Setsuko Hara’ya Aşk Mektupları – II. Bölüm

Hara sayısız hayranı olmasına ve sevilmesine, filmlerinin çok izlenmesine karşın İkinci Dünya Savaşı sonuna değin üstün bir oyunculuk başarısından söz edilemezdi. Yönetmenlerin başarısı ölçüsünde iyi oyunlar verebilse de acemiliği bu ilk dönem filmlerinde kolayca göze çarpar. Yalnızca güzel yüzlü bir yıldız olarak görülüyor, meslektaşları ve eleştirmenler tarafından çok da ciddiye alınmıyordu, bu da onu bir süre sonra ciddi şekilde üzmeye başlamıştı. Onun yeteneğini gören ama oyunculuk konusunda öğrenecek çok şeyi olduğu da aşikâr olan Hara’yı özel olarak eğitmeye karar veren Yasujiro Şimazu oldu.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Şimazu 1940’tan 1945’teki ölümüne dek Hara’ya oyunculuk konusunda eğitimler verdi. Fazlasıyla acımasız ve sert bir yönetmen olarak tanınan Şimazu ile ilk kez çalışacağı zaman oldukça tedirgin olan Hara, yönetmenin onu hiçbir şekilde germeden ve büyük bir özveriyle bu eğitimi vermiş olmasından ötürü minnetini sık sık dile getirmiştir. Bu eğitimin getirisi öyle belirgindir ki Hara’nın 1945’ten sonra oynadığı filmlerle öncekiler arasındaki oyunculuk farkı gözden kaçacak gibi değildir.

Şimazu gibi Kurosawa da setlerde bir “tiran” olarak tanınıyordu ve onun Hara’ya karşı tutumu Şimazu gibi yumuşak olmamıştı. Mükemmeliyetçi bir yönetmen olarak en küçük ayrıntısına kadar isteklerinin gerçekleştirilmesini bekliyordu. Hara o güne kadar ilk kez bir yönetmen tarafından bu ölçüde zorlandığını söylemiştir. Ama Kurosawa’nın acımasızlığına, istediğini elde edene kadar oyuncularına çile çektirmesine Hara hiçbir zaman isyan etmedi. Yönetmenin istediğini veremiyorsa yapımdan ayrılması gerektiğini bile düşünüyordu ama Kurosawa buna da izin vermedi. Hara onun istediği gibi oynamayı başaracaktı. Ve öyle de oldu. Hara sette saatlerce çamurların içinde bata çıka ter dökmek zorunda kalsa da ilk kez bu filmdeki rolüyle oyunculuk gücünü gerçekten göstermiştir. Bununla birlikte Kurosawa’nın filminin diğer ayakları pek o kadar mükemmeliyetçilik barındırmaz. Senaryoda sahneler arasında yetersiz bağlantılar, son sahnelerde yineleyen görüntülerin abartılması, kurgunun filmi belli yerlerde yeterince taşıyamayıp zayıflatması göze çarpar. Film asıl gücünü can yakıcı öyküsünden ve oyuncularından alır.

JAPON SİNEMASININ ALTIN DÖNEMİ ve ALTIN OYUNCUSU

Hara, savaş sonrasında diğer pek çok oyuncu gibi Amerikan güçlerinin desteğiyle Toho Birliği adıyla kurulan organizasyonun üyesi olmuştu. Toho Stüdyolarındaki radikal bir grubun yönlendirdiği bu birlik sık sık greve gidilmesini teşvik ediyordu. İlk başta bu grevlerdeki talepler yerine getirilmişti ama ardından birer ay arayla iki kez daha greve gidilmişti. Komünist bir oluşumun siyasi amaçlarla birliği ele geçirdiği ve kullandığı başbakanca da konuşulmaya başlamıştı.[1] Hara, Birliğin aşırı politize olmuş halinden rahatsız olan diğer 10 yıldız oyuncuyla birlikte Toho’dan ayrıldı.[2] 1947’de bu oyuncular ve onlara katılan teknik ekiplerle birlikte Yeni Toho adlı bir stüdyo kurdular.

En önemli yıldızı olan Hara’yı kaybeden Toho stüdyosu, yeni bir oyuncusuna Sadako Hara adı vererek güya seyircileri kandırmaya bile çalıştı. Amerikan işgali bitene ve Hara yeniden Toho ile sürekli çalışmaya başlayana kadar iki stüdyo arasındaki çekişme sürüp durmuştur. Ama Hara bu dönemde özgürleşmişti ve artık tamamen kendi seçtiği yapımlarda oynamaya başlamıştı. İşte bu tarihten sonra yer aldığı her filmde oyunculuğuyla yükseldikçe yükselmiştir. Yönetmen ve senaryonun belirlediği sınırlarla yetinmiyor, karakterini büyük oyunculara özgü bir kavrayışla ele alarak seyrine doyulmayan oyunlar veriyordu.

Japon sinemasının altın dönemi 1952’de Amerikan işgalinin sona ermesiyle ya da 1950’de Kurosawa’nın Raşomon filmiyle başlatılır. Bu ikinci ayrım bir filme odaklı olması nedeniyle yanlış bir sınırdır ama zaten Altın dönemi işgal altındaki Japonya’da savaşın hemen sonrasından başlatmak en doğrusu olur. Bu dönemin ilk başyapıtlarından biri de Anjo-ke no Butokai (A Ball in the Anjo House, 1947) filmidir.

Varlıklarını kaybetmiş seçkin bir aile, malikânelerine el konulmadan önce son bir balo vermek isterler. Yeni yoksul yaşamlarına başlamadan son bir moral toplantısı olacaktır. Bu esnada baba durumlarını koruyabilmek için borç arayışını sürdürür ve olmayacak kişilere başvurur, çocukları önceki duyarsızlıklarıyla, hor gördükleri ilişkilerinin yüküyle yüzleşirler. Gururları yıkılmaz görünen bu insanların, standartlarını koruyabilmek için o gururu nasıl ayaklar altına aldıkları görülür. Ailenin en genç üyesi olan Atsiko ise babasından ve kardeşlerinden farklıdır. En mantıklı şekilde davranıp durumlarını kabullenerek, yeni hayatlarına en uygun koşullarda başlayabilmek için ailesini ikna etmeye, yönlendirmeye, yüreklendirmeye çalışır durur. Filmin en güçlü kişisi Setsuko Hara’nın müthiş bir oyunla ortaya koyduğu bu karakterdir. Japonya’nın yüzyılın başından beri başına gelenlerin özeti gibi olan filmin sonunda Atsiko başarılı olur, savaşın ezici yenilgisini almış, burnu havadayken yere çakılmış ailesinin/toplumunun toparlanarak geleceğe umutla bakmasını sağlar.

Filmlerin sonunda uzaklara umutla bakan karakterler klişe haline gelmiştir. Japon filmlerinde de yan yana duran karakterlerin uzaklara baktığı ve duygusal sözler ettikleri sonlar çokça görülür ama hiçbirisi, özellikle bu filmin son 10 dakikasındaki insanı esir eden oyunundan sonra Setsuko Hara’nın uzaklara bakışı kadar etkili olamaz.

KADINLAR İÇİN ROL MODEL

Setsuko Hara daha 1939’da çağdaş Japon kadını için bir örnek oluşturmaya başlamıştı. Ağır sansür yasasının çıkmasından hemen önce yapılmış olan Tokyo No Josei (Women in Tokyo, 1939) giderek erkekleşen ve militarizmin ağırlığını sanatın tüm alanlarında göstermeye başladığı bir dönemde çekilmiş, keşfedilmeyi bekleyen bir kadın filmidir.

Bir araç firmasında sekreterlik yapan, ailesine daha çok para verebilmek için satış temsilciliğine soyunan ve bu işi yapmakta olan erkeklerin onu küçümseyip alay etmesine rağmen başarılı olan genç bir kadının öyküsüdür.  Setsuko Hara, iktidarın kadını erkek hâkimiyeti altında tutup “geleneksel giysilere” yönlendirdiği dönemde, batılı giysiler içinde, kadınların yalnızca sekreterlik gibi kalıplaşmış iş tanımları içinde kalamayacağını gösteren ve erkeklere ait bir işkolunda başarılı olabilen bir karakteri canlandırmıştır. Daktilocu kızdan iş bitirici bir iş kadınına evrilişine tanıklık ederiz. Yedi yıl boyunca benzeri bir film görülemeyecekti.

Savaş sonrasında artık tamamen feodal yapıya karşıt filmler destekleniyordu. Hara, yaşamı kapalı ortamlar ya da kırsalda bağ bahçeyle sınırlandırılan ve tutucu geleneklerin baskıladığı kadınlar için de yeni bir model haline geldi. Blue Mountains‘ta kadınların erkeklere hizmet etmesi gerektiği, yalnızca evlendikleri zaman erkeklerle birlikte olabileceklerine dair anlayış eleştiriliyordu. Hara’nın canlandırdığı Şimazaki, bir sahnede kadınları küçümseyici ve aşağılayıcı sözler eden bir erkek doktor arkadaşını sokak ortasında tokatlamaktan çekinmez. Öğretmenlik yaptığı okulda, kız arkadaşlarını sokakta bir erkekle gören diğer kız öğrenciler onun hayatını cehenneme çevirirler. Genç kızın bir erkekle arkadaş olması, tutucu Japon toplumunda ayıplanmaktadır ve Şimazaki bu düşüncenin okuldaki öğrenciler arasında sürdürülmesine engel olmak ister. Diğer öğretmenlerin de karşısında durur ve haksızlığa uğrayan öğrencisini sonuna kadar savunur. Öğrencilerinin diledikleri gibi erkek arkadaşlarıyla birlikte eğlenebileceklerini, savaş öncesi tutucu toplumun yaptırımlarına boyun eğmemeleri gerektiğini söyler. Aydın ve idealist öğretmenin yobazlara karşı savaşını anlatan öyküde Şimazaki, kızlara evlendiklerinde erkeklere köle olmak zorunda olmadıklarını da anlatır.

Doğrusu bu anlatımlara sahip bir filmi 1945’ten önce yapmak olanaksızdı. Kadın hakları ve seçilme hakkının verilmesi gibi konularda önemli düzenlemeler Amerikalılar tarafından yapılmıştı. Gösterildiği yıl gişe rekoru kıran film, hep baskılanmış kadınları özgürlükle, haklarla ve yeni fikirlerle yüz yüze getiriyordu.

Blue Mountains ile 9 yıl önce yapılmış yine Hara’nın başrolde olduğu Totsugu hi Made (Wedding Day, 1940) filmini karşılaştırmak bize çok şey gösterir. Yoşiko evlenme yaşı gelmiş bir kızdır. Anneleri ölmüş olduğundan ve evin en büyük kızı olduğu için babasına ve kardeşine o bakmaktadır yani gününün büyük çoğunluğu alışveriş, ev temizliği, yemek ve evin düzenlenmesiyle geçer. Filmde sürekli bir işler yaparken ve hizmet ederken gösterilir. O evlenince evin ve evdekilerin bakımını yapacak kimse kalmayacağından babanın yeniden evlenmesi gerekmektedir. Japon aile ve ev düzenini gözler önüne seren belgesel gibi izlenebilecek bir yapımdır.

Blue Mountains‘ta Hara’nın çağdaş öğretmen karakteri, yerel değil modern giysiler giyer ve son derece de şıktır. Bunun gibi savaş sonrası filmlerde kadınlar dışarıda kimono veya yukata yerine çoğunlukla batılı giysilerle görülür. Erkekler de bunları eve geldiklerinde üzerlerine geçirdikleri rahat bir giysi olarak görmeye başlamışlardır.

Savaş öncesinde batılı giysiler çok az kadının ulaşabildiği şeylerdi ama giderek yaygınlaşıyordu. Buna karşın Hara’nın yıldızlaştığı film New Earth‘te kimono giymek özendirilir. Katı ataerkil yapıya dönüş; kadının iyi bir eş olabilmesi için eğitilmesi ve evlenene kadar bunun için hazırlanması, kusursuz hizmet vermekle yükümlü olması, kızların bekâretinin önemi, hanım hanımcık olma, erkeğin mutlak üstünlüğü vb. tutucu politikanın söylemleriydi. Ama aynı dönemde Setsuko Hara, Women in Tokyo gibi bir filmde Mitsuke’nin tam tersi bir karakteri de canlandırmıştı.

Hara geleneksel ve çağdaş olan kadınları ayrı ayrı canlandırdıktan sonra, bu ikisi arasında bir denge kuran karakterleri canlandırdığı, hem Japonya’da daha çok sevilmesini hem de dünyaca tanınmasını sağlayan filmler Yasujiro Ozu’nun eserleriyle ortaya çıkacaktı.

YASUJİRO OZU İLE NORİKO ÜÇLEMESİ

Ozu’nun Late Spring, Early Summer ve Tokyo Story filmlerinde Noriko adlı karakterleri canlandıran Setsuko Hara, bugün de en çok bu yapımlarla tanınmaktadır. Adları aynı olmakla birlikte hepsi de farklı karakterler olan Noriko’ların ortak özelliği, geleneksele hâkim ve saygı duymakla birlikte yüzü çağdaşa dönük kadınlar olmalarıdır. Setsuko Hara’nın bu karakterleri unutulmaz şekilde canlandırarak eski ve yeni arasında bocalayan Japon kadını için ideal bir örnek oluşturmuştur.

Late Spring‘de Noriko, babasıyla birlikte yaşayan, evlenme yaşı gelmiş olmasına rağmen evlenmek istemeyen vefalı bir kızdır. Babasını çok sever ve eğer evlenirse ona bakacak kimsenin kalmayacağını söyler. Elektra kompleksinin açık göstergeleriyle babasını başka kadınlardan kıskanır. Onun yeniden evleneceğini duyunca fena bozulur, babasıyla bir süre küser onunla konuşmaz. Ama yapacak bir şeyi de yoktur ve babası evleneceğine göre o da gönülsüz gibi de olsa evlenerek evden ayrılır. Tüm bunlar Ozu’ya özgü sakin bir görünüm ama sancısını sürekli belli eden anlatımlar içinde verilir.

Noriko’nun evlenmeyi asla düşünmemesi, hep babasının yanında kalmak istemesi, değişime direnmesidir. Film bir büyümenin; çocukluktan yetişkinliğe geçme sınırını olabildiğince ötelemiş bir kızın o kaçınılmaz uçurumdan atlamak zorunda kalmasını yansıtır. Noriko’nun babasına bağlılığı; Japon toplumunun eskiye, savaş öncesine, geleneksele bağlılığıdır, bu bağdan kurtulup ileriye bakması ve yaralarını sarıp arzulanan hayatını yaşaması gereklidir. Noriko değişime yanaşmak istemese de buna zorlanır. Japon toplumunun Noriko kişiliğinde eskiye/babaya duyduğu aşk, ona hizmet etmeye, bakmaya, korumaya yönlendirir ama sonda geçmişi kendi haline bırakıp genç nesille geleceğe uzanmak zorunluluğu vurgulanır. Sonda gösterilen araziler, tarlalar Noriko ve kocasının birlikte çalışarak işleyecekleri yeni Japonya’dır.

Noriko evlenmek istemediği gibi dul birinin de yeniden evlenmesine karşıdır. Bir tanıdığı, karısı öldükten sonra yeniden evlenecek olunca ona “kirli” der ve hor görür. Eski karısına ihanet ettiğini, bağlılık sözleşmesini bozduğunu düşünür. Noriko bir yandan şehirde bir iş bulup kendi başına yaşama seçeneğine sıcak bakan -ki o yıllar için sıra dışı bir durumdur bu- Batı tarzı giyinen, kendi odasında yere değil sandalyeye oturan, geleneğe başkaldıran ama bununla birlikte dul kalmış birinin yeniden evlenmesini ihanet sayan ve kabullenemeyen biridir. Belki de babasının yeniden evlenmesini, dolayısıyla ondan uzaklaşmasını istemediği içindir bu. Ne evlenip evden ayrılmayı ne de babasının evlenerek eski düzenlerini bozmasını ister.

Noriko’nun bu tutucu tavrı seyircilerde başka türlü bir etki yaparak kendini evlenmek zorunda hissetmeyen, babasının ve çevresinin bu yöndeki baskılarına karşı koyabilecek kadar güçlü bir kadın olarak görünmesini sağlamıştır. Sonda babasının oyununa gelip de evlendiğinde ve direnişi kırıldığında bu etki değişmez ama film aile kurulmalı diyerek değişimin kaçınılmaz olduğunu söyler.

Noriko’nun bağımsız şekilde var olarak, evden ayrılması gerekiyorsa bile bunu bir erkek yardımıyla değil kendi ayakları üstünde durarak, çalışıp kazanarak ve kendi evini tutup kendi başına yaşamayı başararak yapması muhteşem olurdu. Fakat o yıllarda Japonya’da bunu yapmanın gerçekte nerdeyse olanaksız olduğunu da unutmamak gerekir. Bu karakteri canlandıran Setsuko Hara’nın da evlenmemiş ve kendi başına ayıplanmadan ve dışlanmadan yaşamış olması ünlü bir yıldız olması sayesinde gerçekleşebilmiştir. Üstelik filmin özgün senaryosunda Noriko’ya hiç söz hakkı verilmiyor, ayarlanmış kocasıyla aile kararı sonucu zorla evlendiriliyordu. Bu durum sansüre takılmış ve Noriko’nun kendi kararı haline getirilmiştir.[3] Amerikan sansürü feodalite geleneklerini bireyselliğin düşmanı olarak gördüğünden bu tip eski geleneklerin, taraflar birbirini görmeden ayarlanmış evliliklerin gösterilmesini istemiyordu.

Japonya’da 2. Dünya Savaşı öncesinde ailenin izni olmaksızın evlenmek mümkün değildi. Evli kadınların da boşanabilmeleri nerdeyse olanaksız gibiydi. Ancak 1948’de çıkan bir yasayla 20 yaşını geçen bireyler özgürce evlenip boşanabilmeye başladılar. Yeni özgürlükler toplumda değişimlere yol açmaya başlamış ve bunların sancıları, eski ve yeninin çatışması şeklinde baş göstermiştir. Blue Mountains‘ta kız öğrencilere aşılanmak istenen özgürlükleri en başta kız öğrencilerin kendileri reddeder. Tutucu yapı onları öylesine ele geçirmiştir ki, kendilerine bu özgürlüğü hak görmezler bile. 1961’de yayınlanan UNESCO raporuna göre Japonya’da evlenmek isteyen bireylere özgürlük veren yasanın çıkmasından 13 yıl sonra bile pek uygulanmadığı ortaya çıkmıştı.[4]

NORİKO’NUN DİRENİŞİ

Üçlemenin 2.si olan Bakushu‘da (Early Summer, 1951) Noriko evin bekâr kızı olarak artık 28 yaşına gelmiştir ve ailesi onun evlenmesini istemektedir. Bulunan kısmetleri geri çevirmekte olan Noriko kendince doğru kişiyi bekler, yoksa da evlilik baskısına istediği kadar direnecek gibidir. Film boyunca çok iyi arkadaşlık ettikleri görülen ve seyircilerin de bunlar neden birlikte olmuyorlar ki diye düşündüğü, boşanmış ve bir çocuğu olan Kenkiçi ile dertleşirler. İkisi çocukluktan beri birbirlerinin ailelerini de yakından tanırlar. Kenkiçi’nin annesi bir gün Noriko’ya, yıllar boyu onu hep gelini olarak görmeyi istediğini ama gerçekleşmeyeceğini bildiğini söyler. Noriko da bir anda, “Gerçekten benim hakkımda böyle mi düşünüyorsunuz?.. Öyleyse kabul ediyorum.” diyerek üstü kapalı teklifi kabul ediverir. Kadıncağız sevinçten havaya uçar. Herkesin peşinde olduğu güzeller güzeli Noriko’nun görülmemiş şekilde sorulur sorulmaz oğluyla evlenmeyi kabul etmesine inanamaz. Noriko’nun sonradan ailesine ani kararı için, “Annesi benimle konuştuğumda bir an bile tereddüt etmedim. Onunla mutlu olabileceğimi düşündüm.” ve de arkadaşına “Asıl istediğim yanı başımdaymış.” demesi, aslında içten içe Kenkiçi’yi hep beğenip istediğini ama bunu kendine bile itiraf edemediğini, başka seçeneklere de hep direndiğini gösterir.

Bu öyküde Noriko yine ailenin istediğine karşı çıkandır. Onu evlendirmek için çırpınan aile üyeleri karşısında sağlam duruşuyla özgüven dolu bir karakteri yansıtır. Kendi istediğini de birden söyleyerek onlara dayatır. Çocuklu biriyle evlenmek istemesi hiç hoş karşılanmaz ama o kararının arkasındadır ve taviz vermez. Japonya’da o yıllarda sıradan bir ailede yaşayan daha güçlü bir bekâr kız tanımı yapılamazdı.

Tokyo Story‘de ise Noriko dul bir kadındır ama yeniden evlenmesi için yapılan önerileri nezaketle savuşturur. Yaşlı bir çiftin uzun bir yol kat ederek Tokyo’ya gelmeleri, doktor oğulları ile güzellik salonu işleten kızlarının ve de savaşta ölen oğullarının karısı Noriko’ya ziyarette bulunmaları anlatılır. Uzun zaman görmedikleri oğul ve kızın yeni kapitalist yaşayış içinde çıkarcı ve düşüncesiz hale geldiklerini görürler. İkisi de anne-babalarıyla ilgileniyor gözükür ama aslında başlarından savmak isterler. Yaşlı ana babaya en fazla yakınlığı ise dul gelinleri gösterir. Son derece sıcak ve güler yüzlü bir kadın olan Noriko, onlara hürmette asla kusur etmez, en iyi şekilde ağırlar, onlara Tokyo’yu gezdirir, hatta biriktirdiği bir kısım parayı kaynanasına ısrarla verir. Onların “yeniden evlen”, “mutlu ol” tavsiyelerini ise “Ben olduğum halimle mutluyum.” diye yanıtlar.

Late Spring ve Early Summer gibi Tokyo Story‘de de Japon toplumunun savaş sonrası değişimi, aile içi olay ve gelişmelerle anlatılır. Yaşlı çift günahları ve sevaplarıyla eski Japonya, çocukları ve dul gelinleri ise yeni Japonya olarak sunulur. Bir kısmı acımasız, vefasız, düşüncesiz, çıkarcı, paragöz ve kapitalist sisteme uymuşken bazıları da kıymet bilir, kibar, son derece düşünceli ve ahlaklı ama bunu eskilerin öğrettiği gibi kusursuz şekilde yapamadığı için huzursuzluk ve suçluluk duygusu içinde yaşayanlardan oluşur. Ama Noriko isterse evlenip isterse evlenmeyeceği bağımsız bir yaşama sahiptir, toplum istiyor diye yeniden evlenmeyi reddeden,  kendi başına yaşayan, çalışıp hayatını kazanan, özgürlüğünü ilan edebilmiş bir kadın olarak üçlemedeki en ideal karakterdir.

Setsuko Hara’nın bazılarınca oyunculuğunun zirvesi diye tanımlanan Tokyo Story‘nin Noriko’su, filmin de sembolüdür. Son derece sakin ilerleyen film aslında gerginlikler, vicdan azapları, öfke ve hayal kırıklıklarıyla kaynaşır. Noriko nasıl hep gülümsediği halde aslında yaşadığı acıları, vicdan azaplarını, sıkıntılarını ve özlemlerini bir türlü gizleyemiyorsa filmin bütünündeki sakinlik de baskılanmış olumsuzlukları saklayamaz. Son derece iyi niyetli ve güzel insanlar olarak gösterilen yaşlı anne ve babanın aslında geçmişte birbirlerine ve de çocuklarına yaşattıkları olumsuzluklar küçük ipuçlarıyla verilir. Çocukların da anne ve babalarını iyi ağırlamamaları, anneleri öldüğünde bir an ağlarken hemen sonra eşya paylaşımı düşünmeleri, babalarının yanında fazla kalmayıp hemen işlerinin başına dönmelerinin arkasında hain evlatlık değil bu ipuçları vardır.

Noriko kocasını eskisi kadar düşünmeyip yeni özgür hayatı sanki suçmuş gibi vicdan azabı yaşadığını itiraf eder. Öteki değerbilmez evlatları da suçlamaz ve onların duyarsızlıklarından dolayı öfkelenen küçük kız kardeşe kendisinin de belki ileride böyle olabileceğini söyler. Hiç de hikâyelerdeki, masallardaki gibi naif olmayan acı gerçeklerle yüzleşmekten dolayı yıkılan kız, “Hayat tam bir hayal kırıklığı, değil mi?” diye sorar. Noriko’nun “Evet öyle…” derkenki gülümsemesinde; kabullenmişlik altındaki yıkkın, bitkin, yine de isyan dolu, hınç dolu yaralı ruh o kadar görünürdür ki bir oyuncunun tanrı dağlarındaki zirvelerde dolaştığı ve bizi de o yüksekliklere çıkardığı anlardır bunlar.

GELİNLERİN EFENDİSİ NORİKO

Setsuko Hara savaş sonrasının ağır yükünü azimle sırtlamış, yenilenmek için hızlı toparlanıp çalışmaktan başka çaresi olmayan, toplumsal ve kültürel değişimler içindeki sancılı toplumunu yansıtan karakterleri canlandırarak bir ideal kadın tipi oluşturmuştu. Aşkla iç çekerken “Dünyada gerçekten böyle bir kadın olabilir mi?”[5] diyen erkekler onun gibi bir kadın arzuluyor, Japon kadınlar da onu kendilerine örnek alıyordu.

No Regrets For Our Youth‘ta Yukie, kaynana ve kayınbabasının sevgisini kazanabilmek için canla başla uğraşır; çalışkanlığıyla, bağlılığıyla ve saygılı tavrıyla bunu başarır da. Önceki bir sahnede kaynanası, gelinine hiç yüz vermeyen kocasına kızarak “Dünyada bundan iyi gelin bulamazsın.” der. Türk anneleri de, bu filmle birlikte bir de Noriko üçlemesini izleseler onun gibi bir gelinleri olsun diye yalvar yakar dua ederlerdi. Çünkü ataerkil bir toplumda Noriko gelinlerin şahı, gönüllerin padişahı, ideal eşin feriştahıdır. Gelinim Olur musun’a katılsa rakip tanımayacak, erkeklerden çok annelerinin kapışmak için birbirlerini ezeceği, belki oğullarından daha çok âşık olacakları bu karakter, ağırbaşlı ve güler yüzlü gelin beklentisi içinde kıvranan erkek çocuk annelerinin biricik rüyasıdır. Early Summer‘da Noriko’ya erkeğin değil de annesinin yani kaynananın evlilik teklifinde bulunması, kabul edince de oğlundan kat kat daha çok sevinmesi en azından o dönemde Japonya’da da durumların pek farklı olmadığını gösteriyor.

Ama bu ideal gelin karakteri bugün Japon kadınları ve diğer ataerkil toplumlardaki her kadın için olumsuz bir örnek haline gelmiş durumdadır. Artık aile büyüklerine olan kusursuz saygı ve adanmışlık bir yük olarak görülüyor. Zaten yaşam koşulları da ev kadını değil çalışan gelini dayatıyor. Japon sineması son yıllarda sık sık ekonomik özgürlüğü elde etmiş, 30’lu yaşlara kadar evlenmeyen hatta hiç evlenmemeyi seçen ve bu şekilde mutlu olan kadın öyküleri anlatsa da toplumun hemen değişmesi 60 yıl sonra bile öyle kolay olmuyor.[6] Bugün Japonya G20 ülkeleri arasında en az kadın milletvekiline sahip ülkedir. Japon kadınlarının 21. yüzyılda halen olması gereken statüye erişemediği, iş hayatındaki yerinin bile hala kanıksanmadığı, kadın yöneticilere yeterince güven duyulmadığı ve zaten bu pozisyonlara getirilmelerinin engellendiği görülüyor.[7] 2019 başlarında Japonya’da bir tıp fakültesinde bile cinsel ayrımcılık yapılarak kadın öğrencilere zorluk çıkarıldığı ortaya çıkmıştı.[8] Noriko fikrine âşık olmak çok kolay olsa da onun görevini çoktan tamamlamış bir geçiş dönemi karakteri olduğunu kabullenmek ve kadınları bu fikrin boyunduruğundan çıkararak sosyal hayata tam katılımlarını sağlamak asıl amaç olmalıdır.

SORUNLU EVLİLİKLERİN ÇİLEKEŞ KADINI

Ozu filmleri fazla göz önünde olduğundan Hara’ya asıl en iyi performanslarını verdiren ve birlikte en iyi işbirliklerine imza attığı yönetmenin Mikio Naruse olduğu gözden kaçar. Setsuko Hara ile yaptığı her film bir başyapıttır. Hara bu filmlerde evliliği çatırdamaya başlamış ve bu cenderede kıvranan, çıkış arayan kadınlara tercüman olmuştur.

1951’de Early Summer iler birlikte en çok izlenen film olan Meshi (Repast, 1951), Miçiyo adlı kadının öyküsüdür. Temizlik, bulaşık, yemek yapmaktan başka bir uğraşısı olmayan, kocasının da hiç ilgi göstermediği ve ona hizmetçi gibi davrandığı evliliğinden sıkılmaya başlamıştır. Ekonomik olarak da sıkıntı içindedirler. Miçiyo ne kadar tutumlu olmaya çalışsa da kocası buna pek dikkat etmez. Kocasının genç bir kız olan yeğeni ziyarete gelip onlarla birlikte yaşamaya başladığında durum daha da gerginleşir. Kocasıyla öz yeğeninin fazla yakınlaşmış olması son damlayı taşırır. Sonunda evi terk ederek ailesinin yanına Tokyo’ya gider. Burada bir iş bulup çalışmayı ve özgürleşmeyi arzular. Ama bu düşüncelerini gerçeğe dökemez. Ailesinin kocana dön baskısı, iş bulup çalışmak isterken ya başaramazsam korkuları onu engeller. Onu almaya gelen kocasıyla eve geri döner ve film kadının özgürleşme çabasının başarısızlığıyla sonlanır. Fakat bu filmin de sonu stüdyonun baskısıyla değiştirilmişti.[9] Kocasından ayrılarak hedeflerine yönelecek olan Miçiyo’nun bu sakıncalı kararına müdahale edilmiş, sonda kocasına döndürülüp tüm filme ihanet eden bir iç seste, asıl mutluluğun kocasının yanı olduğu söyletilmiştir.

Evlilik yeni Japonya’da toplumun işbirliği ve fedakârlık antlaşmasını simgeliyordu. Miçiyo aslında Tokyo’da yaşarken kocasının orada iş bulması nedeniyle kırsal bir bölgeye taşınmıştır. Alışmadığı bu yerde pek mutlu olmamakla birlikte kocasına destek olur, tutumludur, şikâyet etmez ama bu çabasının karşılık görmemesi onu soğutur. Japonya’nın ise savaş sonrasında ülkenin yeniden kalkınmasına ihtiyacı vardır. Bunun için tutumlu olmak, ağır koşullara katlanmak gerekli ve zorunludur. Kocanın, yanlışını kabul ederek ve imkânı varken karısını aldatmayıp peşinden gelmesiyle bu çaba yeniden başlar. Evlilik dönemin Japon filmlerinde çekirdek bir sosyal yapı olduğu kadar kadın ve erkeğin el ele vermesi, nüfusun yeniden çoğaltılması, ülkenin belini doğrultması için kurulmuş işbirliğini ifade eder.

Shuu‘da (Sudden Rain, 1956) Naruse yine bir evliliği inceler. Fumiko, kocasıyla 4 yıldır evli bir kadındır. Öyle yırtıcı bir anlaşmazlıkları olmasa da küçük ayrıntılar karşılıklı olarak ikisini de irrite etmektedir ve bunları da birbirlerine söylemekten çekinmezler. Ama bir çözüm bulmak gibi arayışlara da girmezler ya da girseler bile bu karşılıklı olmayınca bir taraf hemen pes etmektedir. Karşılıklı çekişme, bir yandan hafif bir komedi havasında ilerler ama alttan alta büyük bir gerginlik süregider. Evlilikler üzerine harika bir film olan Sudden Rain, karı kocanın bu çekişmeleri ve taviz vermezlikleriyle sonlanır. Genel bakışta ise kadının haklılığı apaçıktır. Kocasının vurdumduymazlığı, kadın işi diye evle ilgili hiçbir sorunla ilgilenmemesi, mide rahatsızlığına sebep karısının yemeklerini göstermesi, çalışmasına izin vermemesi gibi ayrıntılar Fumiko’nun bu ezik kocanın yanında çile doldurduğunu gösterir.

Setsuko Hara kocasıyla sorunlar yaşayan, yaşanan gerginliğin daha da büyümesinden duyduğu korkuyu yansıtan ama evlilik içinde bu tür çatışmaların olağan olduğunu da bilerek alttan alan, her an kocasının herhangi bir iyi yaklaşımına karşılık vermeye hazır bir ev hanımı rolünde oyunculuk dersi verir. Her sahnedeki performansını dikkatle izlemek, verdiği tepkileri, yüzüne takındığı ifadelerin ölçüsünü nasıl da ustalıklı şekilde belirlediğini görmek ayrı bir zevktir.

Yama no Oto (Sound of the Mountain, 1954) evlilik sürse de çoktan bitmiş bir ilişkiyi anlatır. Kocasını sevmeyen ama kayınbabasıyla çok iyi anlaşan, tüm dertlerini tasalarını içine atıp günlerini kocasına ve onun ailesine hizmet ederek geçiren Kukiko rolünde Setsuko Hara, tatlı gülümseyişlerinin altındaki acıyı, kahırları, kadersizliğin ıstıraplarını öyle güçlü şekilde verir ki izleyenleri de bu kahırlara sürükler. Kayınbabasının sevgisi ve babacanlığı, sevgi ve ilgiye aç bu kadının tek dayanağıdır. Kikuko ona iyi davranan ve kollandığını düşündürten kayınbabasıyla kalmak istemesiyle bir anlamda kayınbabasını gizliden sevdiğini belli eder. Ama bu imkânsız ilişki ne gerçeğe ne sözlere dökülebilir.

Hara, Ozu’nun Tokyo Boshoku (Tokyo Twilight, 1957) ve Kohayagawa-ke no Aki (The End of Summer, 1961) filmlerinde de sorunlu evliliğini bitirmeye karar vermiş ve baba evine dönmüş kadınları canlandırır. Ama bu filmlerde de Repast‘teki gibi kocaya dönmek, çocuğu için çileye katlanmak gibi hapishanesine geri girmek kaderi olan karakterleri oynar. Evlenmeye direnen karakterlerdeki göz kamaştırıcı, canlandırıcı, sarhoş edici gülümsemesi, evlilik içinde olduğu bu filmlerde yorgun, yaralı, öfkeli bir yüzde buruklaşmış hale bürünür. Hara’nın filmografisi bu anlamda evlilik karşıtı gizli propaganda içeriyor gibidir.

SON BİR BAŞYAPIT

Setsuko Hara, Musume Tsume Haha‘da (Daughter, Wife, Mother, 1960), dul kaldıktan sonra yeniden evlenmesi istenen, üstündeki çatı ya ailesine ya da bir kocaya ait olması gereken Sanae’yi canlandırır. Sanae, kocası bir trafik kazasında ölünce dul kalmıştır. Onun hayat sigortasından gelen paradan başka bir varlığı yoktur. Kocasının ailesi artık onu istemediklerini söyleyince aile evine geri döner. Ama kardeşlerinin paraya ihtiyaçları vardır ve çekinmeden yeni dul kalmış ablalarından yüklü miktarda borç isterler. Sanae pek gönüllü olmasa da paranın geri gelmeyeceğini bile bile onların isteklerini ikiletmeden kabul eder. Her kardeşin kendi çıkarlarıyla ilgili düşünceleri vardır ve filmin sonunda annelerine kimin bakması gerektiğine dair tartışmalarını bizzat annelerinin önünde yaparak korkunç bencilliklerini açık ederler. Ailedeki tek vicdanlı kardeş olan Sanae bu konuşmaları duyunca şok olur. Henüz birkaç gün önce annelerinin doğum gününde onu hediyelere boğmuşken bunların hep sahte sevgi gösterileri olduğu anlaşılır. Evin satılıp paranın paylaşılması ile ilgili konuşmalarda hepsi de birer çakala dönüşürler. Ailenin bu örnekte yalnızca tanımdan ibaret bir birliktelik olduğu gözler önüne serilir.

Tüm bunlar, kardeşleri hiç de tek boyutlu şeytansı kimseler olarak göstermeden, her birinin gerçekliği şaşılacak düzeyde inandırıcı olacak şekilde verilir ve çevremizde görebileceğimiz benzer örneklerden ayırt etmek olanaksızdır. Kardeşlere ne tam olarak kızabilir ne de hak verebilirsiniz. Ekonomik çıkarların toplum yaşamının her anında ön planda olduğu; ölü evine götürülecek paranın miktarı, eve dönen dul kardeşin kira ödemesi zorunluluğu, sigortadan gelen paraya herkesin üşüşmesi, ev satışından paylarını alıp aileden kurtulmak isteyenler… Küçük yeğeni bile Sanae halasından para ister durur.

Setsuko Hara burada; zor bir evliliğin yükünü çekmiş bir bünyenin yorgunluğu ile artık özgürleşmiş olmanın sevinci, aile evine sığınmak zorunda kaldığı için yaşadığı mahcubiyet ile geleceği için duyduğu kaygıları, kendinden genç bir erkeğin evlilik teklifine olumlu karşılık verme isteği ile aralarındaki yaş farkından dolayı doğacak toplum baskısı arasında kalışını ustaca yansıtabildiği bir mükemmel oyunculuk daha sunmuştur bizlere.

SİNEMAYI BIRAKIŞI ve SÖYLENTİLER

Setsuko Hara’nın son görüldüğü film Japonya’da en bilinir öykü olan 47 Ronin’in büyük bütçeli bir uyarlamasıydı: Chushingura (47 Ronin, 1962). 3,5 saat süren filmde toplamda 5 dakika göründüğü kısa bir roldeydi. Bu epik yapımda dev oyuncular bir araya gelmiş, Hara’ya da yer verilerek afişte adının görünmesi ve seyirci çekmeye yardımcı olması sağlanmıştı. Bu onu son görüşümüz oldu.

Toho yetkilileri, bir daha oyunculuk yapmayacağını öğrendiklerinde onu vazgeçirmek için çok dil döktüler. Her filmi çok izlenen en iyi yıldızlarını yeniden kaybetmek istemiyorlardı. Ama Hara’nın kararı kesindi. Onun doğru dürüst bir neden göstermeden bir anda ortadan kaybolması karşısında öfkeye kapılan bazı eleştirmenler hakarete varan yazılar bile yazdılar. Öfkenin temelinde artık onu izleyemeyecek olmanın, ayrılışının gerçek nedenini bilememenin, olup bitenin dışında bırakılmış olmanın kırıklığı yatıyordu. Ama Hara kimseyi teselli etmeye çalışmadı, çağrıların, açıklama bekleyen hayranların, türlü çeşit dedikodu uydurup ayrılık nedeni icat eden gazetelerin hiçbirini umursamadı.

Nippon Tanjo (Japonya’nın Doğumu, 1959) filminde Setsuko Hara, güneş tanrıçası Amaterasu rolünde kısa bir sahnede görünür. Diğer tanrılara armağan etmek üzere hizmetçilerine kumaşlar ördüren tanrıçanın kötü şakalar yapmaya bayılan erkek kardeşi ortaya çıkıp bir “at şakası” yapar ve bu sırada hizmetçilerden biri ölür. Güneş tanrıçası bu olaya çok kızıp dünya üzerinden çekilir ve bir mağaraya girer, mağaranın ağzını da içerden kapatır. Böylece güneş mağara içinde kalınca dünya karanlığa boğulur. Setsuko Hara, sinemada güneş gibi parlarken bir anda inzivaya çekilerek bu filmdeki gibi tüm hayranlarını karanlığa gömüyordu.

Yer aldığı son basın toplantılarından birinde Hara şok edici bir şey söylemişti. Oyunculuktan pek zevk almadığını ve bu işi, yoksul ailesi ve akrabalarına parasal destek sağlamak ve durumlarını iyileştirmek için yaptığını açıkladı.[10] Tabii ki bu sözlere inanmak imkânsızdı. Japon sinemasının en iyi oyuncusu oyunculuktan nasıl zevk almıyor olabilirdi? Canlandırdığı karakterlere tüm benliğini verirken, karakteri kat kat örüp en kısa zaman aralığında en yoğun, en derin duygu ve anlamlarla dolu oyunlar ortaya koyarken bunları sevmeden mi yapıyordu?

Başka nedenler olmalıydı.

Devam edecek…

[1] Jennifer Coates, “Making Icons: Repetition and the Female Image in Japanese Cinema 1945–1964, Hong Kong University Press, 2016, sf.51

[2] Christopher Gerteis, “Gender Struggles: Wage-earning Women and Male-dominated Unions in Postwar Japan”, Harvard University Press, 2009, sf.40-41

[3] Lars-Martin Sorensen, “Censorship of Japanese Films During the U.S. Occupation of Japan: The Cases of Yasujiro Ozu and Akira Kurosawa”, Edwin Mellen Press, 2009, sf.138

[4] Jennifer Coates, age, sf.57

[5] Yazar Şusaku Endo’nun Hara için söylediği bu sözler, onunla ilgili yazılarda sık sık alıntılanır.

[6] Kaorı Shoji, “Setsuko Hara and the changing face of Japanese womanhood”, <https://www.japantimes.co.jp/culture/2016/01/01/films/setsuko-hara-changing-face-japanese-womanhood/ (01.01.2016)

[7] Mainichi Japan, “Japan ranks lowest among G20 in 2018 women parliamentarians ratio, <https://mainichi.jp/english/articles/20190306/p2g/00m/0na/037000c (06.03.2019)

Chısato Tanaka, “Six years into Abe’s womenomics push, women in Japan still struggling to shine”, <https://www.japantimes.co.jp/news/2019/03/08/national/social-issues/six-years-abes-womenomics-push-women-japan-still-struggling-shine/#.XIJLqxMzai4 (08.03.2019),

Isabel Reynolds, Emi Nobuhiro, “As new era looms, women still face age-old challenges”, <https://www.japantimes.co.jp/news/2019/03/31/national/social-issues/new-era-dawns-japan-women-still-face-age-old-challenges/?hootPostID=3c2c9d22b18d9a22f33173240051bbef#.XKBHLpgzaUk (31.03.2019)

[8] Mainichi Japan, “33 women sue Tokyo Medical Univ. over rigged entrance exams”, <https://mainichi.jp/english/articles/20190323/p2g/00m/0na/011000c (23.03.2019)

[9] Mats Karlsson, age, sf.58

[10] William Grimes, “Setsuko Hara, Japanese Star of Films by Ozu and Kurosawa, Is Dead at 95”, <https://www.nytimes.com/2015/11/28/arts/television/setsuko-hara-japanese-star-of-films-by-ozu-and-kurosawa-is-dead-at-95.html?_r=0 (27.11.2015)

Diğer Bölümler

Yazar hakkında: Murat Kirisci

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun. 2013’ten beri Öteki Sinema’da yazar.

Bak bunu da seversin...

Mizuchi / Death Water (2006)

2000 sonrası Japon korkuları arasında gözden kaçmış bir film olması muhtemel Mizuchi, güçlü atmosferiyle izleyeni resmen hipnotize ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir