Bir Şener Şen Resitali: Zengin Mutfağı (1988)

Ayrılmak mı zor, bu mutfakta hizmet etmek mi?

Şöyle arkamıza yaslanıp Şener Şen filmografisinin en az hatırlanan filmlerini sıralasak, şüphesiz ki zirveye yazılacak işlerin başında Zengin Mutfağı gelecektir. Her ne kadar son zamanlarda yine büyük usta tarafından tiyatro sahnesine taşınmasıyla adından söz ettirse de, ne yazık ki filme dair bir kopya bulabilmek, gönül rahatlığıyla izleyebilmek neredeyse imkânsızdı. Ta ki Erler Film, Zengin Mutfağı’nı restorasyonlu olarak YouTube’a yükleyene kadar. Vasıf Öngören’in kaleminden, Başar Sabuncu tarafından beyazperdeye uyarlanan Zengin Mutfağı, hazır internetteki yerini almışken, dilerseniz gelin filmi hep birlikte inceleyelim.

İtiraf etmek gerekirse birçoğumuz için Şener Şen oldukça özel bir noktada konumlanır. Kimimiz için Badi Ekrem’dir o, kimimiz için Muhsin Bey, kimimiz içinse Eşkıya Baran… Ancak Şener Şen en çok kim diye soracak olursak cevap kesinlikle Pehlivan Lütfü olacaktır. İlk olarak 1977 yılında Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen, sonrasında 1988 yılında sinemaya uyarlanan, 2018’in sonlarına doğru tekrardan tiyatro seyircisinin beğenisine sunulan Zengin Mutfağı’nda yıllara meydan okuyan tek bir isim var: Şener Şen! Karakteri, karakterin arada kalmışlığını adı gibi bilen Şener Şen, tam da bu yüzdendir ki Pehlivan Lütfü rolünü daima bir resitale çevirir. Aynı 1988 yılında beyazperdede olduğu gibi…

Yıllar yılı tek gayesi, aşçılığını yaptığı Kerim Bey’e hizmet etmek olan ve yaşadığı konaktan dışarı adım atmamış Lütfü Usta’nın hikâyesini izleyicisine aktarır Zengin Mutfağı. Ancak dönemin kaotik ortamını, bireylerin çaresizliğini, kapitalizmin yıkıcı gücünü ve daha da acısı faşizmin gaddar yüzünü çarpıcı bir şekilde resmetmeyi de es geçmez. Ve bunu yaparken de tüm teatral atmosferine karşın realitesinden bir an olsun ödün vermez.

Vasıf Öngören’in şahane kaleminden çıkagelen Zengin Mutfağı ilk defa 1977 yılında sahnelendiğinde, yönetmenliğini yine Başar Sabuncu üstlenir. Tiyatro kökenli bir isim olan Başar Sabuncu, 1988 senesinde Zengin Mutfağı’nı beyazperdeye uyarlama kararı aldığında, hikâyenin teatral yapısını tümden yok etmek yerine, aynı şablonu bir kez daha kurgulamayı tercih eder. Esasen bu tercihin fazlasıyla cesur bir karar olduğunu söylemek gerekir. Nitekim bir tiyatro yapıtını olduğu gibi sinemaya aktarmak neresinden bakarsak bakalım koca bir kumar. Ancak gerek hikâyenin şahane bir temel üstüne kuruluşu, gerekse Şener Şen’in başından sonuna dek parmak ısırtan performansı, Zengin Mutfağı’nın o kumardan kazançlı çıkmasını ve klostrofobik bir sinema başyapıtına dönüşmesine olanak tanır. Keza bu tercihin anlatının boğucu atmosferini de güçlendirdiğini söylemek gerekir. Kaldı ki film başından sonuna dek, Lüftü Usta başta olmak üzere, karakterlerin mutfak içerisine hapsolmuşluk hissini kanlı canlı huzurlarımıza getirir ve böylelikle vuruculuğunu da doruk noktasına çıkarır.

Zengin Mutfağı için söylenmesi elzem olan yegâne husus, senaryosun temas ettiği noktalar. Nitekim film için toplumsal hafızayı canlandıran bir yapı üzerine kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Keza filmin açılış sahnesinde izleyicisini sunduğu ve tarihe “Büyük İşçi Direnişi” olarak geçen 15-16 Haziran ayaklanması, bir toplumun dirilişini simgeler nitelikte. Hatırlamak gerekirse, işçi haklarını kısıtlayan ve sendikalaşmanın önüne geçen kanun değişikliğinden sonra ayaklanan işçilerin bu tepkisi bir anda kitlesel bir harekete dönüşmüş ve büyük ses getirmişti. Bir başka deyişle Büyük İşçi Direnişi’ne, tarihteki ilk “Gezi Parkı Ayaklanması” yakıştırmasını yapmak bile mümkün. Kaldı ki derin bir uykuya dalmış toplumun hep bir elden reaksiyon vermesi anlamında oldukça benzer iki hareket bu. İşte tam da bu yüzdendir ki Zengin Mutfağı daima ölümsüz bir eser olarak kalacak ve her izlendiğinde Türkiye’nin geçtiği aşamaları can alıcı bir şekilde resmedecektir. Bu bile filmin albenisini doruğa çıkarmaya yeten detayların başında gelir.

Tabii Zengin Mutfağı’nı “Büyük İşçi Hareketi” ile sınırlandırmak bu harikulade anlatıya haksızlık olur. Kaldı ki ortada 15-16 Haziran Ayaklanması’ndan başlayan ve 12 Mart Muhtırası’na uzanan bir zaman diliminde yaşananlar ve bu yaşananların aktörleri var. Evet, Türkiye çok zorlu süreçlerden geçti. Peki ya bu süre zarfı içerisinde arada kalanlar? Bir başka deyişle safını şaşıranlar? Pehlivan Lütfü neresinden bakarsak bakalım şahane yazılmış ve tasarlanmış bir karakter. Esasen onun için kapitalizmin gölgesi altındaki modern bir köle yakıştırmasını yapmak en doğru tanım olacaktır. Nitekim karşımızda, dünyadan kendisini soyutlamış, bütün dış etmenlere kulağını tıkamış, tek derdi “efendisini” mutlu etmek olan hatta ve hatta kapitalizmin yıkıcı gücü altında benliğini yitirmiş bir adam var. Bu yüzdendir ki filmin final sahnesinde, Lütfü Usta bize döner ve şu soruyu sorar: “Ayrılmak mı zor, bu mutfakta hizmet etmek mi?”. Bu soru aslında tüm filmi özetler nitelikte. Çünkü Lütfü Usta, kendisini hapsettiği o tozpembe dünya içerisinde kim olduğunu unutmuş ve zamanla koca bir varoluş sancısının ortasına saplanmıştır. Evet, yılan aslında onun gözünün önündedir ancak onun gözü öylesine kördür ki, o yılanı göremeyecek hatta o yılanın başkalarını ısırmasına dahi müsaade edecektir. İşte Zengin Mutfağı’nın asıl çarpıcı noktasındayız. Nitekim film, kendimizi o karanlığa hapsettiğimizde, aydınlığa çıkmak için çaba sarf etmediğimizde, o yılanın günün birinde gelip bizi sinsice ısıracağını öylesine güzel özetliyor ki, adeta bir tokat edasıyla gerçekleri yüzümüze vuruyor. Evet, belki dünya Pehlivan Lütfü’nün mutfağı kadar küçük değil; ancak en az o mutfak kadar da kötülüklerle dolu. Ve biz, tüm bu kötülüklere göz yumarsak, ya o kötülüğün kendisi oluruz ya da o kötülüğün altında yok olup gideriz.

Film, her ne kadar fazlasıyla ciddi konuları merkezine alsa da mizah öğelerinden beslenmeyi es geçmez ve başta Lütfü Usta olmak üzere dramını, dozunda bir eğlenceyle harmanlayarak anlatının çekiciliğini doruğa çıkarır. Esasen bu durum, hem hikâyenin karanlık atmosferini daha yumuşak bir haletiruhiyeye yerleştirir, hem de Lütfü Usta’nın yer yer varoluş sancısına kadar uzanan sanrılarını daha etkileyici bir şekilde sunmasına olanak tanır. Bir başka deyişle Başar Sabuncu, oldukça zor gibi görünen hikâyesini, mizahi dokunuşlarıyla daha anlaşılabilir bir seviyeye getirir ve Zengin Mutfağı’nı her seyircinin kolaylıkla idrak edebileceği bir noktaya konumlar.

Şener Şen’in adeta tek kişilik resitali olarak karşımıza gelen ve yakın dönemin en trajik siyasi dönemlerinden birini merkezine alan Zengin Mutfağı, tek mekân anlatısını siyasi göndermeleri ve yer yer yükselen mizahı ile harmanlayan, sinemamızın en özel işlerinden biri. Tüm hikâye boyunca adıyla var olan, ancak bir kez dahi gül cemalini izleyiciye göstermeyen Kerim Bey’i, bir başka deyişle “burjuva”yı asıl yılan olarak tanımlayan film, gerçek düşmanın kapital düzeni kendi çıkarları için kullananlar olduğunu izleyicisine aktarırken, anbean düşünmeye sevk eden yapısıyla da fark yaratır. Belki de son kerteye geldiğimizde Lütfü Usta gibi sormamız gerekir: “Ya biz kimlere hizmet ediyoruz?”

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir