Yakın Tarihli Sağlam Gerilim Arayanlara Öneri Listesi 11

ABD dışı ülkelerin gerilim filmlerinden oluşan “yakın tarihli sağlam gerilim arayanlara öneri listesi” serimize devam ediyoruz. Aşağıdaki giriş kısmında herhangi bir değişiklik yapmadım, öncekilerde okuduysanız direkt seçkiye geçebilirsiniz.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Eleştirmenlerce biraz “hafif” bir tür olarak değerlendirilen gerilim, sıklıkla diğer türlerle ilişkiye geçerek birbirinden farklı melez yapılanmalara gider ama ana yapısı çok da fazla değişkenlik göstermez. Sonuçta ana amaç, seyircide yoğun heyecan, şüphe, yüksek seviyede beklenti, belirsizlik, endişe ve sinirleri bozacak denli gerginlik gibi belli başı adrenalin salgılatan duyguları uyandırmak ve bu duyguları finale kadar canlı tutmaktır. Seyirciyi ve/veya başkarakteri asıl önemli olan mevzudan uzaklaştırmak için ortaya atılan yemler, ana gidişatı değiştiren şaşırtıcı sürprizler ve bomba etkisinde bir final, sağlam bir gerilimin olmazsa olmazlarıdır.

Aşağıdaki listede yakın zamanda izlediklerim arasından seçtiğim, ABD dışındaki ülkelerden, biraz daha kıyıda köşede kalmış, yakın tarihli gerilimleri bir araya getirdim. Sizler de yorumlar kısmına benzer gerilimleri ekleyerek listeyi genişletebilirsiniz.

Not: Filmler yapım tarihlerine göre sıraya dizilmiştir.

Wednesday 04:45 (2015)

Alexis Alexiou’nun yazıp yönettiği Yunanistan yapımı film, ülkeyi derinden sarsan ekonomik krizi Atinalı bir caz kulübü sahibi üzerinden anlatmayı deniyor. Yunanistan’da da faaliyet gösteren Rumen çete liderinden son on yıl boyunca yüklü miktarlarda borç alan Stelios, iki gün içinde borcun tamamını kapatmazsa kulübüne el konulacağını öğrenir. 17 yıldır işlettiği kulüpten vazgeçmek istemeyen Stelios, sorunu çözmek için sonuçları ne olursa olsun her türlü yola başvurmaya kararlıdır. Özellikle caz ağırlıklı müzikleri ve stilize çekimleri ile dikkat çeken Wednesday 04:45 (ya da orijinal adıyla Tetarti 04:45), kimi zaman daha fiyakalı olmak adına gösterişçi damgası yiyebileceği kimi sahnelere fazlasıyla yüz verse de son kertede iyi bir gerilim olarak anılmayı hak ediyor. Bu arada söylemeden edemeyeceğim; filmdeki Arnavut asıllı Ömer karakterine ve karakteri canlandıran oyuncu Giorgos Symeonidis’e bayıldığımı itiraf etmeliyim. Kendince belirlediği değer yargıları dışındaki her şeye “ne bu şiddet, bu celal” dedirtecek denli abartıda saldıran Ömer karakteri, kahkahalar eşliğinde de olsa belli bir saygıyı hak ediyor ama “keskin sirke küpüne zarar” atasözümüzün ne kadar doğru olduğunu bir kez daha teyit ederek kendi kuyusunu kazmaktan öteye gidemiyor. Hâlbuki ondan çok şey bekliyorduk. Son bir not olarak; bu filmi beğenirseniz Alexiou’nun Sitges’te en iyi senaryo ödülü de alan ilk filmi Tale 52’yu (Istoria 52, 2008) da izleme listenize ekleyebilirsiniz.

The Ardennes (2015)

Hemen en baştan söyleyelim; Belçika yapımı The Ardennes saf bir gerilim değil ama gerilim şablonundan faydalanarak kotarılan son bölüm nedeniyle öneri listesi serimize yakınlaştığını düşündüğüm için burada yer alıyor. Ters giden bir soygun sonrası olay yerinden kaçan Dave, abisi Kenny’yi geride bırakır. Kardeşini ele vermeyen Kenny, yedi yıl hapse mahkûm olur. Dört yıl sonra iyi halden şartlı tahliye olur ama dışarı çıktığında hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görür. The Ardennes, Robin Pront’un ilk uzun metraj filmi. Aile içi ilişkiler, aşk üçgeni ve hikâyeye eklenen birkaç ilginç karakterle beraber şekillenen gerilim, filmin aldığı budaklı yolun ara başlıkları olarak işaretlenebilir. Karışık duygular beslediğim filme “tam bir çorba” yaftası yapıştırıp direkt çöpe gönderenlere bir noktaya kadar saygı duyabilirim. Ama ne yalan söyleyeyim, Borgman (2013) ile tanışıp bayıldığımız Belçikalı oyuncu Jan Bijvoet’nin varlığı ve bir arada hiç olmazmış gibi duran iki şeyi bir araya getiren sahne (Adamo’nun ülkemizde de çok sevilen şarkısı Tombe la Neige eşliğindeki “kavga” sahnesi), filme karşı bu denli acımasız olmamı engelliyor. Pront’un ikinci uzun metraj filmi The Silencing’i (2020) de listeye dâhil etsem mi diye düşündüm ama Kanada’da çektiği film, çok fazla senaryo gediği bulunan, bir hayli sığ, en fazla “sıradan” olarak nitelendirilebilecek bir seyirlik. Bu nedenle es geçtim ama başroldeki Nikolaj Coster-Waldau hayranları bir göz atabilirler. (Not: Listenin sonuna bahsi geçen şarkının hem orijinalinin hem de yine Adamo tarafından seslendirilen Her Yerde Kar Var adlı Türkçe aranjmanının videolarını ekledim.)

Hollow in the Land (2017)

Dağların arasına sıkışıp kalmış bir kasabada yaşayan Alison ile erkek kardeşi Brandon, babalarının bir yıl kadar önce işlediği suç yüzünden soyadlarının üzerine yapışıp kalan leke ile baş etmek zorundadırlar. Kasabada işlenen cinayet sonrası kayıplara karışan Brandon, bir numaralı şüphelidir. Bütün deliller tersini gösterse de kardeşinin masumiyetine inanan Alison, Brandon’ı polisten önce bulabilmek için canını dişine takar. Birçok filmde ışık şefi olarak çalışan Scooter Corkle’ın yönettiği ilk uzun metraj film olan Hollow in the Land, düşük bütçesinin dezavantajlarını hissettirmemeyi başaran, gerilim kodlarını doğru uyguladığından tıkır tıkır işleyen bir seyirlik ama itiraf edelim, hikâye biraz zayıf. (Alison’ın gizemi çözme yolunda doğru adımları atması her seferinde biraz fazla kolay oluyor, Tanrı Freya’yı korusun!) Yine de ebeveynlerinin günahıyla yaşamak zorunda kalan gençlerin çıkış yolunu bulmaya çalışırken yaşadıkları çaresizliği yansıtmada etkili olduğunu belirtmek lazım.

Cross the Line (2020)

Son of Cain (2013) ve Second Origin’in (2015) senaryo ekibinde yer aldıktan sonra The Pact (2018) ile yönetmen koltuğuna oturan David Victori, bugüne kadar dâhil olduğu projelerle seyirciyi ters köşe yapmaya uğraşan, bol sürprizli, “bulmaca tipi” demeyi uygun bulduğum filmlere meylettiğini açıkça ilan etmişti. Nitekim The Pact de benzer kulvarda seyreden bir korku gerilimdi ama sadece bir dolu mantık hatasını görmezden gelerek izlendiğinde belli bir seyir zevkine ulaşmak mümkün oluyordu. Meşhur The Twilight Zone (Alacakaranlık Kuşağı) dizisine eklenecek 25-30 dakikalık bir bölüm olsa belki olumlu karşılanabilecek The Pact’in sakız gibi uzaması, bir dolu teknik sıkıntı yaratmaktan başka bir işe yaramıyordu. Finaldeki güya “büyük sürprize” ise hiç değinmesek daha iyi sanırım. Victori’nin ikinci filmi Cross the Line ise ilkine nazaran çok daha olgun bir gerilim denemesi. Dani, yıllarca ölüm döşeğindeki babasına bakmak zorunda kaldığı için iş-ev rotası dışına çıkamadığından sosyal yaşama ayak uydurmakta zorluk çekmektedir. Babasının vefatının ardından “dışarıya” adım attığı ilk gecenin sonunda yılların açığını bir çırpıda kapatan Dani’nin başına gelmedik kalmaz. David Fincher şahikalarından The Game’dekiyle (1997) yarışacak denli akılalmaz bir dizi olayın içine balıklama dalan Dani’nin, Hitchcock gerilimlerinin “her şeyden habersiz” başkarakterlerine taş çıkartacak mücadelesi, hızlı tempolu bir kurgu ile birleştiğinde ortaya finale kadar nefes almadan seyredilen sağlam bir gerilim çıkıyor.

Night Shift (2020)

Aynı karakolda görevli üç polis memuru, iltica başvurusu reddedilip sınır dışı edilmesine karar verilen kaçak göçmeni havalimanına götürmekle görevlendirilir. Anne Fontaine’in yönettiği Fransa / Belçika / Çin ortak yapımı film, üç polisin görevlendirildiği ana kadar olan süreci, her birinin gözünden ayrı ayrı vererek karakterleri daha yakından tanımamızı sağlıyor. Gece görevi başlayıp üç polis bir araya geldikten sonra ise tek bir kanaldan akmaya başlıyor ve aralara serpiştirdiği ‘flashback’ sahnelerle karakterlerini daha da derinleştirmeyi deniyor. Bu sayede polislerin özel hayatlarına ilişkin yan hikâyeler yaratarak kimi mini sürprizlerle ilgiyi ayakta tutmaya niyetleniyor. Aslen “medeni beyaz adam, az gelişmiş ülke insanlarına yardım ediyor” algısıyla oynamayı ana amaç ediniyor ve diğer tüm yan hikâyeler de bu ana amaca hizmet ediyor. Günün sonundaysa ufak bir mastürbasyonla sadece kendini rahatlatan, güya haksızlıklara karşı “beyaz adamın”, aslında hiçbir soruna deva olamadığının altını çiziyor. Night Shift, karakter odaklı, ağır tempolu bir film. Bunu da aksiyon peşinde olanlara önemli bir uyarı notu olarak ekleyelim.

Deliver Us from Evil (2020)

Hong Won-chan’ın senaryo ekibinde yer aldığı The Chaser (2008), The Yellow Sea (2010) ve Confession of Murder (2012) filmleri, hem seyirci hem de eleştirmenler tarafından beğenildi (ki naçizane üçüne de bayılanlar arasında olduğumu söylemeliyim). Senaryosunu Choi Yun-Jin’in yazdığı Office (2015) ile ilk kez yönetmen koltuğuna oturdu ama açıkçası film pek tutmadı. İkinci yönetmenlik denemesi Deliver Us from Evil ise senaryosunu da yazıp yönettiği ilk film. Önceden devlet için cinayet işleyen gizli ajanken siyasi kadroların değişmesiyle gözden çıkartılan ve yok edilmek istenen In-nam, kimlik değiştirip yeraltına geçer ve kiralık katil olarak çalışmaya başlar. Emeklilik hayallerini gerçekleştirmeye başlamadan önce Japonya’da son bir cinayet daha işler ve hayatının geri kalanını huzur içinde yaşamak istediği Panama’nın sessiz kıyı kasabasına yerleşmek için hazırlıklara başlar. Ancak Tayland’da gerçekleşen ve bir şekilde müdahil olmak zorunda kaldığı kaçırılma olayı ile son kurbanının abisinin intikam için peşine düşmesi işleri karıştırır. Deliver Us from Evil, Güney Kore’nin o özlediğimiz lezzetteki aksiyon-gerilimlerine yakın duruyor. Özellikle ilk bir saatlik bölümünde devlet içinde devlet olma gayretindeki oluşumların karmaşık ulusal ve uluslararası ilişkilerine dair içerdiği ipuçlarıyla daha da ilginçleşiyor. Ancak son düzlüğe geldiğimizde tüm bu ilişki ağlarını sadece bir sos olarak kullanma niyetinde olduğu anlaşılıyor ve düz bir aksiyon filminden beklenen abartılı çatışma ve dövüş sahnelerine teslim oluyor. Kabul, bu tercih filmin değerini biraz düşürüyor ama yine de geriye, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, belki başta bahsi geçenler kadar akılda kalıcı olamayacaksa da iyi hatırlanacak bir film kalıyor.

Devam Edebilir…

Videolar

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir