Kanımız Çekildi: Vampirlerin Prensi Geri Geldi!

O aslında asırlardır aramızda. Vampirlerin en büyük başarısının insanları olmadıklarına inandırmaları gerçeği göz önüne alınırsa, bu daha iyi anlaşılabilir. Asırlardır onun efsanesi kulaktan kulağa, dilden dile, kandan kana yayılıyor. Balkanlarda adı upir oluyor, Türklerde obura dönüşüyor, batıda ona kan emici iblis deniyor. Eflak kralı Vlad Tepeş nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda’nın o olduğu kabul ediliyor, bazen de dişi versiyonu Elizabeth Bathory’nin bedeninde yeniden hayat buluyor. Kanlı küvetlerde kişisel bakım yapıyor. Belki de “dragon”dan gelen “dracula”nın fantastik bir yaratık olma ihtimali var. Belki de bir türlü yaşlanmak bilmeyen Keanu Reeves’tir, kim bilir? Ancak şunu çok iyi biliyoruz ki popüler kültüre yaraşır imajını edebiyat dünyasında buluyor, Bram Stoker onu süregelen Dracula kimliğiyle tanımlıyor. Dışavurumcu Alman sinemasında Nosferatu o sayılır. Yıllar yıllar sonra Hollywood sinemasında ona bir karizma verilir. Karizmanın adı Bela Lugosi. Karanlıklar lordu, gecenin çocuklarının babası, vampirlerin prensi Kont Dracula her dönem edebiyat ve sinema dünyasını şereflendiriyor. 1992’de Bram Stoker’s Dracula ile kalbimizi çalan Gary Oldman iken 2000’lerde işin rengi epey değişiyor. Şimdi sıra geldi 2020’ye…

“Dracula”, daha ayırt edici adıyla Dracula 2020, Netflix’te yayınlanan, BBC yapımı 3 bölümlük mini seri. Sherlock serisinin dahi yaratıcıları Mark Gatiss ve Steven Moffat’ın elinden çıkma. Dizide Dracula’yı Danimarkalı aktör Claes Bang canlandırıyor. Yeni 10 yılın ilk, çağımızın şimdilik son Dracula’sı güzel başlayıp, kötü biten bir hikâye gibi. Ülkeler savaş hazırlığındayken, kıtalar yanıyorken, gereksiz kanallarla paralar ve topraklar heba edilmeye çalışılıyorken vampirleri onlara inanacak kadar sevenler Dracula’yla bir teselli aramakla meşgul. Ve günün sonunda biraz boynu bükük kalmak işten bile değil. Çünkü şu bir gerçek ki vampir sevenler onları her haliyle kabul edebilecek geniş yürekliliğe sahipler. Çünkü bu efsanenin, bu kültürün her bir zerresinden haz duyabiliyorlar. Çok zorlarsanız pırlanta gibi parlayan vampire bile kanları ısınabilir, yani belki. Ben de onlardan biriyim. Hayatın griliğine kıpkırmızı bir tutku katıyor benim için vampirler. Beni heyecanlandıran, mutlu eden, içimi kıpır kıpır yapan varlıklar onlar. Varlığı kuvvet veren, taze kan diyelim. Ve Dracula tüm asaletiyle onların -dizideki tabiriyle- en sofistikesi. Bu pencereden bakarsak Dracula yine de bize iyi geliyor. Ama bu onu Rahibe Agatha misali irdelemeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. O halde tabutunun kapağını aşındıranın bu son hikâyesine, artıları ve eksileriyle, bölüm bölüm bakalım:

Önemli Uyarı: Bundan sonrası spoiler tarlası.

Bölüm 1

“Kimse kendi yansımasında aydınlanma bulmaz.”

Artıları

Kişisel olarak yenilikleri severim. Bu dizinin 1897 basımı Bram Stoker kitabının uyarlaması olduğunu biliyoruz. 1992 Dracula’sının en büyük başarısı kitabın atmosferine ve ruhuna sadık kalmasıydı. Bu dizi öyle mi? Belki revizyonlarıyla birlikte, en başta. Bölüm 1 en çok bağ kurabildiğimiz, 21. yy’da olmamıza rağmen 1800’lere yolculuk yapabildiğimiz ve biraz da Sherlockvari tatlar hissedebildiğimiz bölüm. Kategorize etmek, beynin odalarına girmek, birtakım sürprizler ve İngiliz mizahı minvalinde. Dijital televizyonumuzun karşısında şaraplarımızı yudumlarken Dracula’nın Kalesi’nin yani Orava Kalesi’nin gizemine kapılıyoruz. (Slovakya’da bulunan bu kale, Nosferatu’da kullanılan kalelerden biri.) Rahibe Agatha’nın vampir arketipleri üzerinden inancı arayışına tanık oluyoruz. Bu karakterin bir rahibe olmasına rağmen “inanç çocuklar ve ahmaklar için uyku ilacı, bize gereken plan” tarzı bir gerçekçiliğe sahip olması güzel bir yenilik. Kitaptaki kadınların aksine burada biraz daha güçlü bir kadın var karşımızda. Rahibe olması bizi bozmuyor. Ne de olsa o bir Van Helsing ve Van Helsing’ler her zaman çetin cevizdir. Özellikle Dracula’yla rahibelerin karşılaştığı kapı sahnesi diziye bir tempo katıyor ve sonrasında aşırı kanlı sahnelerle bu tempo daha da yükseliyor. Karşımızda matrak bir Dracula olması da güzel yeniliklerden biri. Henüz güneş yüzünü göstermeden önce…

Eksileri

Bu kısma eksi değil de artı olmayan olarak yaklaşabiliriz. Biraz daha kısa olması ve tempoyu sona saklamaması dizinin yararına olabilirdi. Ne olursa olsun, Netflix’in emrivakisi olmadan da 2. kısma geçme isteği duyurdu ama.

Bölüm 2

“Böyle bir tadı aceleye getirmemeli. Seni sona saklıyorum…”

Artıları

Ben bir Dracula seti dekore etseydim, kaleden sonraki seçimim herhalde eski Londra sokakları ve Rus gemileri olurdu. Demeter isimli gemi bu anlamda bizi şarapların galon galon tüketildiği, geceleri hayalet öykülerinin, gündüzleri sislerin güvertede kol gezdiği bir deniz yolculuğuna çıkarıyor. Sherlock şaşırtmacaları -ki onları severim- bu bölümde de devam ediyor. Çözümsüz cinayetler biraz Agatha Christie romanlarına gönderme. Dracula’yı biraz daha özümsüyoruz. Her zaman fazlayı tam olarak yeterli bulabilirim hedonistliğiyle, gençliğe ve güzelliğe düşkünlüğünü, her zaman yiyecek, her zaman bir arkadaş arayışını gözlemliyoruz. Her ne kadar ağır ilerlese ve gereksiz ayrıntılarda boğulsa da öykü bir şekilde sürükleniyor ve bizi yeniden hayata bağlayan bir sonla bitiyor. Ta ki 3. bölüme kadar…

Eksileri

Fazla ve de gereksiz uzatılmış bir bölüm, basitleşen diyaloglar dalga dalga. Bir de acaba Dracula’ya Sherlock gibi yaklaşmak ne kadar yeterli. Çünkü Rahibe Agatha’nın da dediği gibi; Dracula kimseye benzemiyor, o herkesten karmaşık. Ve tabii ki daha evrensel. Tutucu ve sadık hayranları var onun. Kaynak materyale bağlılık arar onlar. Yine de bu Dracula sevilmeyecek gibi değil. Olgun ve kan pulcuklarıyla dolgun.

Bölüm 3

“Diken diken olan tüylerine güven. Onların sebebi benim.”

Artıları

Ve Dracula’mız Z kuşağı ile tanışır. Her şeyin güzellik, güzelliğin her şey olduğu bir çağ. Bu çağda gençler nihilist, yüzleri yanana kadar. Güzel olanın şansı var ama o da sahtelikten, sürekli gülmek zorunda olmaktan mustarip. Öldüğüm zaman uyurum felsefesiyle sadece dans, dans ve selfie. Kalplere yani beğenilmeye aç bir nesil. 2020’de herkes vampir zaten. Çünkü herkes ölümsüzlük peşinde. Bu bölüm bir yandan günümüzün genç psikolojisini Lucy Westenra karakteri çerçevesinde vermeye bir yandan teknolojinin gücü ve aksaklıklarını hicvetmeye bir yandan da Dracula’yı bu resimde bir yere oturtmaya çalışıyor. İnsanların haklarına ulaştığı, uygarlık denen çılgınca fantezi gerçek olmuş. Dracula çağa ayak uydurmaya çalışıyor. Mezarlık sahnesi ve gecenin çocuklarına sesleniş, bölümün en güzel yeniliği. Ve tüm bu dönem eleştirisinin yanında Dracula’nın neden sonsuza kadar yaşamak istediği, asıl korkusunun ne olduğu gerçeğiyle de karşı karşıya kalıyoruz. Hem de muhteşem bir görüntü yönetimi ışığında.

Eksileri

En kusurlu bölüm. Kan azalıyor, gerilim azalıyor, zekâ düşüyor, işler sıkıcılaşıyor. Dracula her şey değişse de çağa ayak uydurabileceğine inanıyor ama boomer’lık ağır basıyor. Esprilerin çiğliğinden, Lucy’yle ilişkisinin sığlığından, Zoe’yle sohbetinin kısırlığından anlıyoruz bunu. Birden 123 yıl ileriye gitmiş bir adam yok karşımızda ama öyleymiş gibi davranıyor. Belki de bu çağda olmak Dracula’ya pek yaramıyor. İşin sihri bozuluyor. Bizler de kopuk, tatsız, oldubittiye getirilmiş bir bölümün içinde buluyoruz kendimizi. Diğer bölümlerle pek alakası olmayan bir bölüm. Dracula’nın Zoe ile yüzleşmesi yenilikçi ve farklı olabilirdi. Fakat bu duygu bize pek geçmiyor. Çünkü Dracula’nın bedeninde yeni bir şeyler söylemeye çalışan ama işi sulandıran, asıl meseleden bizi koparıp finalde tekrar buluşturan fakat bu arada seyirciyi çoktan kaybetmiş olan bir ruh var bu bölümde. Dracula’nın zaafları, fetişleri ve heyecanıyla bağ kuramıyoruz. Onu anlamamız için ancak kanını falan içmemiz gerekiyor. Belki de finalde asıl ders verilmesi gereken; yaşlanmaktan, unutulmaktan, çirkin olmaktan, mutsuz olmaktan, beğenilmemekten, ilgi görmemekten korkan bizdik, 2020’nin sosyal medya insanları.

Vampirleri seviyoruz çünkü insan olmak kusurlu. Çürüyen, hangover olan, mutsuz, öldüren, ölümlü… Onlarsa mükemmel. Biz bunu seviyoruz, bize çekici gelen her zaman bu oldu. Öte yandan Dracula da doğası gereği vampirliği seviyor zaten. Hayattan zevk almasını bilecek kadar uzun yaşamış. Sohbet etmeyi, insanları seviyor. Hayatını daha uzun kılmak en yüce amacı. Ona göre ölüme direnen, hayatın zevklerini yaşayan insanlar daha tatlı. Çünkü kan hayatlardır. Bu onun ölüme meydan okuma hali aslında. Kendini zehirlemekse uzak ihtimal.

21. yy insanı her şeye açıklama getirmesini sever. Yoksa bu yazıyı yazmazdım. Haç, gün ışığı, sarımsak, yurt toprağı… Bunlara da bir açıklama getirmek istiyor. Peki, gerçekten istiyor mu? 19. yy’da, başta yabancı korkusundan doğan, kanlı, kötücül bir varlıktı o. Sonra 10 yıllar içinde canavarlığı insanlık için çekici, fetiş bir şeye dönüştü. İnsanlar o olmak istedi. Onun kurallarını benimsedi. Dracula bizim ölümsüzlük ilacımız. Yani Dracula sadece ölümden korkar ve cesareti arzularken biz acı çekmekten fazlasını istedik. Sen değil Dracula, BİZ ölümü yenmeye çalışıyoruz. BİZ onunla korkusuzca yüzleşmek zorundayız. BİZ cesaret göstermek zorundayız.

Sene 2020, insanlık kendi kendini yok etmekle meşgul. Dracula dizisi tüm reformist tavrına ve 3. bölüme rağmen zevkle izleyebileceğiniz bir yapım. Bu efsanenin 2020’lere gelebilmeyi başarması bile bunun bir kanıtı. Alın şarabınızı elinize, yaslanın arkanıza ve akışa kapılın. Nasılsa sonsuza dek yaşamayacaksınız.

Öteki Sinema için yazan: Semra Doll

Yazar hakkında: Semra Uygun

Fantastik sinema ve korku sineması için yeni ve acayip şeyler yaptı. “Korkteyl” programını yazdı ve sundu. “Midnite Movies” grubunu kurdu, korkuyu ötekilerle paylaştı. Semra deli gibi film izliyor, Tür, yıl, oyuncu, yönetmen ayırmaksızın izliyor; abur cuburlarını, dostlarını yanından eksik etmeksizin izliyor. Ama Semra hala doğru filmi bulamadı.

Bak bunu da seversin...

Ayrıksı Bir Vampir Filmi: The Transfiguration (2016)

Yönetmen Michael O'Shea'nin ilk uzun metrajlı filmi The Transfiguration, bu senenin en iyi korku filmlerinden biri olmaya şimdiden aday.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir