Gelecek de Bir Gün Gelecek: Peki, Mesih?

“Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.” John Maynard Keynes

Geçtiğimiz günlerde başrolünde Brad Pitt olmasa izlemeyi düşünmeyeceğim “Ad Astra” isimli bir film izledim. Filmin konusu, basın bülteninde “uzayda hayat olup olmadığını araştırırken kaybolan babasını aramak ve gezegeni tehdit eden bir gizemi çözmek için güneş sisteminin dışına yolculuk eden bir astronotun bu yolculuk sayesinde insan varlığının doğasına ve kozmostaki yerimize meydan okuyan sırların ortaya çıkmasını sağladığı” şeklinde ifade ediliyordu. Evet, filmin ekzoterik anlamı tam olarak bu, doğru ifade etmişler. Seyirci yorumlarına baktığımda ise insanın içsel yolculuğunu yansıttığı, baba-oğul çatışması etrafında şekillendiği, insanın doymak bilmeyen hırslarını anlattığı ve uzay macerasına farklı bir gözle baktığı gibi görüşlerle karşılaştım. Film, ülkemizde basın bülteninde belirtildiği şekilde anlaşıldığı için ezoterik anlam kaybolmuştur. Peki, basın bülteninde ezoterik anlama ilişkin niçin hiç ipucu verilmemiş ve “kozmostaki yerimize meydan okuyan sırların” ne olduğu sorusu filmde açıkça yanıt bulamamış, anlamaya çalışalım.

Film “yakın gelecek” ibaresiyle başlıyor. Bu, “geniş zamanlı” bir gelecek zamanı değil çok “yakın” bir geleceği kastediyor yani her an olabilir. Bu yakın gelecekte bir gün, dünyanın dört bir yanını kasıp kavuran yıkıcı elektrik fırtınalarının uzayın derinliklerinden geldiğine inanan Amerikan ordusunun generalleri, çok etkileyici sicile sahip, tüm testlerde üstün başarı göstermiş Roy isimli bir astronotu uzaya göndermeye karar verirler. Uzayda “zeki” varlıklar arama görevine çıkan ve kaybolan kişinin Roy’un babası olması Yeşilçam zihniyetindeki tesadüfler zincirinin halkalarından biri olamayacağına göre, niçin böyle yapıldığı ilerleyen sahnelerde anlam kazanacaktır. Ayrıca, baba-oğul iletişimsizliği demişken “Ahlat Ağacı” (2018) filmini ve Amerika’ya gitmeye karar veren İrlandalı bir gencin babasıyla olan “iletişimsizliğini” işleyen Brian Friel’in, ülkemizde de oynanan “Ver Elini Yeni Dünya” oyununu hatırladım. Bu eserler böyle bir konuyu işlediklerini iddia edebilirler ancak Ad Astra edemez çünkü onun derdi bu değil, Ad Astra’nın mesajı çok daha derinlerde gizli…

Dünya çatışmalara sürüklense de umudun hep canlı kaldığını söyleyen film, sinema tarihinden birçok filme değiniyor. En belirgin olanı “2001: A Space Odysses” (1968) olsa da, “E.T.” (1982) ve şaşırtıcı bir şekilde “Apocalypse Now” (1979), hatta “Solaris” (1972) “etkisi” görmek mümkün. Ayrıca popüler kültür öğelerine, Liv Tyler, Brad Pitt gibi oyunculara, tanıdık motiflere hatta gereksiz aksiyon sahnelerine yer verilmiş olması seyircinin aidiyet duygusunun pekiştirilmesine yöneliktir. Bunlardan hiçbiri olmasaydı da film anlatmak istediklerinden bir şey kaybetmezdi ancak o zaman “kör parmağım gözüne” olurdu.

Sınırlar, ulus-devlet öncesi günümüzdeki gibi değerlendirilmese de hem sınırları ifade etmek hem de Avrupa ile Hıristiyanlık özdeşliğini vurgulamak için “christendom” kavramına başvurulmuştur. Bugün de Amerikalılar, ülkelerinin Mesih’in hüküm süreceği “Tanrı’nın Krallığının” kurulacağı “yeni Kudüs”, kendilerinin de “seçilmiş” halk olduklarına inanırlar ve bu özdeşliği öne çıkarırlar. Tabii buna kendilerinin inanması yetmez, Hıristiyanların hatta diğerlerinin de ikna edilmeleri gereklidir. Hangi inançtan olursa olsun insanların ikna edilmesi maksadıyla kutsal ile seküler iç içe sokulmakta ve her “yol” kullanılmaktadır. Örneğin “sürüklenen insan ırkının dayanacağı bir kaya bulmak” isteyenlerin macerasının anlatıldığı “Interstellar” (2014) filminde aranan “kaya” İsa Peygamber’in “Sen Petrus’sun (kayasın) ve ben Kilise’mi bu kayanın üzerine kuracağım” dediği ve “ölüm güçlerine karşı zafer kazanacağı garanti edilen “Kilise” imgesidir. İmgesidir diyorum çünkü “sermaye dininin” temsilcisi diyebileceğimiz kültür endüstrisi ürünlerine, hatta en seküler olanlarına bile bu doğrultuda “bir şeyler” eklenmektedir. “Bütün kararlarım pragmatik” diyen Roy’un sözleri de bu açıdan okunmalı, artık her şeyin, her inancın ve her durumun sermaye dinine boyun eğdiği ölçüde değerli sayıldığı unutulmamalıdır. Sermaye dininin ruhbanları, zaten “gölgesini satamadığı ağacı keser.”

Paul Lafaurge, 1887 yılında ironik ve kurgusal bir anlatımla yazdığı “Sermaye Dini” kitabında, “medenileşmiş” yani sömürgeci, kapitalist ve kolonyalist Avrupa’nın egemen sınıflarının bizzat kendileri veya temsilcileri ile bilim insanları, yöneticiler ve düşünürlerin katılımıyla bir toplantı düzenlendiğini ve bu toplantıda kitlelerin din yoluyla kontrol altına alınabileceği fikrinin benimsendiğini yazar. Ancak “saygınlık ve itibarı” kalmayan Hıristiyanlık, bu görevi üstlenecek durumda olmadığından, uzun süren tartışmalardan sonra “sermaye dini” adıyla yeni bir din “yaratırlar.”

“Christendom” sözü ilk kez 893 yılında Avrupa’nın “birliğini” vurgulamak için Anglo-Sakson Kralı “Great” Alfred tarafından kullanılmıştır. Filmde kullanılan Avrupa kökenli Roy ve Clifford isimleri bu “geleneğin” Amerika kıtasına taşınmış olduğunu göstermek içindir ve hiç de şaşırtıcı değildir. Geleneğin sürekliliğinin her alanda vurgulanmaya çalışıldığını göstermesi açısından James Larry Hood isimli bir yazarın “On Christendom’s Far Shore: The United States and the Western Tradition” isimli bir kitabına rastlamanın hayli manidar olduğunu söylemeliyim. George Orwell’ın “1984” kitabında olduğu gibi, geçmiş günü gününe, dakikası dakikasına sürekli güncellenmektedir çünkü geçmişe egemen olan şimdiye egemen olur, şimdiye egemen olan ise geleceği belirleme gücünü elde eder.

“Herhalde Epsilonlar Epsilonluklarından memnundurlar, dedi yüksek sesle. Elbette memnunlar. Nasıl olmazlar ki? Başka bir şey olmanın nasıl olduğunu bilmiyorlar. Emin olabildiğimiz tek bir şey var, o da artık herkesin mutlu olduğu.” (Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya)

Aldous Huxley efsanevi “Cesur Yeni Dünya” kitabında “Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi”nde döllenen yumurtaların, gelişmiş mikroskoplar altında gerekli incelemelerden geçirildikten sonra Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon olmak üzere beş gruba ayrıldıklarını yazar. Her grup kendi “görevine” yönelik şartlandırıldığı için fabrikalarda çalışacak, toplumun en altında yer alacak ve en kötü işleri yapacak Epsilonlar bile -onları Hindistan’daki Dalitlerle özdeşleştirmek mümkündür- durumlarından asla memnuniyetsizlik duymazlar. Aldous Huxley’nin kitabındaki “şaşırtıcı” Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinin rolü artık kültür endüstrisi tarafından yerine getirilmekte ve kimselere şaşırtıcı gelmemektedir.

“A ve B filmleri ya da değişik fiyatlı dergilerde yer alan öyküler arasındaki gibi keskin ayrımlar gerçek farklılıkları yansıtmaktan çok tüketicilerin sınıflandırılması, örgütlenmesi ve kayda geçirilmesine hizmet eder. Herkes için uygun bir şey öngörülür ve böylece bu işlemlerden kimse kaçamaz. Ayrımlar zihinlere kazılır ve yaygınlaştırılır. İzleyicilere dizi halinde nitelikler hiyerarşisi ulaştırılması, bunu bütünüyle niceliğe dökmekten başka bir işe yaramaz. Herkes kendiliğinden, önceden birtakım göstergelere göre belirlenmiş ‘level’ına uygun davranmalı ve kendi tipi için üretilmiş seri üretim kategorisini seçmelidir. Tüketiciler, araştırma kuruluşları tarafından çizilen ve propaganda için kullanılanlardan ayırt edilemeyen haritalarda kırmızı, yeşil ve mavi alanlarla değişik gelir gruplarına göre ayrılarak birer istatistik malzemesine dönüşür.” (Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

Ne kadar ilginç değil mi? Kültür endüstrisi filmlerinde, insanın özgürlüğü ve insanileşme mücadelesi değil, önceden belirlenmiş kalıplar çeşitli janrlarda işlenerek insanın içine düştüğü esaretten rahatsızlık duymaması sağlanır. Nasıl “Cesur Yeni Dünya”da her insan “level”ına uygun işleme tabi tutuluyorsa kültür endüstrisinde de her seviyedeki seyirciye uygun seçenekler hep vardır. Aynı konu aşk filmlerinde işlenir ve romantik mizaçlı seyirci etkilenir. Bilimkurgu filmlerinde işlenir ve maceracı ruhlara ulaşılır. Dram filmlerinde işlenir ve duygusal bünyelere dokunulur. Bu böyle sürüp gider. Her bir sahne her yaş grubundan, her cinsiyetten ve her inançtan insanlar için özenle hazırlanır, kusursuz teknikler, etkileyici müzikler, yakışıklı erkekler ve güzel kadınlar kullanılarak seyirci etki altına alınır. Böylece aynı üretim merkezleri tarafından, daha sonra işlenecek konuların “tohumları” bu filmlere serpiştirilir.

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar. Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar.” (Yusuf Atılgan, Aylak Adam)

Yusuf Atılgan’ın handiyse bir deyime dönüşen “sinemadan çıkmış insan” sözü bizleri heyecanlandırmaya devam etse de, filmlerin birkaç iyi insanın iyi bir şeyler yapmak uğruna çekilmediğini ve ardında koca bir endüstrinin olduğunu anlamak bu büyünün kaybolmasına sebep oluyor. Bir de Adorno’nun “kültür endüstrisinin sistemini sözde ve gerçekten destekleyen izleyicinin ruh hali o sistemin mazereti değil, bir parçasıdır” sözlerini okuyunca “sinemadan çıkmış insanın” büyüsünün iyice bozulduğunu düşündüğümü söylemeliyim.

Roy “kral” demektir ve yeryüzünde “Tanrı’nın Krallığını” kurması beklenen İsa Mesih’in unvanına güçlü bir göndermedir. Krallara layık demek olan “royal” buradan türemiştir. İsa’nın ilk gelişinde acı çeken, mütevazı bir hizmetkâr olmasına karşın ikinci gelişinde kudretli bir “Kral” olacağına inanılır. Filmin ilk anından son karesine dek hemen her yerde askerlerin sözünün geçmesi ve askeri rütbelerin kullanılması hatta yeryüzüne “dönen” Roy’u karşılayanların kadınlar, çocuklar, düşkünler daha doğrusu “inanlılar” değil de üniformalı askerler olması bu “krallık” vurgusunu güçlendirmek içindir. Mesih inancı, kendilerini bir araya getirecek ve düşmana karşı koruyacak “savaşçı” fikrinden doğmuştur. Bu açıdan baktığımızda Roy’un çevresinin askerlerle çevrili olması, Mesih’in gelişiyle savaşların başlayacak olmasının kaçınılmazlığını gösterir.

Kültür endüstrisi ürünü filmler vasıtasıyla kitleler “üniformaya” boyun eğmeye ve koşulsuz itaate koşullandırılır. Bu filmlerde salgın hastalık olur askerler duruma el koyar, bomba ihbarı alınır askerler duruma el koyar, uzaylılar gelir askerler duruma el koyar, doğal afet olur askerler duruma el koyar. Kısaca “sivillerin” çözmesi gereken hemen her olayda askerler gelir ve duruma el koyar. Tabii bu arada “seçilmiş” başkanlar, senatörler, valiler ve bu tür işler için yetiştirilmiş insanlar nerede diye sormak kimsenin aklına gelmez. Gelirse de, bu siviller öylesine derin bir cehalet ve beceriksizlik içinde gösterilirler ki, kimseler bir daha onları hatırlamak istemez. Yalnız bu örnekler bile bu filmlerin hangi kalıplara hapsedildiğini göstermeye yeter.

Roy’un Dünya’dan Ay’a yolculuğunun başlangıcında gemi kaptanının “Aziz Christopher, beni yol boyu koru” demesi sıradan sözler değildir. Üçüncü yüzyılda yaşadığına inanılan ve aziz kabul edilen Christopher (Hristoforos), nehirden geçmesi için sırtında taşıdığı bir çocuğun gittikçe ağırlaşması üzerine, kimi taşıdığını merak eder. Rivayetlere göre dünyanın yükünü omuzlarında hissetmektedir. Sırtında taşıyıp nehir karşısına geçirdiği kişinin İsa olduğu söylenir ve kendisine “İsa Taşıyan” anlamında Christopher denilmeye başlanır. Aziz Christopher’a dua edilmesi, Roy’un “İsa Mesih” olduğuna ikinci göndermedir.

Roy’un babasının adı olan Clifford, bir nehirden veya bir geçitten geçen demektir. Film boyunca, gidilmedik yerlere gittiğinin söylenmiş olması ve bir “öncü” olduğunun iddia edilmesi isminin anlamına uygundur. Oysa İsa’nın, tüm insanlığın günahı için kendini feda edişini ve dirilişini ifade etmek üzere İbranice “geçiş” anlamına gelen “pesah” kelimesinden gelen, Hristiyanlığın en eski ve en önemli bayramı Paskalya ile Clifford adının daha uyumlu olduğunu söylemeliyim. Roy’un göklere çıkması, “babası” ile buluşması ve nihai savaş için yeryüzüne dönmesi Paskalya Bayramı inanışına göre işlenmiştir. “Eve” ise hepimizin bildiği Havva’dır. Nasıl ilk erkek Âdem ise ilk kadın da Havva’dır. Hıristiyan inancına göre insanlığın ilk günahından sorumludur ve onun bu günahının kefareti için Tanrı “oğlunu” feda etmiştir.

Hıristiyanlar, insanlığın Âdem ve Havva’dan sirayet eden ilk günahtan kurtulması için Tanrı’nın, “oğlu” İsa’yı insan bedeninde dünyaya gönderdiğine ve onun da bütün mücadelesinin insanlığı kurtarmak olduğuna inanırlar. Her insanın bedeninde bu “asli günahtan” parça taşıdığına inandıklarından, Tanrı, Âdem’in “soyundan” gelmeyen günahsız oğlunu bu günahın kefareti olması için göndermiştir. Hıristiyan ikonografisinde İsa’nın mavi daire içerisinde resmedilmesi, onun göklere ait ve Tanrı’nın bir parçası olduğunun simgesidir. Filmde de Roy’un göklerdeki macerası işlenirken “karanlık” uzayın bile mavi olarak yansıtılması bu gelenekle uyumludur.

İsa, dönemindeki insanları aslî günahtan kurtarmış, kendisinden sonrakilerin de vaftiz olmakla bu günahtan arınabileceklerini söylemiştir. Roy’un uzay gemisine binmeden önce su dolu bir kanaldan geçmesi, hem anne rahmindeki bebeğin içinde yaşadığı suyu hem de asli günahtan arındıran vaftiz suyunu simgeler. Hangi anlamda olursa olsun “sudan doğuş” vaftizi yani ikinci doğumu ifade ettiğinden “Tanrı’nın Krallığını” kuracak Roy’un babasıyla buluşmadan önce “dünyada” maruz kaldığı kirden arınması sağlanmıştır.

“İsa ona şu karşılığı verdi. ‘’Sana doğrusunu söyleyeceğim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın Krallığı’na giremez. Nikodim, ‘’Yaşlanmış olan bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi? diye sordu. İsa ona şöyle cevap verdi. “Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkça Tanrı’nın Krallığı’na giremez.” (Yuhanna, 3:3-5)

Roy’un babasına elini uzattığı sahnenin, Michelangelo’nın “Sistine Şapeli’nin tavanında tasvir ettiği “Âdem’in Yaratılışı” freskinde olduğu gibi çekilmiş olması filmdeki en zor sahnedir. Clifford, Vaftizci Yahya mı, Âdem mi, yoksa Tanrı mı, anlamak çok güç iken, bu sahne bizlere ışık tutar. Michelangelo’nun Yaratılış 1:26’da yer alan “kendi suretimizde insanlar yaratalım” ayeti doğrultusunda yaptığı eser dikkate alındığında Clifford’un “Tanrı” olması gerekir ve göklerde zaman kavramının olmaması bu şekilde açıklanabilir. Roy’un “eninde sonunda babanın günahlarının cezasını oğul çeker” sözleri, baba-oğul yani Tanrı-İsa okumasını güçlendirir. Ne var ki sebebi bilinmeyen, uzayın derinliklerinden gelen ve dünyayı yıkıma sürükleyecek akım dalgasını” Âdem’den kaynaklanan asli günah ile özdeşleştirmek ve “Yaratılış” freskini tam tersi okumak mümkün. Tanrı’nın “kendi suretinde yarattığı” insan ile onun günahlarının kefareti için dünyaya gönderdiği oğlunun bir araya geldiği söylenebilir. Yine de Roy’un, “Dünya’da kaçtığımız her şeyi burada tekrar inşa etmişler. Dünya yiyicileriz. Babam burayı bu hâlde görse yerle bir ederdi” sözleri Clifford’un “Tanrı” olmasını zorunlu kılıyor diyebilirim.

Güneş sisteminin dış hattına yapılan ilk insanlı uzay uçuşunun 29 yıl önce yapıldığı ancak göreve çıktıktan 16 yıl sonra geminin kaybolduğu söylenir. Bu rakamları Kitab-ı Mukaddes’e bir gönderme olarak ele aldığımızda, Mesih inancının ortaya çıktığı zamanlarda yaşayan peygamber Yeremya’dan adını alan “Yeremya 29:16”da geçen “Davud’un tahtı üzerinde oturan kral” sözü açıkça Roy’un Mesih olduğunu simgeler. Roy’un, “babam gittiğinde 13 yaşındaydın, şimdi 26” demesi ise Markos 13:26’da geçen “O zaman İnsanoğlunun bulutlar içinde büyük bir güç ve ihtişamla geldiğini görecekler” sözlerindeki Mesih müjdesiyle uyumludur.

Bir kurtarıcı fikri bütün dinler ve kültürlerde bulunur. Hindular Vişnu’yu, Moğollar Cengiz Han’ı, Mecusiler Bihafrid’i, bazı Müslümanlar İmam Mehdi’yi, Zerdüştler Şaoşyant’ı, kısaca herkes bir “kurtarıcı” bekler. Yunanca “hristos” kelimesinden gelen Mesih kelimesi “beklenen kurtarıcı” anlamına gelir ve Hıristiyan demek zaten “Mesihe inanan kişi” demektir. Gerçek Mesih “Davud oğludur” ancak ondan önce “Yusuf oğlu” gelecektir diyen Yahudilik ile Hıristiyanlık arasındaki fark, Yahudilerin Mesih olarak yeni birini beklemesine karşılık Hıristiyanların İsa peygamberin ricat edeceğine inanmalarıdır. Filmde İsa’nın Mesih olarak döneceği işlenirken onun Davud oğlu olduğuna vurgu yapılması Yahudi inanışına itibar edilmediğini gösterir. Roy’un şahsında Yahudi düşüncesine uygun olarak yeni birinin Mesih olarak gelişi değil İsa peygamberin Mesih Kral olarak dönüşü işlenmiştir ve Mesih’in gelişini Yahudi düşüncesine uygun olarak işleyen “The Matrix” (1999) filminin zıddıdır diyebilirim.

Yaşanan bu akım dalgasının sebebinin bir tür anti-madde reaksiyonu olduğunu ve anti-maddenin kontrolsüz salıverilmesinin tüm güneş sisteminin dengesini altüst edebileceği hatta tüm yaşamın yok olacağı söylenir. Bu bir kıyamet beklentisidir ve bundan ancak seçilmiş olanlar kurtulabilecektir. Mesih de kıyamet öncesi dönecek, “inanlıları” kurtaracaktır. Ne var ki, bu kadar basit değil. Bir kurtarıcı bekleyen herkes, kurtarıcı gelmesiyle birlikte iyiler ile kötüler arasında büyük bir savaşın yaşanacağını iddia ederler. Dünyanın adaletle doldurulmasından önce bütün kötülerin öldürüleceği bu savaşta atların yularlarına varacak miktarda kan döküleceği, imansızların cehenneme atılacağı büyük bir coşkuyla anlatılmaktadır. Kurtarıcının geliş maksadının zaten bu savaş olduğuna inanılır.

Kıyamet ve ahir zaman kavramları yeryüzündeki “doğal” her şeyin bozulması düşüncesiyle yakından ilişkilidir. “Tek gördüğüm ıstırap, sadece acı görüyorum” diyen Roy’un sözleri bu bozulmaya işaret eder. İnsanlığın yozlaşması ve bozulması geri döndürülemez hal alınca dünyanın sonunun geleceği yani kıyametin kopacağı, insanlığın ortak inançlarından biridir. Dünya Sağlık Örgütü, dünya üzerinde obeziteden yani fazla yemekten kaynaklı hastalıklara bağlı ölümlerinin sayısının açlıktan ölenlerin üç katı olduğunu açıklamıştır. Peki, kıyamet nedir? Kıyamet egemen sınıfların geri döndürülemez biçimde “gücünü” yitirmesi midir? Milyarlarca insanın zaten kıyamet şartlarında yaşıyor olması bu filmler tarafından hiç umursanmadığına ve gelişmiş tekniklerin hep egemenlerin sözcülüğünü yapıyor olması suskunlukla geçiştirildiğine göre kıyametin ne zaman kopacağını bile egemenlerin belirlediğini söyleyebiliriz. Şimdiye hâkim olan, geleceğe de hâkim olur, değil mi? Yüzyıllardır iktisadın bir kıtlık bilimi olduğunu savunan ancak insanların kıtlıktan değil de oburluktan öldüğü bir sistemi savunan, Marks’ın deyişiyle “egemen sınıfın sofistleri ve dalkavukları” iktisatçılar bu duruma ne demektedir acaba?

Hiçbir şey yapmayan, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan, rahatı hiç bozulmadan gündelik yaşantısının içinde kaybolan kitlelerin, kendilerini “inançlı” zannetmesi, bir kişinin ortaya çıkarak bu korkaklar için yeryüzünü yaşanılabilir bir yer haline getirmesi, barışı sağlaması, sömürü, zulüm ve adaletsizliği ortadan kaldıracak olması benim anlayabileceğim bir şey değildir. Dünyanın bozulmasında kendi sorumluluğunu yok sayan ve bundan dolayı “hesap vermesi” gerektiğini unutan kitlelerin bu bekleyişi toplumları kaderciliğe ve boyun eğmeye sürüklemekte, inancı zayıflamış ve sorumluluk alamayan kitleler “kurtarıcı” olduğunu iddia edenler tarafından kolaylıkla egemenlik altına alınmaktadır. “The Matrix” yazımda daha ayrıntılı olarak değindiğim gibi dünya tarihi bu tür örneklerle doludur.

Herkes kendi kurtarıcısını bekliyor ve kurtarıcısının “ötekini” yok etmesini, öldürmesini ve cehenneme atmasını bekliyor. Kurtarıcı fikrinin altında yatan bu nefret ne anlama geliyor, bilemiyorum? İnsanı, komşunu, hayvanları ve doğayı sevmek, hoşgörülü olmak, birlikte yaşamak değil de niçin nefret öne çıkarılıyor? En çok inananı olan en homojen grubun sayısı bir kaç on milyonu geçmez, bazıları ise on binli sayılara kadar düşer. Demek oluyor ki, on bin kişinin inandığı ve beklediği bir kurtarıcı gelecek, nihai savaşta milyarlarca insanı kesecek, öldürecek ve yok edecek… Kurtarıcı fikrinin genellikle büyük acılar ve katlanılamaz felaketler sonrası veya büyük umutlarla bel bağlanan kişinin aniden ölümü karşısında çaresizlikten kaynaklandığını ve o anda alınamayan intikamın gelecek zamana ve gelecek kuşaklara bırakıldığını düşünüyorum. Kurtarıcı fikrinin özü adalet ve sevgi değil intikam duygusudur yoksa iyilik, merhamet, sevgi, dayanışma gibi her insan tarafından kolaylıkla yapılabilecek şeyler için “kurtarıcıya” ihtiyaç olmadığı çok açıktır.

Mesih olmaktan çekinen Roy’un “kimseye açılamıyorum, kimseyi sevemiyorum. Bunu nasıl aşacağımı bilmiyorum, nasıl üstesinden geleceğimi bilmiyorum. Gitgide tüm insanlıktan uzaklara çekiliyorum… Ben de bir bireyim” sözleri neo-liberalizmin bireye olan vurgusundan kurtarıcı Kral’ın bile kaçamayacağını gözler önüne seriyor. Roy’un “niçin ben” diyerek dertlerini sıralaması ve “sanki seçme şansım var, niçin ben” sözleri, aslında günümüz insanının başkalarının sorunları karşısında umursamaz davranmasına kılıf bulmaları, kurtarıcının bile isyan ettiği bir konuda ben ne yapabilirim kolaycılığına sığınmaları içindir.

Film bir ütopya mıdır yoksa distopya mı? Bir distopyayı anlattığı düşünülse de, Mesih’in dönüşü bir ütopya başlangıcı olarak görülebilir. Ancak bu ütopya nasıl olacaktır, vaadi nedir, bu konuya hiç değinilmez. Değinilmemesinin asıl nedeni kitlelerin tepkisinden korkulmasıdır çünkü insanlığın değil de belli bir kesimin sözcülüğünü yaptıklarının ortaya çıkmasını istemezler. Mesih’in Krallığında adaletli ve herkesin içinde yaşamak isteyeceği toplum kimlerden oluşacaktır, o da belirsiz bırakılmıştır. Roy, “dünyada yaptıklarımızı uzayda da yaptık, her şeyi yok ediyoruz dese de”, tehlikenin neler olduğu, bu yıkıma neyin sebep olduğu gösterilmez çünkü buna kapitalizmin sebep olduğu gizlenmek istenir. Olan biteni verili kabul eden film, dünyanın içinde bulunduğu kötü duruma başka bir şeyin sebep olduğunu söylemesi komik olacağından Roy’un sözleriyle geçiştirilir. Gerçeğin her türlüsünden kaçan filmin her şey için tek çözüm yolu bir “kurtarıcı” fikridir.

Kurtarıcı düşüncesinin, kendilerine yapılan zulmü ve kötülüğü engelleme gücüne sahip olmayan bir zavallılık hatta korkaklık içerdiği düşüncesindeyim. Bu düşünce yapısı kötülükle mücadele etmek yerine kurtarılmayı bekler hatta daha da ileri giderek kurtarıcının gelmesi için her şeyin kötüye gitmesini ister. Bu bakış açısına göre kurtarıcı yeryüzündeki kötülükler dayanılmaz bir hal alınca gelecektir. Kimsenin inancına saygısızlık etmek niyetinde değilim. Birinin çıkıp ben bir kurtarıcının geleceğine inanıyorum demesine bir başkasının “ben inanmıyorum” demesi doğaldır. Bir kurtarıcının gelecek veya gelmeyecek olmasını değil, bu bekleyişin yoğun bir nefret içermesini, kurtarıcı bekleyen her grubun içinde barındırdığı yoğun nefreti ve “atların yularlarına” kadar kan dökülecek olmasını anlayamadığımı söylemeliyim. Eğer bir kötülük varsa niçin mücadele etmek yerine bekleniliyor ve o kötülüğün bir parçası haline geliniyor, bilemiyorum.

Bir kurtarıcı olmazsa kötülüklerle baş edilemeyeceği fikrine koşullandırılan itaatkâr ve mutlu insanlar yaratılması için bu filmlerle bir literatür oluşturulmaktadır. Aldous Huxley’in kitabında, gerçeklerden ve acılardan kaçmak isteyen insanlar “soma”  adlı bir ilacı kullanırlar. Soma, insanlara dertlerini unutturuyor, hayal kırıklıklarını gideriyor ve herkesin durumundan memnun olmalarını sağlıyordu. Bu distopyada düzenin sağlanması için insanlar ilaçla kontrol altında tutulurken günümüzde kitlelerin uyuşturulması modern sözde sanat ve sinema tarafından yerine getiriliyor. Distopyalarda sanat önemsizleştirilip yok edilmişken artık sanat önemsizleşmeyi gönüllü olarak benimsemiştir. İçinde yaşadığımız an, artık bir distopyadır.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

Hazır mısınız? The OA II. Kısım 22 Mart’ta

Baş döndüren hikayesiyle The OA II. Kısım, 22 Mart tarihinde gösterime girecek. Yapımdan ilk görseller, tanıtım fragmanı ve afiş yayınlandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir