Eurovision Song Contest: The Story of Fire Saga (2020)

Eurovision’a katılma hayalleri kuran, yetişkin bedenlerinde çocuk kalmış iki müzisyen olan Lars ve Sigrit, yaşadıkları küçük İzlanda kasabasındaki tek eğlence yeri olan barda sahne almaktadırlar. Burada Eurovision için besteledikleri şarkıları çalmak isteseler de onlardan yalnızca Ja Ja Ding Dong (Ya Ya Ding Dong) adlı eski bir folk şarkıyı çalmaları beklenir. Filmde bir espri olarak kullanılan bu ısrar özellikle Olaf adlı kasabalının yırtınırcasına “Ja Ja Ding Dong’u çalın!” diye bağırıp durmasıyla yansıtılır. Bu şarkıya olan tutkuları nerden gelmektedir?

Ja Ja Ding Dong, özellikle Kuzey ve Doğu Avrupa’da popüler olan schlager (şlage) türüne ait bir şarkıdır. İsim (schlager: hit, çok sevilen) 19. yüzyıl sonlarında kullanılmaya başlanmışsa da müziğin kökenleri çok eski halk şarkılarına dayanır. Daha çok Alman müziği olarak tanınan schlager, aşk, ilişkiler, arkadaşlık üzerine neşeli ve kolay akılda kalıcı melodiler barındıran, duygusal örnekleri de olan bir türdür. Sözleri son derece basit, bazen anlamsız, bazen erotik çağrışımlarla dolu, eğlenceye eşlik etmek için ideal olan ve günümüzde de partilerde çokça çalınan bir müziktir. Daha eski zamanlarda bu neşeli müziği; kuş tüyü takılı üçgen şapkasını giymiş, elinde birasıyla hem içip hem de döke saça dans eden Kuzey Avrupa köylüleri görüntüsüne eşlik ederken de düşünebilirsiniz.

EUROVISION ŞARKI YARIŞMASI

Eurovision’da uzun yıllar boyunca şarkıların çoğu Avrupa ülkelerinin geçmişten gelen müzik kültürlerini de yansıtan schlager türündendi. Ülkeler arasında yapılan bir şarkı yarışmasında diğer türler değil de geniş kitlelerce en çok sevilen pop müziklerin yarışması doğaldır. Arada elektronik, caz, hip hop gibi birkaç farklı türden katılım olmuşsa da Eurovision genel olarak pop şarkıların yarıştığı bir organizasyon olagelmiştir. Şarkı türleri veya müzik kalitesinden başka bir süre sonra yarışmada sahne şovları da önem arz etmeye başladı. Kostümler, makyajlar o üç dakikalık performansı en etkileyici hale getirmek için giderek zenginleşti. Yıllar içinde abartılı bir gösterişin, bazı gülünç sahne şovlarının egemen olduğu Eurovision, bir yandan da sevilmesini ve amansız fanatiklere sahip olmasını bunlara borçludur. (Filmde Lars’ın dev hamster tekerleği ile yaptığı sahne şovu gerçekten de 2014 yılındaki yarışmada Ukrayna ekibince benzer şekilde kullanılmıştı.) Ama günümüzde tüm bunlarla beraber asıl önemli olan şarkıcıların milliyeti ve onları destekleyen “müttefik” ülkelerdeki seyircilerdir.

blank

Eurovision’da katılımcı ülkelerdeki seyirciler, yalnızca kendi ülkelerinin adayı dışındaki şarkılara oy verebilirler. Birincilik, jüriden ve de her ülkenin şarkısına diğer ülkelerden gelen puanlara göre belirlenir. Hangi sanatçının daha başarılı, hangi sahne şovunun daha etkileyici, hangi şarkının daha iyi olduğuna dair ayrı fikirleri olsa da oy verenler çoğu zaman bu kriterleri ikinci plana atarak kendilerinin veya yakınlık duydukları ülkelerin başarı oranını artıracak bir stratejiye göre hareket etmektedirler. Bir veri bilim çalışmasına göre 1975-2019 arasındaki puanlamalarda, yarışmaya katılan ülkelerin 5 grup halinde, istisnalar olmak üzere yalnızca birbirlerine en yüksek puan verdikleri görülüyor.(1) Bu 5 grup; Doğu Avrupa ülkeleri, İskandinav ülkeleri, Almanca ve Fransızca konuşulan Batı Avrupa ülkeleri, Güney ve Orta Avrupa ülkeleri ve Türkiye’yi de içeren Balkan ülkelerinden oluşuyor.

1956’dan 2020’ye kesintisiz her yıl yapılan, 2. Dünya Savaşı’nın ardından enkaza dönmüş Avrupa ülkelerini müzik çatısı altında yakınlaştırmak amacıyla ilk önce 7 Avrupa ülkesiyle başlayıp bu sayıyı 50’lere çıkaran -hatta hızını alamayıp bu listeye Avustralya’yı da ekleyen- aynı anda 200 milyon seyirciye ulaşan bu dev organizasyon ve televizyonculuk olayı, ilk düzenleniş amacından öte, ulusların üstünlük çekişmesine de sahne olur durumda. Sovyetler Birliği yıkılınca bağımsızlığını ilan etmiş Kafkasya ve Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya ile veya kendi aralarında 30 yıldır devam eden sürtüşmeleri Eurovision’a birebir yansıyıp durmuştur. Ama onlar kadar belirgin siyasi ve tarihsel çekişmeler içinde olmayan diğer Avrupa ülkelerinin de kendi aralarında bir gruplaşma içine girmeleri dikkat çekicidir.

Fire Saga’nın Hikayesi, tüm bu çekişmelerden uzak bir coğrafyada, şimdiye kadar hiç birincilik elde edememiş bir ülke olan İzlanda’dan iki müzisyenin öyküsünü anlatır. Küçük balıkçı kasabalarından dışarı hiç çıkmamış iki hayalperestin masalından ibaret gibi gözükse de film Eurovision’ın birleştirici ruhuna ve aynı zamanda gruplaşmaların kaynağına dair şeyler de söylüyor.

KÜRESELLEŞEN DÜNYADA…

Eurovision kurallarına göre bir ülke birinci olduğunda ertesi yıl yarışma o ülkede düzenlenmektedir. Filmde ise yarışma İskoçya’nın başkenti Edinburgh kentinde yapılır. Ama Birleşik Krallığın diğer Avrupa uluslarınca hiç sevilmediği için Eurovision’da kimseden oy alamadığı da bir iki kez tekrarlanır. Bu durumda bir önceki yılın kazananı İskoçya’dır. Yani 2014’te Birleşik Krallık’tan ayrılmak üzere referanduma gidilen, %55 olumsuz sonuç çıkmasına rağmen bu konudaki isteklerin yoğun şekilde dile getirilmeye devam ettiği İskoçya’nın, bağımsızlığını kazanmış bir ülke olduğu ima edilir. Amerika da sevilmeyenler arasındadır. Lars, taşlama olarak verilen esprili birkaç sahnede Amerikalılardan hiç hazzetmediklerini ve ülkelerinde istemediklerini yüzlerine söyleyerek bir grup Amerikalı turisti sürekli aşağılar.

blank

Filmin duruşu daha çok kültürel anlamda ortaya çıkıyor. Kültürlerin kaynaşması, birbirlerinden etkilenerek daha da zenginleşmesi gibi ilk başta olumlu gözüken kültürel küreselleşme tanımı tam tersi bir etkiye neden oldu. Bugün dünyada en fazla kültür ihracı yapan ülkeler ABD ve Birleşik Krallık’tır. Çin de onların arkasından emin adımlarla geliyor. Kültürel hegemonya, politik ve ekonomik olanla at başı gider. Emperyalist ülkelerin medya, sanat ürünleri, giyim kuşam ve üretilen modalarla yarattığı rüzgâr; kültürlerin homojenleşmesi, yerel öğelerin silikleşmesi ve gelecek kuşaklara aktarılamaması gibi çok önemli sonuçlar doğurabiliyor. Dillerin de egemen ülkelerin dillerinden etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu dilleri öğrenerek farklı uluslardan insanlarla iletişim kurmanın, yabancı yayınları ve gündemi etraflıca takip etmenin önemi, onları kendi dilimizden üstün görmekle karıştırılır hale geliyor. Ülkemizde daha havalı bulunduğu için bazı dükkân ve site adlarının İngilizce konması gibi tutumlar bunun en açık göstergesidir. Kendi dillerinde şarkı söyleyerek dünyaca ünlü olmayı başaran Rammstein’ın şarkılarında dediği gibi, “Hepimiz Amerika’da yaşıyoruz.”

70’li yılların sonunda kendi ülkesinin diliyle değil de İngilizce sözlerle Eurovision’a katılan ülkeler ortaya çıkmaya başladı ve bu moda 2000’lere gelindiğinde giderek arttı. Avrupa ülkelerinin kendi şarkılarını ve kültürlerini yarışma bahanesiyle sergileme amacı, şarkıların artık tek dilden duyulur hale gelmesiyle sonuçlandı. Filmde, kendi dillerinde bir şarkı söylemedikleri için rahatsızlık duyan Sigrit’e Lars, “İzlandaca bir şarkıyla yarışmayı kazanamazdık.” der. Bu anlayış gerçekten de iyice yerleşmeye başlamış gibiydi ve İngilizce şarkılarla yarışmaya katılma modası 2017’de zirveye varmıştı. Ama o yıl Portekiz’in kendi dilinde söylenen şarkıyla yarışmayı kazanması İngilizce şarkı sözlerinin değil müziğin önemine yeniden vurgu yapmış oldu ve kendi dilinde söylenen şarkılarla katılım az da olsa artmaya başladı. (Portekiz’in kazanan şarkısını söyleyen Salvador Sobral, filmde Lars ve Sigrit’in Edinburgh gezilerinin sonunda geldikleri alanda bu şarkıyı piyanoda çalarken görülebilir.) Finalde Sigrit de Eurovision sahnesinde şarkısının bir bölümünü kendi dillinde söyleyince tüm seyircilerden takdir görür ve İzlandalıların ruhunu okşar: “Duydunuz mu? İzlandaca söylüyor!”

Sigrit’in Lars için yazdığı bu şarkının adı ” Húsavík (My Hometown)” olduğu gibi, şarkı sözleri de memlekete bir güzelleme ve yüceltme içerir.

Húsavík (Memleketim)

(Nakaratı da içeren son kısım)

Sen dünyayı istedin,
Neon ışıklarını ve parlak tabelaları,
Görülmek ve duyulmak için.
Ben de ardından geldim,
Ama artık beni neyin mutlu ettiğini biliyorum,
Sen de hissediyorsun, görüyorum.

Dağların martılar yoluyla şarkılar söylediği,
Nazik halkı sayesinde balinaların yaşayabildiği,
Memleketimde, memleketimde
Kuzey ışıklarının renklere boğduğu,
Sihirli gecelerin diğer hepsini aştığı,
Tek dileğim seninle, yalnız seninle olmak,
Skjalfandi’nin kıyısındaki Husavik’te,
Evimde, memleketimde.

Üstelik Sigrit bu şarkıyı, bir ‘köyden indim şehire’ karakteri olarak Edinburgh’un harika sokakları ve manzarasından etkilendiği, birileri onlar için kapı açınca coşkuyla sevindiği ve Eurovision sahnesinde milyonlarca kişinin karşısına çıktığı ışıltılı dünyayı gördükten sonra tamamlamıştır. Sigrit iki balinanın sudan fırlayıp senkronize bir dansla düşüşlerinin sıradan bir manzara olduğu kasabasındaki güzellikleri bu ışıltıya tercih eder ve memleketinde sevdiğiyle bir yuva kurma hayalini korur. (Husavik gerçekte de balinaların gözlenebildiği belli başlı yerlerden biridir ve kasabanın en önemli turizm gelirini oluşturur.) Ama Lars’ın hedefi kasabada takdir görmek için Eurovision’da birinci olmak ve kendini kanıtlamaktır. Kasabanın hâlâ en yakışıklı erkeği olan babası Erick’e bir kez olsun yaranabilmek için şaşaalı hedefler belirlemiştir.

blank

Lars, Sigrit’in elf inancını da küçümser ve “Elf diye bir şey yoktur” der durur. Türk kültüründeki dilek ağacı ve kansız bir kurban ritüeli olan “saçı saçma”yı andırır şekilde Sigrit’in elf evlerine gidip onlara yiyecek içecekler bırakması ve dileklerde bulunması, pagan geçmişi unutmayışın göstergesidir. Bugün İzlanda nüfusunun büyük bir kısmı elflerin kendilerine yardım eden varlıklar olduğuna inanmakta veya bir kültürel öğe olarak bu inancı yaşatmaktadırlar. Lars istediği kadar “öyle şey olmaz” desin, nasıl Türklerdeki eski yeraltı ruhları inancı cin düşüncesinde ve diğer pagan gelenekler aynı veya başka formlarda sürdürülüyorsa tüm dünyada da halklar kendi kültür ve geleneklerinin izlerini korumakta ısrarcıdırlar. Sonunda Lars’ın da bizzat “fazla ileri giden” elflerin gerçekliklerine tanık olması ve tutumunu terk etmeye zorlanmasıyla film Sigrit’in memleketini yalnızca coğrafi güzellikler ve zenginlikleriyle değil kültürü ve inançlarıyla da yüceltir.

EDEPSİZ HALK AHLAKÇI TOPLUMA KARŞI

Eurovision’da geniş kitlelerin oylarına talip olan herkes gibi Lars da açık saçık ifadeler olmayan şarkılar yazar. Hatta yarışmaya katıldıkları Double Trouble şarkısının bir yerinde ince bir espriyle otosansür yansıtılır. “I don’t give a fuck/damn/shit” (Çok da umrumdaydı) mısrasındaki küfür ifadesi yerine şarkıda “I don’t give a (what?)” denir ve koreografide Sigrit “what?”ı, ayıp der gibi eliyle ağzını kapatarak söyler. Ama Husavikliler sansürden hoşlanmazlar ve Fire Saga’nın Eurovision’da beğeni kazanan şarkılarını değil edepsiz sözleriyle yaşam coşkularını yansıtan Jaja Dingdong dinlemekte ısrar ederler.

Ja Ja Ding Dong

(Şarkının ilk yarısının sözleri)

Nazik dokunuşunu hissettiğimde,
Ve işi ilerlettiğimizde,
Aşkımı sana boşaltmak istiyorum tüm gün, bütün gün.
Ya ya ding dong (ding dong)

Sana olan aşkım uzayıp genişliyor,
Ya ya ding dong (ding dong)
Halimize bakınca kabarıp fışkırıyor,
Ya ya ding dong (ding dong)
Gel, gel bebeğim, sevişelim.

Cinsel içerikli sözler içeren türkülerin her mecliste neşeyle çalınıp söylenmesi ama kimsenin rahatsız olmamasına benzer şekilde Husavikliler de adı erkek cinsel organını ifade eden Jaja DingDong’a bayılırlar. Şarkıyı film için özel olarak hazırlayan Gustaf Holter ve Christian Persson, esinlerini eski Kuzey Avrupa türkülerinden aldıklarını söylemişlerdir. Bereket sembolü ve coşkulu bir cinsellik barındıran sözlerle dolu bu şarkıyı çiftçilerin bereketli bir hasattan sonraki kutlamalarda söylediğini hayal etmek hiç de zor değil.

blank

İzlanda’nın yerlilerinden, yıllardır burada turistik turlar düzenleyen Júlíus Freyr Theodórsso ile yapılan röportajda şöyle diyor: “Jaja DingDong İzlanda mizahına çok uygun. Yaramazca ve zaten bu yüzden seviyoruz. Eski şarkılarımıza bakarsanız pek çoğu belli belirsiz de olsa bel altı konulardan bahseder. Jaja Ding Dong bunu bir adım yukarıya taşıyor.”(2) Fire Saga’nın Hikâyesi filmi de bu edepsizlikten yanadır. Acımasız, absürt ve cesur bir mizah kullanır. Lars’ın babası Erick’in kasabadaki çocukların yarısının babası olduğunun ima edilmesi ve bunun bizzat kasabalı diğer erkeklerce kabullenilmiş olması, Sigrit ve Lars’ın kardeş olabileceğine dair sürekli yinelenen diyaloglar -Lars’ın soyadının sözcük oyunu içerecek şekilde Erickssong (Erick’in oğlu), Sigrit’in ise Ericksdóttir (Erik’in kızı) olması- bu esprilere tüy diker.

İlk kez bir otelde kalıp odada minibar görünce sevinçten şaşkına dönen, uzun şampanya bardaklarıyla tanışınca inanılmaz bir coşkuya kapılan, birbirleriyle her gün kendilerine özgü şen ifadelerle selamlaşan Lars ve Sigrit’in -ama özellikle Sigrit’in- temsil ettiği saf hayat sevinci ve neşe, Eurovision’ın da asıl özünü ifade eder. Eurovision, ülkeler arasındaki politikaların çirkinleştirdiği bir çekişme ortamı yerine, filmin ortasında eski Eurovision katılımcılarının yer aldığı Song-Along bölümünde yansıtıldığı gibi yarışmadan öte hep birlikte müziği ve farklı kültürlerin bir arada olmasını kutlayan bir partidir. Yarışmalı bir filmde, yarışmacıların birbirlerine düşmanlık beslemeyip aksine destek olmaları, finalin kötünün yenilgisi şeklinde değil herkesin sempati duyduğu Sigrit’in sahnede yüceldiği an olması da bu anlatıma tam uyar.

Lars en sonda birinci olma takıntısını aşıp yarışmadan elenme pahasına kendi şarkısından vazgeçerek sahnede Sigrit’in şarkısını çalmaya başlar ve müziğin yarışmayla değil yürekten geleni söylemekle ilgili olduğunu bir kez daha hatırlatır. Yarışma, belki işin içine biraz heyecan ekleyen bir bahaneden ibaret olmalı çünkü sanatın yarıştırılması özünde anlamsızdır. Sigrit’in annesi Helka’nın dediği gibi, sanat kafamızdan değil kalbimizden doğar. Değeri de her bireyin farklı duyumsayacağı hisler, izlenimler, fikirler ölçüsünde belirlenir.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir