Kuzeyde Çürüyen Bir Şeyler Var: Utøya July 22 (2018)

Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi ülkeler yıllardır sözde “içselleşmiş” sosyal demokrasileri ile dünya ülkeleri için bir rol model olagelmiştir. Demokrasi ve sosyal devlet anlayışları ile kimilerinin ütopik cennetidir. Ama deneyimlerimiz bize söylüyor ki modern dünyada şeylerin görünüşleri ile özü birbirinden farklıdır. Ve yine 30’lu yıllardan beri olanlara baktığımızda şunu söyleyebiliriz ki İskandinavya o hep aradığımız yeryüzü cenneti değil ve kuzeyde çürümüş bir şeyler var!

22 Temmuz 2011 Norveç tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Bu uğursuz günde Anders Behring Breivik (bundan sonra yazıda kendisinden “olayın faili” olarak bahsedilecektir) adlı ırkçı militan, önce Oslo’daki hükümet binasının yakınlarına patlayıcı yüklü bir araba bıraktı. Büyük bir gürültü ile infilak eden araba 8 kişinin ölümüne neden olurken olayın faili bir mangaya yetecek kadar silah ve cephane kuşanarak Utöya Adası’ndaki İşçi Partisi yaz kampına varmak üzereydi. Utöya adasındaki yaz kampı Norveçli gençlerin yanı sıra göçmenlere hizmet veren bir kamp idi. Oslo’daki bombalamanın kampta duyulmasından dakikalar sonra olayın faili kampa saldırarak önüne gelen herkesi vurmaya başladı. Saldırı sonucunda olayın faili yakalanırken arkasında 77 ölü ve 99 ağır yaralı bıraktı. Kurtulan bir sürü insan hayat boyu muzdarip olacağı fiziksel ve ruhsal yaralarla yaşamak zorunda kaldı. Olayın faili, sorguda aşırı milliyetçi olduğunu, göçmen ve bilhassa müslüman düşmanı olduğunu, her türlü sol ideolojiye ve marksizme karşı olduğunu söylüyordu. Her duruşmaya gelişinde nazi selamı veren, hitler gömleği giyen fail, rahat tavırlarıyla dikkatleri üzerine çekiyordu. Kurbanların yakınları ile göz teması kurmaktan çekinmeyen fail, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı eserinin kahramanı Raskolnikov’u andıran sözlerle yaptıklarından pişman olmadığını ve tek pişmanlığının daha da fazlasını yapamamak olduğunu söylüyordu.

blank

Yakın tarihin İsveç müdahalesi (1814), bağımsızlığın kazanılması (1905) ve Alman işgali (1940) gibi olaylardan sonra en önemli dönüm noktası olan 22 Temmuz ırkçı terörist saldırısı, 2018 yılında biri Erik Poppe diğeri Paul Greengrass olmak üzere iki yönetmen tarafından filme alınmış. Olayın failine odaklanan Greengrass’ın filmi 22 July bu yazının konusu değil.

Tarihi filmleri ve dramalarıyla tanınan Norveçli usta yönetmen Erik Poppe, Utöya July 22 filmini yaklaşık 3 yıllık hazırlık aşamasından sonra çekmeye başlamış. Poppe olayın failinin yaptığı şeylere fazla odaklanılmasından rahatsızlık duyuyor ve orada neler yaşandığını anlatmak için yola koyuluyor.(1) Buradaki saik şu: Olayın failinin ne yaptığına odaklandığımızda aslında onu bir nefret nesnesi haline getirerek ilgiyi üzerine toplamış oluyoruz ve negatif yönden de olsa prim yapmasına yardımcı oluyoruz. Böylece ilk amacı beliriyor: Mümkün olduğunca olayın dehşetini anlatmak ve olayın failine mümkün olduğunca odaklanmamak. İkinci olarak olaydan sağ kurtulanlarla ve olayda yakınlarını kaybeden insanlarla görüşmeler yapılıyor. Poppe edindiği izlenimlerden şunu da anlıyor ki olaydan fiziksel veya psikolojik olarak zarar gören kurbanlara saygı için duygu sömürüsü yapmamak, kan ve vahşeti pazarlamamak ve bunu ticari bir seyirlik haline getirmemek önemli. Bu konuda şöyle diyor Poppe: “Şartlar ne olursa olsun şiddeti kullanmak sinema endüstrisinin bir parçası. Günümüzde haberlerde, medyada ve her yerde şiddet görüyoruz. Gerçek şu ki artık şiddete eskisi kadar tepki göstermiyoruz. Bu yüzden şiddetin ne olduğuna dair gerçekçi bir film yapmak istedim.”(2)

Fikir aşamasındaki bu kriterlerin oluşturulmasından sonra Poppe kurbanlarla en iyi empati kurma yolunun filmi aktüel kamera ile kesintisiz tek plan çekmek olduğunu düşünmüş. Böylece izleyici de kurbanlarla hareket edecek, koşacak, saklanacak ve bu can pazarına ortak olacak. Ayrıca tek plan çekimde 72 dakikalık saldırıda meydana gelen olaylar da neredeyse gerçek zamanlı olarak filme aktarılacağı için zamanın da bir aktör olarak ön plana çıkması planlanmış. Hayatta kalanlarla yapılan görüşmelerden elde edilen bilgilerle olayın nasıl cereyan ettiği, nerelere kaçıldığı ve olayın nerede sonlandığı tek tek kayda geçilerek bir rota planlanmış ve bu rota üzerinde oyuncular haftalarca prova yapmış. 5 adet tek plan çekim yapılmış ve filmi oluşturan ana materyal 4 nolu çekimden sağlanmış. Film tek çekim olarak planlansa da  bazı kesmelerin olduğunu görebilirsiniz. Bunlar da kameranın mecburen yere konduğu kısımlar. 

blank

Olayın failine, onu bir nefret ögesi olarak öne çıkararak prim vermeme ve bir vahşet pornosu yaratmadan kurbanlarla empati kurma fikri de mümkün mertebe faili ve vurulan kurbanları göstermeden mümkün olan en az şekilde göstererek uygulamaya konmuş. Öyle ki olayın failini sadece bir defa ve çok kısa bir süre siluet olarak görebiliyoruz. Kaja’nın vurulan ve ölen bir kızın başında olduğu kısma kadar da kan ve vurulan insan görmüyoruz. Peki uygulama bu şekliyle olayın dehşetini azaltmıyor mu? İzlenen çekim tekniği ve ses kullanımı sayesinde izleyici, olayın dehşetini ve gerilimi her dakika ensesinde hissediyor. 

Filmde herhangi bir müzik kullanılmazken atmosfer yaratmak için kullanılan yöntem yaklaşan veya uzaklaşan silah sesleri ile atmosferi belirlemek olmuş ve bu filmin sonuna kadar çok başarılı bir şekilde sürdürülmüş. Provalar silah sesi olmadan yapılırken gerçek çekimlerde silah sesleri kullanılmış ve tabi ki bu oyuncularda gerçek bir heyecan yaratmış. Aynı heyecan izleyiciye de geçiyor. Baştan sona bir çeşit gerilimle, fakat sıradan seyirliklerde duyduğumuz gerilim değil de tarif etmesi güç bir evham ve tedirginlik ile izleniyor. 

Genel olarak baktığımızda Poppe’nin tasarladığı şeyleri filme aktarma konusunda başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Tasarı filme başarıyla aktarılmış ama film çalışıyor mu? Bence film de çalışıyor. Oyuncuların da, bilhassa Kaja rolündeki Andrea Berntzen’in de doğal performansları gayet iyi. Hepsini özetleyecek olursak Poppe şunu başarmış: Aslında dünyanın en sakin ülkesinde, sakin bir adada bir kampta dinlenir veya eğlenirken bir manyağın sizi sırf İşçi Partili veya Pakistanlı olduğunuz için piyade tüfeği ile vurmasının ne kadar akıldışı olduğu, dolayısıyla ırkçılığın ve faşizmin ne kadar akıldışı olduğu vurgulanmış. Bir nevi Roberto Benigni’nin Hayat Güzeldir’de (1997) başardığı şey başarılmış. Fakat başarının yumuşak karnı da şu: Bir şey akıl ve mantık dışı olabilir ama bu o şeyin gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor. Akıldışılığa vurgu yaparken de hiç akıldan çıkarılmaması gereken şey bu.

blank

Kuşkusuz Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrasi cennetlerindeki çürümenin nedenleri var ve bunlar tek başına Poppe’nin veya Greengrass’ın açıklayıp tek filme çözümleyebileceği şeyler değil. Bunları biz de tek yazıda irdeleyemeyiz. Ama bir fikir vermek açısından kapanış niyetine ufak bir özet yapabiliriz. Bu facianın alarm çanlarını 90’lı yıllarda duymaya başlamıştık. Sovyetler Birliğinin çözülüşünün ardından bu ülke ile sıkı ekonomik ilişkileri olan Finlandiya ekonomik krize sürüklendi. Sonrasında 95 yılında gelen Rusya kaynaklı ekonomik kriz İsveç’i vurdu. Kuzey Avrupa ülkeleri bu krizlerden özelleştirmeler yoluyla çıkmaya çalışırken sosyal devlet ilkeleri hızla revize edilmeye ve sosyal devlet serbest piyasa lehine aşındırılmaya başladı. Çocukluklarını sosyal devletin “şefkatli kollarında” geçirenler 90’lıların ikinci yarısına denk gelen gençliklerini adeta vahşi bir ormana bırakılmış gibi yaşamaya başladı ve dünya üzerinde gördüğümüz her örnekte olduğu gibi bu şaşkınlık ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına evrildi. Zaten adaletsiz bir üretim sistemi üzerine konduruluvermiş sosyal devlet, yardımlaşma ve paylaşım üzerine değil bireysellik üzerine oturtulmuş toplum ve sıkı sıkıya kontrol edilen düzen içi siyaset alternatiflerini halka seçenek bolluğu olarak yutturan bir demokrasi illüzyonu bu faciaya sebep oldu. Ne dünyada onları parmakla gösterip örnek alanlar ne de Norveçlilerin kendisi hiçbir zaman şunu sormadı: “Daha 30’lu yıllarda nazi sempatizanı hükümetlerce yönetiliyorken hatta bazı faşizan uygulamalar 70’lerin sonuna kadar uygulanırken biz ne ara sosyal adaleti içselleştirdik?” Maalesef bunlar tartışılmıyor.

Olayın faili İskandinavya’dan çıkan ne ilk siyasi katliamcı idi ne de son olacak. Yalnızca İskandinavya’dan değil dünyanın başka yerlerinden de böyle Raskolnikovculuk oynamak için onlarca yüzlerce insanı gözünü kırpmadan vuracak sakat beyinliler çıkacak. Ama şuna da eminim ki Poppe ve onun gibi düşünenlerin çabaları yeterli olmasa bile boşa gitmeyecek ve mesajı kitlelere ulaştıracak. Sözü son olarak yine Poppe’ye bırakalım.

“Kendimize şunu hatırlatmamız elzem görünüyor: Bu tarz işlere girişen gençler beyaz ise onların çılgın olduğunu düşünüyoruz veya başka terimler kullanıyoruz. Onlardan korkmuyoruz. Başımızı sallayıp geçiyoruz. Terörist deyince aklımıza öteki kültürlerden gelip bize saldıran insanlar geliyor. İşte o zaman terör lafını kullanmaya başlıyoruz ve bizim toplumumuza yapacakları şeylerden korkmaya başlıyoruz. Ama bak dinle: Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan beri tek kişi tarafından Avrupa topraklarına yapılan en büyük saldırı. Bunu yapan beyaz ve hristiyan birisi ve politik saiklerle sahip.”(3)

Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın

blank

Share
blank

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir