Joker (2019): En Büyük Şakasını Sona mı Sakladı?

“Joker” filminin 2019’da gösterime gireceği açıklandığında çok büyük bir heyecan yaratmamıştı. Ne de olsa Heath Ledger’ın “The Dark Knight” filmindeki unutulmaz performansından 8 sene sonra 2016’da “Suicide Squad” filminde Jared Leto gibi harika bir oyuncu bile Joker’in altında ezilmişti. Jared Leto’ya belki de pek imkan sunulmamıştı. Joker daha çok yan karakter gibiydi ve görsel olarak da alıştığımızın çok dışındaydı. 2019 model Joker’den Joaquin Phoenix’in görüntüleri basında yer almaya başlayınca bir nebze olsun sinemaseverler “Neden olmasın?” demeye başlamışlardı. Sonuçta Joaquin Phoenix’in oyunculuğu daha önce defalarca sınıfı geçmişti ve Heath Ledger’ın da Joker olacağı ilk açıklandığında çok fazla burun kıvıranlar olmuştu.

Öteki Sinema için yazan: Hakan Tunga Kalkan

Filmi seyretmeden önce sürprizbozan yememek için elimden geleni yaptım ve bunu da başardım. Tek bildiğim 76. Venedik Film Festivali’nde “Joker”in Altın Aslan ödülünü alarak sınıfı geçtiğiydi. Bu durumun yine de beklentimi çok yükseltmesinin önüne geçerek sinemadaki yerimi aldım. Yazının bundan sonrasında film hakkındaki izlenimlerimi paylaşacağım. Filmin yapım süreci, yönetmeni, vb. konulara internette fazlasıyla ulaşabilirsiniz. 121 dakika sonunda yeni Joker perdeye veda etti. Filmi beğenmiş miydim? Evet, beğenmiştim ama nedense bir başyapıt izledim tarzı bir duygu oluşmamıştı.

Unutulmaz film nedir? Bu soruyu daima üç aşamalı olarak değerlendirmişimdir. İlk seyrettikten sonra “Vay be, ne güzel filmmiş” demeliyim. 24 saat geçtikten sonra “Ya bu film, kesinlikle iyi” diyeceğim. Üçüncü ve son aşamada ise bu filmi ikinci seyrettiğimde de en az ilk seyrettiğim kadar beğeneceğim. “Joker” filmi ilk aşamayı olumluya yakın tamamlamıştı. Ancak yukarıda sinyalini verdiğim “bir şeyler eksik gibi” duygusu filmi detaylı düşünmeye teşvik ediyordu. Neden mi? Arthur Fleck olarak seyrettiğimiz Joaquin Phoenix’in çizdiği Joker portresi bugüne kadar gördüklerimizden farklıydı. Karşımızda zihinsel sorunları olan, annesiyle yaşayan, palyaçoluk yaparak para kazanmaya çalışan, komedyen olmak isteyen, toplum tarafından dışlanmış, hatta devletin resmi mercileri tarafından bile dikkate alınmayan bir kaybeden duruyordu. Hayat tokadını Joker’e patlattıkça seyirci olarak içimiz buruluyor ve “Hadi be Joker! Göster şunlara gününü” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Televizyon dizilerimizden hallice bu durum yine de bizi içine çekmeyi başarıyordu. Özellikle filmin ilk yarım saati neredeyse ön plana çıkan pek yan karakter yokken bile Joaquin Phoenix’in oyunculuğu başta olmak üzere (yaklaşık 24 kilo vermiş!), başarılı çekimler ve sahne geçişlerine eklenen harikulade müzikler bizi kendine bağlamayı başarıyor. Filmin griye çalan koyu pastel renk skalası yeri geldiğinde ekrana tablo kıvamında görseller çıkarıyordu.

Bu filmin adı “Joker” olmasa filmin ilk yarım saati sonrasında karşınızdaki karakterin Joker olduğunu anlamakta bile zorlanabilirsiniz! İşte bu abartılı yorumumu yıkan bir dönüm noktası var filmde. Arthur Fleck’in kendisi gibi kafası gidik annesinin itiraf etmek zorunda kaldığı bir gerçek ortaya çıkıyor: Thomas Wayne’in Arthur’un babası olduğu! (Daha sonra bu gerçek gizemli bir hale dönüşüyor ve hayal-gerçek çelişkilerinden birisine dönüşüyor.) Bir anda kendimizi çizgi roman evreninin içerisinde buluyoruz. Ama ortada bazı farklılar da var. Neler mi? Çürümüye yüz tutan şehri kurtarmaya aday Thomas Wayne’in o alıştığımız kibarlığından ortada eser yok. Daha çok kaybedenlere bir tekme vurmaktan çekinmeyen birisi var. Bruce Wayne’in de daha küçük bir çocuk olması da “Eeee o zaman Joker’le Batman düşman olamayacaklar mı?” dedirtiyor.

Sıkmadan kendini seyrettiren melodram akışının çizgi roman evreniyle harmanlanması boyunca seyirciye sürekli sunulan bir oyun da var. Hayal mi, gerçek mi? Filmin başlarından itibaren Arthur’un hayal ve gerçek arasında gelip-giden bir yaşantısı olduğunu görüyoruz. Hayal olan sahneler bazen çok net anlaşılırken, bazen yönetmen tarafından “Bak bu hayal” destekli görüntüleriyle bize sunuluyor. İşte filmin düğümü de tam burada çünkü bazı sahneler ise cevapsız bırakılıyor. Hatta yeri geldiğinde inatla hayal olabilir algısı oluşturuluyor. Hayal-gerçek çelişkisi film ilerledikçe artıyor.

Zihninizde canlandırmaya çalıştığım “Joker” filminin çok farklı bir yanının da altını çizmem gerekiyor. Usta yönetmen Martin Scorsese’in Taxi Driver (1976) ve The King of Comedy (1982) filmlerine saygı duruşundan da öte bir etkilenme var. Bu iki filmin de başrol oyuncusu Robert De Niro’yu “Joker”de ünlü bir TV sunucusu olarak seyrediyoruz. Martin Scorsese ve filmlerinin “Joker” üzerinde etkisi ayrı bir tez konusu bile olabilir. Ancak kesinlikle filmin bizlere oynadığı oyun burada yatmıyor.

Filmde finale doğru gelirken Arthur’un işlediği cinayetlerin şehirde yarattığı protestolar Bruce Wayne’in anne ve babasının öldürüldüğü olaya kadar uzanmayı başarıyor. Ve bu durum size şunu söyletiyor: Batman’i yaratan Joker’miş! Ama Joker’in de bu hale gelmesinde Thomas Wayne’in etkisi var!

Farkındaysanız yazı ilerledikçe çok olumlu yorumlar yapmaya başladım ama yazımın başında bir şeyler eksik demiştim. Şimdi o eksikliklere değinelim ve dolayısıyla filmin finale gelelim. Joker’in başarısız komedi performansı sebebiyle TV programına çıkması, onun programın sunucusunu öldürmesiyle sonlanıyor. Bu olay sokaklardaki protestoları iyice alevlendiriyor ve yaşanan kargaşa sırasında Joker’in bulunduğu polis aracına çarpan araç sonrasında polis aracından Joker’e protestocular bir kahraman gibi davranmaya başlıyor. Ancak o ana kadar seyrettiğimiz Joker’in öyle bir gruba liderlik yapacak bir duruşu yok. Hatta kendini bile zor idare edebilen birisi! Bu sahneden sonra bir anda Joker’i tımarhanede sağlık görevlisiyle olan seansında görüyoruz. Bu görüşmede Joker inatla bir espriyi söylemekten kaçınıyor! Bu çok önemli bir detay! Daha sonra Joker’I odadan ayaklarının altı kanlar içerisinde çıkıp, kaçarken görüyoruz. Bu sahnede her yer beyaz! Pencereden içeriye gelen ışık bile bembeyaz. Sanki cennette gibi!

Evet, “Joker” filmi bu şekilde sonlandı. Filmin finalinin beklentileri karşılamadığını söyleyebilirim. Ama daha sonra aklımda şu fikir oluştu: filmin yaratıcılarının bunu tercih etmelerinin bir sebebi olmalı! Bu kadar çok hayal-gerçek dolu bir filmin finalinde Arthur’un beklediğimiz/alıştığımız Joker’e de dönüşemediği aşikardı. Joker’in sonda inatla söylemediği şaka ne olabilirdi? Bu soruları çözmek adına internette yerli-yabancı ve videoları seyredip, yazıları okumaya başladım. IGN’in şu videosu yoğunlaştığım fikirleri olgunlaştırmamı sağladı.

Ve şu çıkarımı yaptım: Joker şehirdeki protestolara sebep oldu. TV programı kısmı hayaldi. Muhtemelen protestolar sırasında yakalanıp polis aracına kondu ve çarpan araç sonrasında öldü! Daha sonra kurtarılıp, protestocular tarafından tapınalısı bir saygı görme sahnesi hayaldi. Sondaki beyazlar içerisindeki tımarhane sahnesi ölümünü temsil ediyordu. Biz film boyunca bildiğimiz Joker’I seyretmedik. Joker öncesi bir dönemi seyrettik. Joker’in felsefesinin (görünüşünün) ve Batman’in doğuşuna tanıklık ettik.

Bu teori üzerine internette araştırma yapmaya başlayınca Los Angeles Times’da bir makaleye denk geldim ve bu makale benim tezimle örtüşmekle kalmıyor, yönetmen Todd Phillips’in söylediği iddia edilen bir yoruma yer veriyordu: “Maybe Joaquin’s character inspired the Joker.” (Belki de Joaquin’in karakteri Joker’e ilham verdi.) https://www.latimes.com/entertainment-arts/movies/story/2019-10-04/joker-ending-explained-todd-phillips

Eğer 2021’de seyredeceğimiz Batman filminde Joker’i bu tez üzerine inşaa ederlerse “Joker” filmi kesinlikle bir başyapıt haline dönüşür. Seyirciye bugüne kadar yapılmamış bir şakayla birlikte!

Bu tezi destekleyecek iki durum daha var. Joker’in gerçek adının Arthur Fleck olduğu bir çalışma bugüne kadar yok. Zaten genelde gizli kalan bu bilgi, az sayıda eserde Jack Napier olarak geçmişti. Ve diğer ipucunun da Arthur’un film boyunca yanından ayırmadığı defteri. Bu defteri bulan kişi Joker’e dönüşebilir! Joker’in defteri çizgi romanlarda da zaman zaman kendisine yer bulmuştur.

Umarım “Joker” filminin içerisinde barındırdığı gizemler bizi gerçek Joker’e götürecek şekilde çözümlenir.

Not: Filmde 1928 yapımı “The Man Who Laughs”dan 2008 yapımı “The Dark Knight”daki heath Ledger’a kadar uzanan saygı duruşu sahnelerini barındırıyor. Ben yazıda filmin içerisinde barındırdığını inandığım gizeme odaklanmayı tercih ettim.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bak bunu da seversin...

Marvel Uyarlamaları ve Süper Kahramanların Yükselişi

Amerikan sinemasında süper kahraman filmlerinin yükselişi sürüyor, son 10 yıldaki gişe gelirleri de bu yükselişi doğrular nitelikte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir