Yılmaz Atadeniz’in Vedası: İkimize Bir Dünya (2016)

Share

Köprünün gözleri karış karış kazılmıştır. Gidip bakarsanız her tarafta derin çukurlar görürsünüz. Kenarlarda, külü kapkara, ateş yanmış ocaklar… Her ocağın, her çukurun ayrı bir hikâyesi, bir define arayıcısının sukutuhayali vardır.” (Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık, Sf:92, İş Bankası Kültür Yayınları)

blankBugün hayatta olan pek az yönetmen, sinemamızda Yılmaz Atadeniz’in tanıklık ettiği ve içinde olduğu kadar geniş bir zaman dilimini yaşamıştır. Orhan Atadeniz, Faruk Kenç ve Atıf Yılmaz gibi ikinci dalga (tiyatro kökenli yönetmenlerden sonra gelen kuşak) yönetmenlerin yanında yetişmiş, altmışlı yılların ikinci yarısında başlayan ve yetmişli yılların ikinci yarısına kadar süren B sınıfı fantastik ve avantür film furyasının tam göbeğinde öncü olarak yer almış, sayısı nispeten az da olsa erotik filmler çekmiş, Müslüm Gürses ve Kibariye filmleriyle video ve arabesk film rüzgarına dahil olmuştur. 90’lı yıllarda TV için diziler çekmiş ve sonra 1996 yılında çektiği “Babamı Arıyorum” sinema için çektiği son film olmuştur. Gerçekten çok ilginç ve çeşitli işlere imza atmıştır. Hem “Beş Hergele” (1971) gibi atılan yumruğun, tekmenin, merminin ve bombanın hesabının tutulamadığı deli dolu avantürlere hem “Şah Mat” (1989) gibi tek yumruğun atılmadığı  nitelikli bir polisiye gerilim filmine, hem “O’nun Hikayesi” (1975)  gibi erotik uyarlamalara hem de muhafazakar kanallar için “Deli Balta” (1993) gibi tarihi hamasi avantür dizilerine imza atmıştır. Gerçekten ilginç bir filmografidir onunkisi.

Atadeniz’in komedi denemeleri başarısız olmuştu ama bir imkan bulup 1960’lı ve 70’li yıllardaki Yılmaz Atadeniz’i zaman makinesine bindirip bugüne getirebilsek eminim ki piyasada makbul olan kaba komedi filmlerini bir miktar avantür duygusu ile harlayarak furyaya bir yerinden dahil olmaya çalışacaktı. Ama artık hem yaşının gereklerinin hem de biriken ukdelerinin (mesela senaryosu önceden hazırlanmış bir film çekmek), onu değiştirip böyle bir film çekerek veda etmeye sevk ettiğini anlamak zor değil.

blank

“Babamı Arıyorum” uzun süre onun son filmi olarak kalırken 2016 yılında çektiği Sait Faik uyarlaması “İkimize Bir Dünya”, bu kez sahiden bir veda filmi olarak karşımıza çıktı. Sait Faik Abasıyanık’ın “Medarı Maişet Motoru” adlı romanından Safa Önal’ın senaryolaştırdığı filmin yapımcısı Yılmaz Atadeniz (Atadeniz Film). “Medarı Maişet Motoru”, 1940-41 yılları arasında Yeni Mecmua’da tefrika edilmiş. Kitap olarak yayınlandıktan sonra toplatılmış. 1954 yılında kitabın sansürlü hali, romanın son bölümünün ismiyle “Bir Takım İnsanlar” olarak yayınlandı. İş Bankası Kültür Yayınları romanın sansürsüz halini, sansürlü bölümleri koyu yazı karakteri ile basarak yayınlandığından dolayı nelerin sansürlendiği hakkında bilgi sahibiyiz. Çoğunlukla sosyalist ve sınıfsal çağrışım yapabilecek cümleler çıkarılmış. Hür, hürriyet, hür dünya gibi sözcükleri içeren cümleler unutulmamış. Bazı yabancı kelimeler de makastan nasibini alırken neden sansürlendiğini anlayamadığımız bazı cümlelerin olduğunu söyleyelim.

Sait Faik’in romanının son iki bölümünü yani 3. ve 4. bölümleri kapsayan “İkimize Bir Dünya”, bir karşılıksız aşk trajedisidir. Ali Rıza, Burgazada’da yaşayan, günlerini çalışmadan, eline geçen parayı içkiye yatırarak iki çocuğunun sırtından geçinen ve çevrede sevilmeyen birisidir. Ada ahalisinin Kondos (Yunanca: kısa boylu, bodur) lakabını taktığı Ali Rıza, sırasıyla biri öz biri üvey iki evlada sahiptir: Melek (Yağmur Aydan) ve Hikmet (Erkan Meriç). Hikmet’in üvey kardeşi Melek’e olan sevgisi zamanla aşka dönüşürken onun platonik aşkından haberi olmayan Melek’in adaya gelen genç mühendis Fahri (Zeki Şen) ile aşk yaşamaya başlaması her şeyi altüst edecektir.

blank

“İkimize Bir Dünya”nın “Medarı Maişet Motoru” romanının 3. ve 4. bölümü üzerine kurulduğunu söylemiştik. romanın 4 bölümünü de filme aktarmak, oldukça uzun bir zaman dilimini kapsayan ve bu yüzden anekdotlar bütününe dönüşebilecek kopuk bir yapı oluşturacağı için kapsamın dar tutulması anlaşılabilir bir seçim. Fakat uyarlamada aksayan iki hususu belirtmeden geçmek olmaz. Roman, sert virajlar, dönüm noktaları falan içermiyor. Tıpkı Abasıyanık’ın hikayeleri gibi günlük mutat akışı içinde sıradan insanların hayatından bir kesiti aktarıyor. Bunu üç bölümlü senaryo yapısına aktarmak için yalnızca kapsamı dar tutmak yetmiyor, kapsamın neresi olacağını iyi tespit etmek de hayati bir iş oluyor ki bu maalesef yapılamamış. Flu bir sonla biten romana klasik senaryo yapısına uygun bir son yazmak işine girişilmiş ve maalesef bu kısım da orada yama gibi durmuş. Filmin final bölümü yaklaşık 20 dakika sarkmış. Yani filmin hakkı 1 saat 56 dakika değil, 90-95 dakika. İkinci olarak da her roman uyarlamasında hazırladığım temcit pilavını yeniden önünüze sürmek ihtiyacını duyuyorum. Edebiyat uyarlamalarında mot-a-mot uyarlama peşinde değiliz. Önemli olan sadık bir uyarlama veya serbest uyarlama yapmak değil, iyi bir uyarlama yapmaktır. Mesela “Kondos kitapta emekli bir istasyon memuruydu, filmde ise kaptan yapmışlar” tarzı salakça bir eleştiriyi bu satırların sahibinden asla duymayacaksınız. Ama uyarlamanın sadığında da serbestinde de ana kural önce kitabın özünü anlamaktır. Sonra isterseniz o özün tam tersi yöne doğru gidin. Bir diğer önemli kural da yapacağınız değişikliklerin film için çalışıp çalışmadığından emin olmaktır. Birisi bana söyleyebilir mi acaba; Hikmet’in üvey kardeşi Melek’e olan platonik aşkını çıkarsanız, film finaldeki 20 dakikalık sarkmadan başka ne kaybederdi?

Dramatik yapıya bakacak olursak 60’lı yılların sinemaya gidip ağlayan izleyicisi ile 90’lı yılların TV izleyicisine ilaç gibi gelebilir. (Hani “Küçük Besleme”yi “Yaprak Dökümü”ne ekleyen, yetmediği yerde Hint ve Arjantin dizileri ile takviye eden, “Sıcağı Sıcağına”da izlediği,  yangından çıkarılmış ve dumanı hala tüten kömürleşmiş cesetleri kaç gece rüyasında görse de bir hafta sonra aynı saatte aynı programı izlemek için ekran başına geçmekten çekinmeyen 90’lı yılların meşhur izleyicisi.) Çekildiği 2016 yılının romantik komedi, küfürlü kaba komedi ve bol efektli aksiyon filmlerini izleyen kuşağının ilgi alanına giremeyecek bir trajedi kurulmaya çalışılmış. Ada, insani meziyetlerle dolup taşan bir eski Yeşilçam mahallesi olarak tasarlanmış. Gerçek olandan çok münasip olanın gösterimi benimsenmiş. Bu üst düzey münasiplik halinden yasak aşk, hastalık ve ölüm çukuruna düşüşü, filmin zaman zaman sepya ve zaman zaman griye çalan renk dengesi ile birleşip trajedi etkisini güçlendirmiş. Sorun şu: Bu klasik dönem tragedyasına ihtiyacımız var mı?

blank

“İkimize Bir Dünya” filminin başrollerinde genç ve nispeten daha tecrübesiz ve tanınmamış oyuncular ver. Yan rollerde ise Köksal Engür, Orhan Alkaya ve Mazlum Kiper gibi veteranlar var. Oyuncuları bloklara ayırıp veteranlara orta saha bloğu, gençlere de hücum bloğu diyeyim. Orta saha bloğunu hücum bloğundan daha iyi bulduğumu söylemem gerek. Hücum bloğundan ise Erkan Meriç’i diğerlerine göre biraz daha iyi bulduğumu söyleyip Ömer Üründül’ün kulağını çınlatalım!

Yazımıza kitaptan bir alıntı ile başladık. Bu film de köprünün altına kazılmış  bir çukur, yarısı yanmış odunların karasının sırıttığı bir ocak. Gerek trajediye yaslanması gerekse karakterlere yeterli derinliğin verilememesi yüzünden definecisi açısından da bir hayal kırıklığı sayılabilir. Ama insan o ocağın başında oturulup ne rakılar içildiğini, ne hikayeler anlatıldığını, ateşe bakarak ne hayallerin kurulduğunu da merak ediyor. Defineye ne olduğunu bir süre sonra kimse hatırlamıyor…

Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın

Share

2 Yorumlar

  1. blank
    Mansur Yıldırım

    Yılmaz atadeniz gibi avantür filmlerle bilinen bir yönetmenden beklenmeyecek bir filmdi başrol oyuncuları o yıl ilk kez oyunculuk yapmıştı best modelde 1. seçilmişlerdi ama oyunculuk tecrübeleri yoktu onlar için zor olmuştur tanınmış iki oyuncu bu filme daha uygun olurdu filmi gişede sadece 952 kişi izlemiş başka bir yönetmen bu film ile çok gişe yapabilirdi yine de o yaşta bu cesareti bile takdire şayan yazı için teşekkürler.

  2. blank

    Atadeniz bir röportajında “bugüne kadar en pişman olduğum şey senaryosu önceden yazılmış bir film çekmemiş olmak” mealinde bir şeyler söylüyordu. Veda filminde bu ukdesini gerçekleştirdiğini düşünmek yanlış olmaz. Maalesef film biraz standart altında kalmış. Gene de Atadeniz benim için “Kara Cellat” ve “Şah Mat”ın çok sevdiğim yönetmeni, avantür sinemamızın duayeni olarak kalacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir