Katil Doğanın Süperstara Dönüşümü: Night Stalker (2021)

Netflix en iyi ne yapıyor diye soracak olursak büyük ihtimal hep bir ağızdan belgesel deriz. Belgesel film olsun, belgesel diziler olsun her projeleri birbirinden enfes. 2021’in ilk ayını henüz bitirmedik ama Netflix şimdiden 2 tane şahane belgesel yayınlandı bile…

Crack: Cocaine, Corruption & Conspiracy bunlardan ilki. Night Stalker da ikincisi. Belgesel seçerken genelde suç temelli konular seçen Netflix bu sefer de bir zamanlar Los Angeles’ta insanların 1 sene boyunca rahat uyuyamamasına sebep olan bir katilin hikayesini seçmiş. Bizler belki Türkiye’de Night Stalker ismini pek duymasak da bu isim Amerika’da herkesin tanıdığı, bildiği ve duyduğu zaman tüylerinin ürperdiği bir isim.

10 nisan 1984 yılında 9 yaşındaki Mei Leung ölü bulunur. Mei ile beraber önü alınamayan seri ölümler başlar. 31 ağustos 1985’te katil yakalanana kadar da ölümler devam eder. Polis, katilin peşine düşse de yakalamakta çok zorlanır. Çünkü bu katili diğerlerinden ayıran bir özelliği vardı: Hiçbir özelliğinin olmaması. Katilin öldürme sırası hiçbir şablona uymuyordu. Bazen çocuk, bazen yaşlı, bazen kadın, bazen de erkek öldürüyordu. Kullandığı silahlar da sürekli değişiyordu. Ortada katili tanımlayabilecek tek bir ipucu vardı: Ayakkabısı. O da maalesef çok işe yaramıyordu. Bu süreçte 18 farklı kişiye saldıran katil, tahmin edilemez olmasından ötürü bütün Los Angeles’ı aylarca diken üstünde uyutmuştu.

Belgeselde o dönemin gazetecileri, vakayı üstlenen polisler ve katilden kaçmayı başaran kurbanlar konuşmacı olarak katılıyor. Fakat konu çoğunlukla davayı ilk günden beri takip eden Gil Carillo ve Frank Salerno üzerinden ilerliyor. Dizi katilin ortaya çıkması, artan vakalar, delil toplama süreci, panik zamanları ve yakalanma süreci olarak 5 bölüme ayrılarak her bölümde gerilimi bir üst seviyeye taşıyor. Anlatımından kurgusuna kadar belgesel Netflix’in bu güne kadar hazırladığı teknik anlamda en iyi işlerden biri diyebilirim. Amerikalılar, özellikle eleştirmenler belgeseli çok fazla beğenmediler. Onlar o dönemleri bizahati yaşadıkları için yaşadıkları kadar etkileyici bir belgeselle karşılaşmamışlar belli ki. Bu da gayet normal. Fakat Amerika’da yaşamamış biri için, yani sizler için belgesel kesinlikle etkileyici olacaktır.

Buraya kadar belgeseli kabaca anlattığıma göre artık yeni paragrafta ortaya 2 analiz koymak istiyorum. Yazar Şafak Altun, kitabı Ferrari’yi Çalan Fil’de Şeytan Etkisi ve Ekran Etkisinden bahseder. Şeytan Etkisi der ki: İnsan doğuştan kötüdür. Hatta özünde de kötüdür. Fırsat doğduğu zaman ve şartlar da uygunlaştığında insan denen varlık her şeyi yapabilir. Birey, hayatını medenileşmeye çalışarak geçirir ve içindeki kötüyü bastırır, arındırır. Ki ben de aynısını düşünürüm. Özünde hepimiz kötü niyetliyizdir ama aldığımız eğitim ve bize öğretilenler, gördüklerimiz nasıl bir insan olacağımızı belirler. Aslında çok tatlı bir komşuydu diyebileceğiniz insanlar katil olabiliyorlar. Kedileri besliyordu dediğimiz tanıdığımız manyağın teki çıkabiliyor. Şeytan etkisi de kötülüğün görünüşten değil içten geldiğini ve şartlara göre şekillendiğini söylemeye çalışıyor.

Bir de ekran etkisi var. En şahane teorilerden biri de budur. Televizyon etkisi de diyebiliriz buna. Ülkemizde bu etkiye en güzel örnek Müge Anlı’dır. Birbirinden çalan, çırpan; hiç utanmadan taciz, tecavüz eden; hatta korkmadan öldüren ve üstüne kimseye yakalanmayan birçok soğukkanlı katil, televizyona çıktığı anda bülbül gibi şakımaya başlıyor. Polisin günlerce yakalayamadığı katil erkana çıktı mı nasıl öldürdüğünün şovunu yapabiliyor. Günlerce süren araştırmalarda ağzını açmayan katil, Müge Anlı’ya çıkıp kamera önünde ya da arkasında yaşananları en ince ayrıntısına kadar anlatabiliyor. Burada söylenmek istenen ise katillerin bile içinde bir ünlü olma duygusu vardır ki şimdi bu iki etkiyi belgeselimiz ile bağlayacağım.

Katil Richard Ramirez, doğuştan katil olarak sayabileceğimiz kişilerden biri. Natural Born Killers’ı izlediyseniz şayet katilimiz filmdeki ikiliden farksız. Katil, sapık, deli ve üstüne bunlardan zevk alan biri. İlk cinayet vakalarında ortaya çıkan sonuç, Ramirez’in öldürmekten zevk aldığı ve bunun içinde bir şablona ihtiyaç duymadığı, yani sapkın derecede takıntılı olduğu bir tema olmadan öldürdüğü. Seri katillerin çoğu belirli şablonlar üstünde ilerler. Bunun farkında olmasalar dahi. Mindhunters dizisini izlediyseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Birçok katil oluşturulan matematik ile yakalanmıştır. Takıntılı oldukları konular vardır ve bu takıntılarına uyan insanları bulup tek tek öldürürler. Fakat Ramirez onlardan biri değil. Ramirez tamamen doğaçlama takılıyor. Hatta belgeselde kurbanlarını neye göre seçtiğine dair tek bir cümle dahi yok çünkü belli değil. Sebesi ise çok basit: Ramirez, doğuştan bir katil. İçindeki kötüyü bastırmamış, hatta böyle biri olmaktan oldukça zevk alan biri.

Psycho Pass animesinden güzel bir örnek vermek istiyorum. Anime, Spielberg’ün Minority Report filmine benzer bir yapıya sahip. Suç işlenmeden önce polislere ihbar gidiyor ve katil, suçunu işleyemeden yakalanıyor. Minority Report’ta katilleri medyumlar yakalıyordu. Psycho Pass evreninde ise insanlar kameralarla takip ediliyor, olası bir stres artışında şubeye bilgi gidiyor ve polisler ancak o zaman devreye giriyordu. Yani animedeki sistem, kimyasal bileşenlerinizdeki değişimden katil olmaya doğru gidip gitmediğinizi saptayabiliyor. Fakat animenin ana kötüsü Shougo’yu bir türlü yakalayamıyorlardı. Çünkü Shouga, doğuştan kötüydü ve birini öldürürken ne strese giriyordu ne de vücudundaki kimyasallar değişiyordu. Vücudunuz, çaya şeker koyarken nasıl bir tepki veriyorsa Shougo için de öldürmek böylesine sıradan bir şeydi. Animedeki en ironik kısım da sistem “yakala” demediği sürece de kişiler resmiyette yakalanamıyordu.

Gel gelelim Ramirez’in Shougo’dan hiçbir farkı yok-tu. O da doğuştan katildi ve öldürmek onun için bir zevkti. Ta ki dava büyüyene ve olay medyaya taşınana kadar. Ne zaman ki katil televizyonlara taşındı ve kendisine “Night Stalker” lakabı takıldı, Ramirez’in bütün kimyası bozuldu. Zamanla ekranlara oynamaya başladı. Cinayet mahalinden hiçbir iz bırakmayan Ramirez artık mesajlar veriyor, kendini belli ediyor, satanist olduğunu inatla gösteriyordu. Bütün Amerika’nın onu takip etmesi o kadar hoşuna gitmişti ki artık cinayetleri şova dönüştürmeye başlamıştı. Doğuştan katil bile televizyona yenik düşmüştü. Öyle ki yakalandığında bir katil olarak yakalanan Ramirez, zamanla bir süperstara dönüştü. Onla yatmak isteyen kadınların mektupları, televizyon haberleri, gazeteciler derken Ramirez’in hal tavırları bile değişti. İki kelimeyi zor kuran adam, dava devam ederken gözlüklerini kaydırıp satanizm şovu yapan bir Iggy Pop havasındaydı.

Night Stalker; tabii ki bir katilin belgeseli olsa da aslında medyanın ne kadar güçlü bir etki olduğunu ortaya koyan güzel de bir örnek. Zodiac filmini izlediyseniz, katillerin ünlü olma kaygısını bilirsiniz. Birçok kişi, ünlü olmak için katil olmayı seçer. Ramirez ise katil doğup sonradan ünlü olmayı seçti. Belgeselin ilk 3 bölümünde ne yapacağı kestirilemeyen bir katilken son 2 bölümünde ekranlara oynayan bir süperstara dönüştü. Burada size bir soru sormak istiyorum: Belki de televizyon, katilleri yakalamaya yarayan bir araç oldu artık., ne dersiniz? Belki de bu artık bir tür uygulamadır. Eskisi gibi seri katiller ile pek karşılaşmıyoruz. Günümüzde katil olursanız ikinci gün yakalanırsınız çünkü. Bir Psycho Pass evreni değil ama kamera olmayan sokak yok neredeyse. Fakat ola ki bir gün yeniden bir seri katil çıkarsa, kendisini yakalamak için yapılacak en iyi şey sanırım onu televizyona çıkarıp ünlü etmek olacaktır. Ki biz bunu ülkemizde yapıyoruz. Her sene bir sürü katil televizyona bile isteye çıkarak kendini ünlü etmeye çalışıyor. Biz onları izliyor, alkışlıyoruz.

Öteki Sinema için yazan: Valerii Ege Deshevykh

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir