĞİM”

Sarmaşık, Antalya Film Forum’dan destek almıştı. Yeni projeniz Kelebekler de aldı sanıyorum. Kelebekler’den biraz bahseder misiniz?

Evet, Kelebekler senaryo desteği aldı ama Kelebekler’i çok anlatıp betonlaştırmak istemiyorum. Henüz yazım aşamasında çünkü. Kafamda oturan bazı noktaları var, oturmayan noktalar var. Ama şu kadarını söyleyebilirim. Ölüm üzerine bir kara komedi Kelebekler. Bu kez biraz daha gülmek istiyorum, biraz daha güldürmek istiyorum. Çünkü seyirci güldüğü zaman bir oluyor. Bir bütün oluyor. Hepsi aynı anda gülüyor mesela o çok güzel bir his yönetmen için. Ve o bütünlüğü, sinema salonunun bütünlüğünü beraber hissetmek çok hoşuma gidiyor. Sarmaşık’ta da çok fazla insan gülüyor. O anlarda çok mutlu oluyorum. Seyirci de uyanıyor aslında, güldüğü zaman kendisine geliyor, kalkanlarını indiriyor. Bir güldüğü bir şaşırdığı zaman olur bu. O yüzden ikisini de çok seviyorum.

Sarmaşık Antalya sayesinde konuşulmaya başlandı ama aylardır yurtdışında ödüller toplayan bir Sarmaşık gerçeği var aslında…

Çok dolaştık… Şu ana kadar on dokuz festival dolaştık. İngiltere’de East End’de En İyi Film ödülü aldı. Toronto’da gösterildi, Sundance’te ana yarışmadaydı. Hem Sundance hem de Toronto’da gösterilen çok az film var. İkisi de Kuzey Amerika prömiyeri ister. Calavari gibi Avrupa’nın en önemli dört beş festivalinden birinde yarıştı.  Selanik’te, Sao Paulo’da, Sydney’de yarıştı vs…

“GEZİ OLAYLARI BENİ SARMAŞIK’I ÇEKMEYE İTTİ”

Nasıl çıktı peki Sarmaşık’ın hikâyesi?

Sarmaşık esasında Gişe Memuru’nu yazarken aklıma gelen bir hikâyeydi. Bu gemiciler arasında çok fazla olan bir gerçektir. Şu anda da mesela Zeytinburnu açıklarında Tallas diye bir gemi var. Armatör iflas ediyor, yakıtçı gemiye haciz koyuyor. Gemide altı kişi kalacak, bir kaptan ve beş kişilik mürettebat… Beş aydır karaya çıkmalarına izin verilmeden aç susuz vaziyette yaşıyorlar orada.  Bu hikâyelerin varlığından ben haberdardım. Bir zaman sonra da, Gişe Memuru sürecinde kafamda oturunca hep notlar almaya başladım. İlk çizdiğim şey İsmail karakteri ve sarmaşıklardı. Dolayısıyla beş altı senelik bir hikâyesi var kafamda. Zaten iki defter bitti aldığım notlarla. O yüzden ilk taslağı on üç günde yazdım ve o taslakla başvurdum Kültür Bakanlığı’na… O zamandan bu yana geliştirmeye devam ettim. Tam da Gezi öncesinde yazma zorunluluğu hissedip yazdığım bir hikâyeydi. İktidarı inceleyen ve ortaya koyan; o gergin ve baskıcı ortamın beni çekmeye zorladığı bir filmdir Sarmaşık. Yoksa Kelebekler daha önce çekilmiş olacaktı. Gezi aslında benim İsmail’e “Beybaba’nın anahtarı sende mi” diye sorduktan sonra devam eden şey… Filmin devamında Gezi oluyor belki de. Benim odaklandığım nokta o gerilimin olduğu nokta. Onu incelemek istedim. O yüzden filmi oraya kadar getirdim. Ondan sonrası çünkü bambaşka bir olacaktı. Veya rahatlamaya götürecek belki…

Pek çok kişi Sarmaşık’ın bahsettiğiniz bu halini, finalini zayıf buldu. Ben de bilakis, filmin en güçlü mesajının, sizin de anlattığınız gibi finalde birlik olma çağrısı altında yattığını düşünüyorum…

Evet, okudum sizin de yazdıklarınızı… Final farklı olsaydı bambaşka bir film olurdu o zaman. Benim derdim şuydu aslında: Hayatta kalmak… Nasıl mücadele verdikleri… Bu iktidara karşı olabilir, erke karşı olabilir. Erkin iktidarda kalabilmek için neler yaptığı ve bunun karşısında da onların nasıl davrandığı, nasıl evrimleştiği, aralarındaki ilişkilerin nasıl değiştiği, kutuplaşmalar, kamplaşmalar ve çarpışmaların nasıl oluştuğu ve bundan da hayatta kalmak için insanın neler yaptığı… Alper’in mesela hadi gelin toplanalım konuşalım diyeceğini beklemezsin. En küçüklerden bir tanesiydi Alper. Benzerlikler de olabiliyor kendi hayatımızda, en genç olan diyor ki gelin konuşalım bir araya gelelim diyor. Dolayısıyla benim resmini koymak istediğim, sorguladığım ve sorduğum kısım orası… Ondan sonrası başka bir film. Aksiyona kadar gider bu… Bir yandan seyirciyi salonda o son cümleyle uğurlamak istiyorum. O yüzden böyle bitmesi gerekiyordu.

“AZ KALSIN KARİYERİM BİTECEKTİ”

Film zamanla gerçeklik duygusunu kaybedip sürreal bir anlatıma başvuruyor. Gişe Memuru’nda da bu böyleydi…

Küçüklüğüme kadar gidebiliriz bunun için. Bu anlatım yolundan zevk alıyorum ben. Her şeyi anlamlandırmaya çalışmak duygusallıktan da götürüyor bizi aslında biraz. Hatta gökyüzünden attığım bir araba vardı Gişe Memuru’nda, beceremediğim bir sahneydi. Vücudundan yere gömülü olan insanlar arasında dolaşıyordu Kenan… Bütçemiz olmadığı için çektiğim şey çok garip korkunç gözüktü o yüzden. Orman Bakanlığı’nın tanıtım filmi gibi olmuştu. Ormanın içerisinde gömülü adamlar… Kesmek zorunda kaldım. Allahtan da kestim yoksa kariyerim başlamadan bitecekti bir sahne yüzünden. (Gülüyor)

Sarmaşık metaforu, Yaşlı Gemici’den esinleniyor…

Evet, sizin yazınızda kullandığınız o kısım da çok güzeldi. Yaşlı Gemici’yi çok seviyorum. Bir defa Coleridge’ı çok seviyorum. Filmi de onun şiiri üzerine kurdum. Ben, beni izleyecek seyirciyi bu duruma alıştırmak istiyorum aslında. Ben her şeyi vermeyeceğim filmlerimde. Seyircinin üzerine biraz daha düşünmesini istiyorum açıkçası… Ama emin olsunlar ki, sebebi var böyle bir anlatıma başvuruyor olmamın…

Doğaçlama sahne oldu mu hiç? Yoksa senaryoya sadık mı kaldınız?

Pek olmadı ama ben genelde ben, o Beybaba’nın kesik kesik konuşmalarını filan öyle yazmayı tercih ediyorum. Diyalog yazmayı çok seviyorum. Gerçekçi bulunuyorsa film, diyalogların iyi yazılmış olmasındandır. Çok es geçiliyor diyaloglar ama bence çok önemli. Ben mesela insanların nasıl konuştuğuna çok dikkat ederim.  O yüzden ben de oynayarak yazarım diyalogları. Çünkü ancak o zaman hissediyorsun ağza yanlış geldiğini…

“DÜĞÜN DERNEK’İ GİŞEYE GÖMECEĞİM”

Düğün Dernek 2 gibi gişe bombası bir filmle aynı hafta gösterime girdiniz…

Mahvedeceğim Düğün Dernek’i! (Gülüyor) Gişeye aynı zamanda gireceğimizi öğrenince Necati Akpınar’ı aradım. Necati ağabey seni gişeye gömeceğim, Düğün Dernek’i gişeye gömeceğim haberin olsun dedim, O da o kadar kibar bir beyefendi ki, inşallah Tolgacığım, inşallah dedi.

Filme dair söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Benim sinema olarak yapmak istediğim şeyler içinde ne büyük dertlerden bir tanesi seyirci… Çünkü seyirciye yapıyorum ben filmimi. Hatta seyircinin bir kerede izlediğinde kaçıracağı şeyler olan bir film yapmak istiyorum. Üzerine çok fazla katman koyuyorum ve düşünüyorum. Dolayısıyla bunu yaparken de bir yandan da en büyük derdim akıcı olması. Ve seyirciyi bir yerden tutup sonuna kadar götürmek. Çünkü hikâye anlatıcısının en büyük görevi hikâye anlatmaktır. Anlattığı kişi uyuyorsa anlatamazsın hikâyeni… Onu uyanık tutmak, ondan biraz talep ederken, bir yandan da onu eğlendirmek ve sıkmadan sonuna kadar götürmek, dertlerimden bir tanesi… O yüzden gelsinler, görsünler filmimi sıkılmayacaklar. Onun garantisini veriyorum. Çok sıkılırlarsa da, bana yazabilirler. (Gülüyor)

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bak bunu da seversin...

30. Ankara Film Festivali Seçici Kurullar

18-28 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek festivalde sektörün genç ve deneyimli isimlerinin yer aldığı seçici kurullar oluşturuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir