Earthlings Bölüm 5: Hayvanlar Üzerindeki Deneyler

-Mabel’in anısına-

“Ve RAB gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu. Ve RAB yeryüzünde adamı yaptığına nadim oldu ve yüreğinde acı duydu. Ve RAB dedi: Yarattığım adamı ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim.” (Kitabı Mukaddes, Tekvin)

Bir süre önce, TV ekranlarında boy gösteren bir profesörün, “covid19 için geliştirilecek aşı hayvanlarda denenmeden insanlarda kullanılmamalı” sözlerini ve hemen ardından eklediği “ancak hayvanseverler bana kızmasın, onlar zaten deney hayvanı” şeklindeki açıklamasını şaşkınlıkla izledim. Hayvanların acısını yok saymak için “deney hayvanı” diye bir kategori uydurmanın ve onun ardına sığınmanın ikiyüzlü bir tutum olduğunu düşünsem de, bu durumu ikiyüzlülük değil de doğal ve gerekli bulanların çoğunlukta olduğu bir dünyada yaşadığımızı söylemeliyim. Worcester Piskoposu’nun eşinin, Darwin’in teorisini duyduğunda, “Maymunların soyundan mı geliyormuşuz? Gerçek olmadığını umalım ama eğer gerçekse de umarım çok yayılmaz” dediği söylenir. Türcü zihniyetin ruh halini çok iyi özetlediğini düşündüğüm bu sözleri ilk okuduğumda gülümseyip geçmiştim, oysa o dönemden yüzlerce yıl sonra bile milyarlarca insanın hayvana bakışının değişmediği hatta daha da kötüye gittiğini görmenin utanç verici olduğunu ifade etmek isterim.

Irkçılık veya cinsiyetçilik gibi eşitsizliği ve sömürüyü meşrulaştıran bir söylem olan türcülük, erkeğin üstünlüğü efsanesi ile hayli uyumludur. Durumu daha görünür kılmak için bir örnek vermek gerekirse, ataerkil zihniyet, erkeğin her şeyi yapmasını meşru görürken kadını kısıtlar hatta kadınları “eğlenilecek” ve “evlenilecek” olarak ikiye ayırmaktan çekinmez. Buradan hareketle türcü söylemin de, sevilecek hayvan, yenilecek hayvan, deney yapılacak hayvan kategorilerini icat ettiğini ve yapılanlara dil üzerinden meşruiyet sağladığını iddia edebilmek mümkündür.

Bu yazıda “yemek, giysi, eğlence ve bilimsel deney” için kullanılan ve mümkün olan her türlü zulme maruz kalan ve acı çekerek ölen hayvanların dramını gözler önüne seren Shaun Monson’un “Earthlings” (2004) isimli belgeselinde yer alan “bilim” başlığından hareketle, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden söz etmeye çalışacağım. Hayvanlara yönelik tutumumuz ne kadar inanılmaz olsa da, bu zulmü yasal ve “endüstri standardı” haline getirmeyi başaran “insanın” hiç de iddia ettiği kadar “masum” olmadığını gösterir belgesel. Monson, “Bahanesi ve şekli ne olursa olsun hayvanlara karşı sistematik işkence, bize insanoğlunun şerefinin olabileceği en aşağı noktanın ne olduğunu göstermekten başka bir işe yaramaz. Eğer öğrenmek istediğimiz şey buysa” der ki, bu sözlere katılmamak elde değil.

“Her şeyin sonunda ortada acı ve ıstırap kalıyor. Zekâ değil, güç değil, sosyal sınıf veya sivil haklar değil. Hepimiz canlıyız ve hayvanlar da aynı bizim gibi hissediyor. Irkı, cinsiyeti veya türünden bağımsız olarak her acının engellenmesi veya en aza indirilmesi gerekiyor.” (Earthlings)

Ne sinema ne televizyon ne edebiyat ne tiyatro ne de gazeteler hayvan deneylerine ilgi göstermez. Bu “rahatsız” edici konuya değinen ender yapımlardan olan “Project X” (1987), ordunun yürüttüğü hayvan deneyleri hakkında bir fikir edinilmesini sağlayan değerli bir filmdir. Radyasyona maruz bırakılan şempanzelerin bir uçak simülatörünü kullanmaya devam edip edemeyeceğini görmek amacıyla tasarlanan bir deney ekibinde görevli bir öğrencinin, işaret diliyle iletişim kurduğu bir şempanzeye bağlanması ve radyasyon verilme sırası ona geldiğinde onu laboratuvardan “kurtarması” filmin ana izleğidir. Hayvanlar üzerinde deney yapan birçok araştırmacının hayvanlara sempati duyduğu bilinse de “etik körlük”, kariyer hedefi ve maddi getiri ortadaki acıyı görmeyi engellemektedir. Böyle olduğuna “inandırılmış” olsak da, hiç kimsenin “kendi” köpeği veya kedisi üzerinde deneyler yapılmasına izin vermeyeceğini ancak konu başka hayvanlar olunca görmezden geldiğini söyleyebiliriz. Bir antrozoolog olan Hal Herzog, insanın hayvan ile olan ilişkisine “insanın idrak yeteneğinin tuhaflığı” ismini vermekte ve hayvanlar ile olan ilişkimizin “tutarsızlıklar” içinde sürdüğünü iddia etmektedir.

İlgimizi iri gözlü, tüylü ve sevimli bulduğumuz hayvanlarla sınırlandırmak aslında “ötekilerin” acısının inkârı anlamına gelir. Günümüzde “hayvansever” olduğunu söyleyen insanların, yalnızca “kendi” mülkiyetindeki hayvanı sevmesi ve diğerlerinin acısına dönüp bakmaması bencilliğin kutsandığı bir idelojinin neticesidir. Bu tutumu pekiştirmek için seferber edilen kültür endüstrisi ürünlerinde hiçbir zaman deneylerin acı verici yönlerine değinilmez ancak değinilmesi gerektiği durumlarda ise tertemiz laboratuvarlarda, “insanlık” uğruna gece gündüz demeden çalışan ve kendini feda eden beyaz önlüklü bilim insanları ile bakımlı, mutlu ve hallerinden memnun hayvanlar gösterilerek dokunulmazlığı olan “deney endüstrisi” yaratılır. “Deneyler için hayvan üretimi yapan ve yıllık ciroları milyar dolarlarla ifade edilen” bu laboratuvarlarda(1) her yıl yüz milyondan fazla hayvan(2), nükleer silahların denenmesi de dâhil olmak üzere yapılan birçok deneyde kör edilmekte, yakılmakta, her türden kimyasala maruz bırakılmakta ve genetik olarak manipüle edilmekte kısaca söylemek gerekirse her saniye en az dört hayvan yaralanıp öldürülmektedir.

“Bugün insan dışı hayvanlar üzerinde dünyanın her yerinde yürütülen deneyler türcülüğün bütün sonuçlarını ortaya koyuyor. İnsanlara ya da başka hayvanlara hiçbir ciddi yarar getirme olasılığı bulunmayan birçok deneyde hayvanlara ciddi biçimde acı çektiriliyor. Bu deneyler birkaç bağımsız olaydan ibaret değil; büyük bir deney endüstrisi oluşmuş durumda.” (Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi)

Kozmetik ürünlerden şampuanlara, çamaşır suyundan fırın temizleyicilere, ilaçlardan vitamin takviyelerine, gıda boyalarından uzaya gönderilecek araçlara kadar birçok şey, insanların kullanımından önce hayvanlar üzerinde denenir. Para ve güç odaklı bir sistemde yaşadığımız kör edilen tavşanlarda, boğulana kadar yüzdürülen farelere, korkudan kıpırdayamaz hale getirilen köpeklerden beyinlerine onca cihaz yerleştirilen kedilere(3), kuduz edilen atlardan, kanları sağılan yengeçlere, soyları kurutulan şebeklere varana kadar her yıl dünya çapında yüz milyondan fazla hayvanın deney adı altında acılar çektirilerek öldürüldüğünü söyleyebiliriz ancak kaç hayvan öldürülmesinin bir insan hayatına karşılık geldiğini söyleyemeyiz.

“Kafa yaralanması araştırması, kelepçelerle sabitlenmiş, kafaları metal kasklara yapıştırılmış, kısmen veya tam şuurlu babunların kafalarının bin yer çekimi gücünde 60 derece itilmesini kapsıyor. Bu araştırmanın amacı otomobil kazalarını, futbol, boks ve diğer kafa yaralanmalarını simüle etmek. Ve bu işlem aynı hayvan üzerinde defalarca tekrarlanıyor.” (Earthlings)

Richard Ryder tarafından 1970 yılında ortaya atılan “türcülük” terimi, herhangi bir “ahlaki gerekçe” sunmaksızın insanın kendi türüne ayrıcalık tanımasıdır. Türcü söylem, araştırmacıların, üzerinde deney yaptıkları hayvanları, hisseden ve acı çeken varlıklar olarak değil, herhangi bir laboratuvar “malzemesi” olarak görmelerini sağlar. Nasıl İspanyol işgalciler yerlileri katlederken onları insan olarak görmemiş ve askerlere, körelmemesi için kılıçlarını kafalarına vurmamalarını emretmekten çekinmemişse, hayvanlar üzerinde deney yapanlar da kendilerini koruyan yönetmelikler hazırlayıp üzerine “etik” kelimesini de ekleyebilmektedirler. Kendisi de hayvanlar üzerinde deneyler yapan ve bu deneyleri savunan bir profesörün “Bizde de etik kurullar var ama onlarla pek görüşme yapmazdık zaten hiçbir deneyi de engellemediler”(4) sözleri içler acısı durumu ifşa etmektedir.

Bu deneylerden biri olan yanık deneyinde, deneyin maksadına uygun olarak fare, köpek, domuz, şempanze vb. üzerinde kimyasal maddelerle veya radyasyonla veya çeşitli yöntemlerle dereceli “yanıklar” oluşturulur.(5) Termal yanıklar, hayvanların bedenlerinin tamamen ya da kısmen kaynar suya sokulması, derilerine çok sıcak bir levha bastırılması ya da buhar tatbik edilmesiyle oluşturulur. Veya başka bir test olan kanserojen etkisi ölçülmek istenen kimyasal ürünler, hayvanlara ağızdan uygulanır, derileri üzerine yerleştirilir veya iki yıllık bir süre içinde solumaları ve hayvanın kanser olması sağlanır.

“Hayvanlar suyla ya da boğazları sıkılarak boğulduğunda, açlıktan ölmeye terk edildiğinde, uzuvları koparılıp organları ezildiğinde; onlara kalp krizi, ülser, felç ve inme gibi hastalıklar aşılandığında; tütün dumanı solumaya, alkol, LSD, eroin ve kokain gibi uyuşturucuları yutmaya zorlandığında, aklı başında hiç kimse çıkıp da bunu normal olarak görmez. Hayvanların gözlerinin çıkarılmasından termal yanıklara, boğulmalarından organlarının ezilmesine kadar anlattıklarımın hiçbiri, istisnai uygulamalar değil. Burada, hiçbir yasanın çiğnenmesi, hiçbir yönetmeliğin ihlali söz konusu değil.” (Tom Regan, Kafesler Boşalsın)

Kozmetik sektörü yıllık yaklaşık 500 milyar dolarlık büyüklüğe sahiptir ve her geçen gün büyümektedir. Sabundan duş jeline, diş macunundan ruja, rimelden bakım kremlerine birçok ürün, şikâyete konu olacak sorunlar yaşanılmaması için satışa sunulmadan önce hayvanlar üzerinde denenir ve yalnızca daha güzel görünmek için her yıl milyonlarca hayvan katledilir. Örneğin bir rujun yutulması durumunda insana verebileceği zararı ölçmek için onlarca gram ruj, tavşanlara zorla yutturulur ve ishal, kusma, felç, iç kanama, zehirlenme vb. belirtileri gözlenir. Günümüzde yapılmadığı söylense de, yakın geçmişte sıklıkla uygulanan bu deneyin mantığına göre hayvanların yarısının ölmesinin, o ürünün piyasaya sürülmesinin güvenli olmadığının kanıtıdır.

“’Yutulması sağlığa zararlı ya da ölümcüldür’ etiketlerin ardındaki gizli gerçek şudur. Kozmetik ürünlerinin çoğu bilhassa zehirli olmadıklarından, bir farenin ya da köpeğin bu şekilde öldürülmesi gerekiyorsa, midelerine çok büyük miktarlarda kozmetik ürünü zorla akıtılarak iç organlarının tıkanması ya da iflas ettirilmesi veya özel herhangi bir kimyasal etkenden ziyade başka bazı fiziksel tesirlerle hayvanın öldürülmesi gerekir. Mideye zorla akıtılan maddenin, yiyecek yerine, bol miktarda yüz pudrası, makyaj malzemesi ya da sıvı saç boyası olması durumunda çekilen eziyetin kat kat fazla olduğu kuşku götürmez. Eğer testin doğruluğu için öldürmeye yetecek kadar yüksek miktarlar kullanılıyorsa, elbette ki ölüm süreci genelde daha uzun ve daha acı verici olacaktır. Fareler ve sıçanlar kusamazlar, dolayısıyla bu mekanizmanın sağladığı geçici rahatlamayı bile yaşayamazlar.” (Tom Regan, Kafesler Boşalsın)

Bununla da yetinilmez, kozmetik ürünlerin hamile kadın ve bebeklerde etkisinin ölçülebilmesi için hamile tavşanlar öldürülerek, karınlarındaki bebekler çıkarılarak ürünün insan fetüsüne yapacağı etki ölçülmeye çalışılır. Deney endüstrisi, deneyleri savunmak için “tüketicinin korunması” kavramının ardında sığınsa da, Tom Regan, devletlerin “zehirli oldukları bilinen kimyasalların, sabun, şampuan, saç boyası, parfüm, aseton, deterjan, çamaşır suyu, boya, yapıştırıcı, motor yağı, boya kalemi, benzin, mum, yer döşeme malzemesi ve mobilya cilası da dahil ev tipi ürünlerin çoğunda kullanılmasına izin vermekle” gerçek amacın “koruma” değil daha fazla kâr elde etmek olduğunu ifşa etmektedir çünkü daha fazla kâr getirecek bir ürünü piyasaya sürmek hayvan hayatından daha önemli görülmektedir.

“Haberlerde ‘Bilim insanları kansere çare buldu, fareler üzerinde akciğer kanseri bitirildi, sıra bizde!’ şeklinde çok sayıda haber görürüz. Gördüğümüz ya da okuduğumuz bu haberler nedeniyle hayvan deneyleri sayesinde kanser gibi hastalıklara çare bulunduğuna inanırız. Ancak çoğumuz her yıl hayvanlar üzerinde olumlu sonuçları olan yüzbinlerce çalışma yapılmasına karşın, bu çalışmaların %96’sının insanlar üzerinde işe yaramadığını bilmeyiz.” (Yağmur Özgür Güven-Oğuzcan Kınıkoğlu, Hayvan Deneyleri)

Bir ürünün insanın gözüne zarar verip vermeyeceğinin ortaya çıkarılması maksadıyla 1940’lı yıllarda J.F. Draize tarafından kendi ismiyle anılacak bir yöntem icat edilmiştir. Çamaşır suyundan şampuana, fırın temizleyicisinden mürekkeplere birçok maddenin denendiği bu testlerde tavşanlar, sadece başlarını dışarıda bırakan bir kutuya konulmakta ve hayvanın kımıldaması, gözünü kaşıması veya ovuşturması engellenmektedir. Test edilmek istenen madde tavşanın tek bir gözüne damlatılmakta, diğer göz kontrol maksatlı bırakılmakta ve gözde kızarıklık, kanama, şişme, çıban, enfeksiyon hatta körlük olup olmadığı saptanmaya çalışılmaktadır.

Acı çeken hayvanın, gözündeki maddeyi dışarı atmak için çabalayacağını, gözlerini kapatmaya ve ovuşturmaya çalışacağını, bunu yapamayınca da kaçmaya çalışacağını tahmin etmek hiç de güç değil. Ne var ki, bir kutuya sıkıştırılmış tavşanlar bunlardan hiçbirini yapamazlar. Deney esnasında birçok tavşanın boyunlarını kırarak ölmesi, yaşanan acının büyüklüğünü göstermeye yeter. Bu acımasız deneyi savunanlara, böyle bir işlemi kendi gözlerinde yapıldığını düşünmelerini ve gözüne fırın temizleyicisi damlatılan bir hayvanın sabitlendiği yerden kaçmaya çalışırken boynunu ve omurgasını kıracak kadar “çırpınmasına” yol açacak acının nasıl bir şey olduğunu hayal etmelerini isterim.

“Kimyasal silahlar, zehirler, sanayide veya evlerde kullanılan her türlü madde hayvanlara yediriliyor ya da gözlerine tatbik ediliyor. Bu ürünler arasında böcek ilaçları, antifrizler, fren sıvıları, çamaşır sulan, Noel ağacı spreyleri, kilise mumları, fırın temizleyicileri, deodorantlar, cilt temizleyicileri, banyo köpükleri, kıl dökücü ilaçlar, göz makyajı malzemeleri, yangın söndürücüleri, mürekkepler, güneş yağları, tırnak cilaları, rimeller, saç spreyleri, boyalar ve fermuar yağları sayılabilir.” (Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi)

Bu deneylerde kullanılan hayvanların çektiği acı, deneyi yapanlar tarafından bile inkar edilemez çünkü bu deneyin insanlar için yapıldığını söyleyebilmek için arada benzerlik olduğunun iddia edilmesi gerekmektedir. Sinir sistemlerinin, burunlarının, gözlerinin, derilerinin vb. bizim gibi olduğunun dile getirilmesi gerekir ki, bu deneylerin herhangi bir şey üzerinde değil de bir hayvan üzerinde yapılmasının önü açılsın. Peki, bu benzerlik bilinmesine karşın söz konusu deneyi, bir insanın değil de bir hayvanın gözünde yapma hakkını kendimizde nasıl buluyoruz? Tabii ki, türcülük sayesinde… İnsanlar gibi acı çektikleri bilinen ama acıları görmezden gelinen hayvanlara yönelik ikiyüzlü tutumu açığa çıkaran Peter Singer şu etik ilkenin benimsenmesinin yol gösterici olacağını söyler.

“Ya hayvanlar bize benzemiyordur, bu durumda onlar üzerinde deney yapmak için bir neden yoktur; ya da hayvanlar bize benziyordur, bu durumda insanlar üzerinde yapılsa bizi dehşete düşürecek bir deneyi hayvanlar üzerinde yapmak yanlıştır.” (Peter Singer)

Ağızdan zorla besleme, aç bırakma, zorla soluma, hastalığa, ağrıya, sıkıntıya veya ölüme neden olan düzeylerde ilaçlara, kimyasallara, bulaşıcı hastalıklara ve elektrik şoklarına maruz bırakma, genetik manipülasyon, gözlem için kısa veya uzun süreli fiziksel kısıtlama, yiyecek ve su yoksunluğu, çeşitli derecelerde yara veya yanık oluşturma, zorla yüzdürme, karbondioksitle boğma, boyun kırma, başını kesme veya diğer yollarla öldürme, arka bacağa darbe, basıncı azaltma, basınç uygulama, beyin sarsıntısı, çoklu yaralama, dar bir yere sıkıştırma, dondurma, ezme, hareketsizleştirme, havasız bırakma, iç kanama, ilaç ve madde testleri, kanama, kör etme, omurga yaralanmaları, proteinsiz bırakma, radyasyon, saldırganlık, stres, susuzluk, şok, tecrit, yakma ve daha birçokları… Çeşitli yerlerden derlediğim bu “deney” isimlerini okumak bile durumun vahametini gösteriyor.

Hayvan modellerinin doğruluk derecesinin şüpheli olduğunu Amerikan Tıp Derneği’nin de kabul ettiğini söyleyen Singer, Kongre’de ilaç testlerinin görüşüldüğü bir duruşmaya tanık olarak çağrılan bir demek temsilcisinin “hayvan araştırmaları çoğu zaman çok az sonuç veriyor ya da hiçbir sonuç vermiyor ve bu test sonuçlarıyla insanlar arasında bağıntı kurmak çok güç” dediğini aktarır. Yeri gelmişken yıllarca bu deneylerde kullanılan Mabel’in acıklı hikayesine yer vermek istiyorum.

“Mabel adlı dişi Rhesus maymunu, 1 Haziran 1982’de doğmuştu. Üzerinde yüze yakın farklı türde ilaç denenmiş, tam on bir ameliyat yapılmış, dört farklı tip mikrop ve üç farklı tip parazitle enfekte edilmiştir. Yaşamı boyunca altı hamilelik yaşamış, iki ölü bebek doğurmuştur. Diğer iki bebeği doğum esnasında ölmüş, iki bebeği ise canlı doğmuştur. Mabel’in en büyük talihsizliği, bir enstitü laboratuvarında doğmuş olmasıydı. Doğar doğmaz ayrıldığı annesiyle neredeyse hiç vakit geçirmedi. Yaşamının yüzde 93’ünü yalnız kendisinin sığabileceği büyüklükteki bir tel kafes içinde tek başına geçirdi. Yapılan ameliyatlardan sonra neredeyse hiç ağrı kesici verilmedi. Rahminde 5 Ekim’’de ölen fetüs, gözlemlemek için bilerek içeride bırakıldı ve 9 Aralık’ta mumyalaşmış halde sezaryenle alındı. Bu süreçte de hiç ilaç desteği alamadı. Mabel, öylesine büyük bir psikolojik ve fiziksel şiddet içerisinde yaşamaya maruz bırakıldı ki, kendine zarar vermeye başladı ve parmağını yedi. Ve on gün sonra diğer parmağını… Hiçbir şekilde umursanmadığı için dosyasına “depresyondan kaynaklı uzuvlarını yiyor” diye not düşüldü. Mabel ölmek istiyordu ama öyle bir imkanı dahi yoktu.” (Yağmur Özgür Güven-Oğuzcan Kınıkoğlu, Hayvan Deneyleri)

Östrojen hormonuna ihtiyaç duyan insanlara verilen ilaçların etken maddesi hamile kısrakların idrarından sağlanmaktadır. Hamile kısrak idrarı elde etmek için endüstriyel çiftlikler kurulmakta, binlerce hayvan hamileliklerinin büyük bir kısmını, hareket etmelerine imkan bulunmayan hücrelerde geçirmeye zorlanmaktadır. Taylar doğduğunda, atlar yeniden hamile bırakılmakta ve ölünceye kadar aynı işlem tekrar edilmektedir. Zavallı atların çilesi bununla da bitmez ve yalnızca idrarı değil kanları da dünyanın çeşitli yerlerindeki endüstriyel çiftliklerde sistemli bir şekilde “sağılmaktadır.”(6) Atların kanından elde edilen “hormonlar”, diğer çiftlik hayvanlarına enjekte edilmekte ve böylece çok daha hızlı bir doğurganlık sağlanmaktadır. Ne var ki bu hormon yalnızca hamileliğin erken döneminde elde edilebildiğinden, atlar hamileliklerinin üçüncü ayında kürtaja tabi tutulmakta, bu vahşi döngü atlar kısır kalana veya ölene kadar yeniden sürmekte, öldürülen atların eti ise yoksullara satılmaktadır.

Söz konusu hormonun birçok endüstriyel domuz ve inek çiftliklerinde kullanıldığı ancak kullanımını bildirilmek zorunlu olmadığı için kullanım oranının yüksekliğinin bilinmese de yüzde 80 oranında kullanıldığı tahmin edilmektedir. Ayrıca, hamileyken öldürülen ineklerin doğmamış buzağılarından elde edilen “fetal buzağı serumu” olarak isimlendirilen kan da, ilaç endüstrisine büyük bir değere sahiptir. Kan ve hormon ticaretin kazançlı ve “yasal” bir endüstridir. Şiddet, işkence, zulüm yeryüzünün hiçbir noktasında bitmiyor.

“Zehirleyici maddelerin enjekte edilmesiyle, elektrik ve travmatik şoklarla, anestezisiz operasyonlarla, yanıklarla, bitmek bilmeyen yemek ve su yoksunluklarıyla, fiziksel ve psikolojik işkencelerle yapılan tıbbi deneyleri kapsıyor. Acı, beyine sinirler tarafından iletilir ve bilgi-zeka dışında sinirlerle iletilen başka şeyler de vardır, mesela görme yetisi, koklama, dokunma ve duyma. Ve bazı hayvanlarda bu yetiler insanlardan daha gelişmiştir. Hayvanlara işkence ederek insanlar hakkında bir şey öğrenebileceğimiz bir çağın hiç olmadığını biliyoruz. Bu yolla sadece hayvanlar hakkında öğrenebiliriz. Ve eğer öğrenebileceğimiz şey psikolojik düzeydeyse, bunu demir ve elektrikle, hele ki fiziksel şiddetle hiç öğrenemeyiz. Bu sezgili hayvanlara karşı sistematik işkence, bahanesi ve şekli ne olursa olsun, bize insanoğlunun şerefinin olabileceği en aşağı noktanın ne olduğunu göstermekten başka bir işe yaramaz. Eğer öğrenmek istediğimiz şey buysa.” (Earthlings)

“Öğrenilmiş çaresizlik” deneyleri kapsamında Harvard Üniversitesinden R. Solomon, L. Karnin ve L. Wynne adlı araştırmacılar, kırk köpeği, ‘mekik kutusu’ denen, bir engelle ikiye bölünmüş bir kutuya yerleştirirler. Zeminden köpeklerin ayaklarına yüzlerce kez şiddetli elektrik şoku verilir. Köpekler ilk aşamada engelin üzerinden diğer bölmeye atlamayı öğrenirlerse şoktan kaçabiliyorlardı. Köpeklerden birini atlamaktan ‘vazgeçirme’ amacıyla, araştırmacılar bu köpeği aynı şiddette şok verilen diğer bölmeye atlamaya zorladılar. Köpek daha sıçrarken başına geleceği seziyor, hafif ve tiz bir çığlık atıyor, elektrik yüklü zemine düştüğünde bu çığlık daha acı ve keskin bir hale dönüşüyordu. Bir sonraki aşamada bölmeler arasındaki geçidi düzgün bir camla kapatır ve deneyi tekrar ederler. Köpek öne doğru sıçrar ancak kafasını cama çarpar. Köpekler ‘dışkılama, idrarını yapma, acı acı çığlıklar atma, titreme’ gibi belirtiler gösterdi ama şoktan kaçmaları engellenen hayvanlar bir süre sonra direnmekten vazgeçer. Araştırmacılar bu durumdan çok etkilendiklerini belirtiyorlar ve cam engel ile ayak şokunun birleşiminin köpeklerde sıçramayı engellemekte “son derece etkili” olduğu sonucuna ulaşıyorlar.” (Peter Singer, Hayvan Özgürleşmesi)

Naomi Klein, Şok Doktrini’nde Ewen Cameron’a yaptırılan insanın algılarını değiştirme deneylerini anlatır: “Günde iki kez olmak üzere, aylar boyunca, her deneğe korkunç şekilde bireysel şok veren Cameron, CIA’den gelen paraları, hastanenin arkasındaki at ahırlarını izolasyon kulübelerine çevirmek için kullandı. Odayı ses geçirmez hale getirip içeriye beyaz gürültü verdi. Işıkları söndürüp hastalarının gözlerine sımsıkı kapatan siyah gözlükler, kulaklarına plastik kulak zarları yerleştirdi. Elleriyle kollarına rulo şeklinde kartonlar geçirip, ‘vücutlarıyla temaslarını kesti’ ve böylelikle onların ‘benlik imgelerini tahayyül etmelerini engelledi.’ Cameron daha da ileri giderek, hastalarını günde yirmi ila yirmi iki saat arasında uyuşturucu ilaçlara bağlı olarak hayale daldırdığı ‘uyku odası’ denen yerlerde duyularından yoksunlaştırdı; hemşireler her iki saatte bir yatma sorunlarını gidermek için gelip, sadece yemek yemeleri ve tuvalete gitmeleri için hastaları uyandırdılar. Hastalar on beş ila otuz gün arasında bu durumda tutulurken, Cameron bazı hastaların iki ay boyunca sürekli uyutulduğunu bildiriyordu. Cameron elektroşoklarla hafızayı yok ediyor, izolasyon kulübeleriyle duyusal algılamayı ortadan kaldırıyordu. Hastalarını hangi zamanda ve nerede olduklarını anlama duygusunu tamamen kaybettirmeye zorlama konusunda kararlıydı. Bazı hastaların yemek saatlerine dayanarak günün zamanım takip ettiklerini fark eden Cameron mutfak görevlilerine yemek zamanlarını değiştirip, kalıvaltı saatinde çorba, yemek saatinde yulaf peltesi vererek kafa karışıklığı yaratmaları talimatını verdi. ‘Bu zaman aralıklarını ve menüyü değiştirerek bu yapıyı kırabileceğimizi umuyorduk,’ diye bildiriyordu Cameron, memnuniyetle.”

Psikoloji profesörü David Barash’ın(7) yarı insan, yarı şempanzeler yaratmanın hem bilimsel olarak mümkün, hem de ahlaken savunulabilir olduğunu iddia ettiği bir yazısında, bir insan ve bir şempanzenin birleştirilmesiyle, laboratuvarda bir melezin veya kimeranın yapılmasının imkansız olmadığını söyleyen Barash, ortaya çıkacak olan bu canlının iki tür arasında bir canlı olacağını hatta olması gerektiğini ifade etmiştir. Bu yazıyı okuyunca, 1920’li yıllarda da Rus biyolog Ilya Ivanov’un yeni Sovyet insanı yaratmak için şempanze ve insan arası bir melez oluşturma gayretlerini hatırladım.(*)

Ivanov, dişi şempanzeleri insan spermiyle döllemeyi denemişse de başarısız olmuş ancak vazgeçmemiş, bir süre sonra deneyi tersine çevirerek şempanze ve orangutanlardan alınan spermlerle kadınlar üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bunda da başarısız olunca gözden düşmüş ve böylece bu deneylere son verilmiştir. Hem Cameron hem de Ivanov, kendi ideolojileri doğrultusunda arzu ettikleri “yeni” insanı yaratmak isterlerken, niçin her insanda bulunan sevgiyi, dayanışmayı ve merhameti değil de zorbalığı, acıyı ve zulmü tercih etmişler ve insan yerine yalnız görüntüsünün yani simülakrın vücut bulduğu bir yanılsamanın peşinden koşmuşlardır anlamak mümkün değil. Yine de, günümüzde kapitalizmin “yarattığı”, tüketen, umursamaz ve bencil bir yaşam süren “yeni” insanı görseler, bu kadarını onlar da hayal edemezlerdi diyebilirim.

Ivanov’dan yıllar sonra bu konuya değinen Gordon Gallup, 20. yüzyıl boyunca bir melez yaratmak için çok sayıda deneme yapıldığını ve bazılarının başarılı olduğunu iddia etmiştir. Bir röportajında, “dişi bir şempanzenin erkek spermiyle döllendiğini, şempanzenin hamile kaldığını hatta doğurduğunu” ancak deneyi yürüten doktorların “etik nedenlerle” doğan yaratığı öldürdüklerini söylemişse de iddiasını doğrulayabilecek kanıtlar ortaya koyamamıştır. Ne var ki bunca başarısızlık kimseleri durduramamış, günümüzde çok daha farklı deneyler yapılmaya başlanmıştır. Bunlardan biri, insanların organlarında sorun yaşadığında hasarlı organ yerine işlev görebilecek organlar üretme yönündeki araştırmalardır. Burada amaç bir hayvanın (genelde domuzlar) vücudunda kulak, böbrek, karaciğer vb. geliştirmektir. Böylece ortaya çıkan domuz-insan kimerası, bir domuzun vücuduna ve bir insanın karaciğerine sahip olacak, daha sonra bu organ, kendi organları iflas eden bir kişiye nakledilebilecektir.

“Hayvanların fazla tüketiminden kaynaklanan hastalıklar sağlık raporlarıyla sabit. Kanser, kalp hastalıkları, osteoporoz, kalp krizi, böbrek taşı, anemi, şeker hastalığı ve dahası… Yemeğimizin kendisi, kaynağı bile etkilendi. Normalde stresli kalabalık fabrika çiftliklerinde kilo alamayacak hayvanların kilo alması için kullanılan antibiyotiklerle, plestisit ve haşarat ilacının aşırı kullanımıyla veya süt üretiminin miktarını ve sıklığını arttırmak için dizayn edilen yapay hormonlarla yapay renklendiricilerle, bitki ve larva öldürücülerle, sentetik gübreyle, sakinleştiricilerle, büyüme ve iştah simülatörleriyle… Deli dana hastalığının, Şap hastalığının, pfiesteria’nın diğer birçok hayvan bazlı anormalliğin insan nüfusuna karışmasına şaşmamak gerekir. Doğa bu olayların sorumlusu değil. Sorumlu biziz.” (Earthlings)

Aşk endüstrisi yeryüzündeki en güzel duygu olan sevgiyi, kanlı elmas ve pırlanta ile özdeşleştirebiliyor, Foer’in deyişiyle endüstriyel çiftliklerde zulüm görmüş etleri midelerimize indirerek protein ve B12 vitaminlerini alımını meşrulaştırabiliyor, acılar içinde yaşatılan hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden elde edilen ürünleri güzellik ve sağlık için kullanabiliyor ve utanmak aklımıza bile gelmiyor. Bu ikiyüzlülüktür ama böyle sağlık, böyle sevgi, böyle güzellik olmaz olsun demek için neyi bekliyoruz, bilemiyorum.

Coronavirüse karşı geliştirilen aşıların yüzde 75’inin sadece on ülkeye satıldığı, 130 ülkeye tek bir doz aşı dahi gitmediği gazetelere kadar yansımıştır. BM Genel Sekreteri António Guterres bu durumu “vahşice bir eşitsizlik ve adaletsizlik” olarak tanımlamış olması, zulmün büyüklüğünü göstermiyor mu? Salgına sebep olan virüsle mücadele edebilmek için yirmi saniye boyunca ellerin yıkanması tavsiye edildiğinde UNİCEF tarafından yapılan açıklamada üç milyardan fazla insanın ellerini yıkayacak lavabosunun olmadığı açıklanmıştır. Her gün sekiz binden fazla çocuğun önlenebilir hastalıklar veya yetersiz beslenme yüzünden öldüğü günümüzde hiçbir çaba gösterilmezken, işin ucu “zenginlere” dokununca “salgın” ilan edilmesi, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin yalnızca zengin Batı ülkelerine özgü rahatsızlıklarla çözüm bulmak maksadıyla yapıldığını gözler önüne serer.

James Joyce, Finnegan Uyanması isimli eserinde “…zira bu olaylar mutlak suret imkânsız olduğu kadar insana hiç olmayacakmış gibi görünen olmuş başka olaylar gibi muhtemelen gerçekleşmiş olan başka olaylar gibiler” der. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylere ilişkin, bu yazıda anlattığım pek çok olay da okura olanaksız olarak gözükebilir. Dinlere göre Tanrı, içindeki kötülükle yeryüzünü yaşanmaz hale getiren insanları pek çok kez yok etmiş ve yeryüzündeki zulmün artmasının buna sebep olduğu Kutsal Kitaplar’da anlatılmıştır. Anadolu’da zalimlere “Zulmün artsın ki tez zeval bulasın” denildiği rivayet edilir. Hayvanların endüstriyel çiftliklere hapsedildiği, genç, güzel ve seksi gözükmenin, hesapsızca tüketmenin marifet sayıldığı günümüzde, yeryüzünde zulmün bu kadar arttığı başka bir dönem olduğunu sanmıyorum ve böyle yaşamayı tercih eden insana “zulmün artsın ki…” demekten başka söz bulamıyorum.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Dipnotlar

(1) hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2018/01/17/yagmur-ozgur-guven-ile-hayvan-deneyleri

(2) deneyehayir.org

(3)

(4) hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2017/12/27/deneyler-uzerine-soylesi

(5)

(6) thesavemovement.org/the-gruesome-global-horse-blood-trade

(7) evrimagaci.org/insansempanze-melezleri-yapma-zamani-geldi-crispr-kullanarak-insanze

(*) Kendisi de bir doktor olan ve Ivanov’un yaptığı deneyleri bildiğini düşündüğümüz Bulgakov, Köpek Kalbi isimli kitabında bu durumu yerden yere vurur. Hikâyeye göre “yeni bir insan yaratmak” isteyen Profesör Preobrajenski, insan hipofizi ile testislerini köpek bedeniyle birleştirerek melez bir canlı türü geliştirmek istemektedir. Alkolik ve sabıkalı bir adama ait olan hipofizin bir sokak köpeğinin bedenine nakledildiği deneyin sonucunda, “yeni” Sovyet insanı yerine kaba, cahil, küfürbaz yarı-hayvan, yarı-insan bir melez ortaya çıkar. Bu yaratık köpek Şarik’ten insana evrilerek Şarikov ismini alır, ideal Sovyet vatandaşı olabilmek için siyasi sloganlar ve marşlar ezberler ancak bütün çabalara karşın “eski” alışkanlıklarından kurtulamaz. Yeni insan yaratmaya yönelik bu saçmalıkların eleştirildiğini bilmenin insanlığa duyduğumuz güvenin yeşermesine yol açtığını söylemeliyim.

Share

Bir yorum var

  1. Çok korkunç. Hiçbir şekilde engellenemeyen hayvanlara zulmün dur noktası bir gün gelecektir. Bir tür için sağlanmayı hedeflenen fayda için diğer türleri kullanmak kesinlikle aklın kabul etmeyeceği apaçık ortadadır. Aklı öldürmek, durdurmak ya da fantezilerle bulamak çare değildir. Hayvan deneyleri son bulmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir