Zıkkımın Kökü (1993)

3 Temmuz 2017 tarihinde gazetelere düşen haber beni üzmüştü. Hastaneye kaldırılan Muzaffer İzgü “İyi değilim” diyordu ve bu haldeyken bile ömrü boyunca aklından hiç çıkarmadığı çocuklara selam gönderiyordu: “Çocukları gözlerinden öpüyorum.” Ve 26 Ağustos’ta sona erdi bu 1933’te bando ve mızıkayla başlayan uzun yolculuk. İhtiyacı olan her şeyi dişiyle tırnağıyla kazıyarak elde etmek zorunda kalmış bir kuşaktan geliyordu. Zor ama dolu dolu bir çocukluk yaşamıştı. Erken büyümüştü ve erken büyümek zorunda kalan her insan gibi büyümeden çocuk kalmıştı. Büyüklere yönelik öykü ve romanlarının yanında bir çocuğun okuyabileceği en güzel çocuk romanlarını da yazmıştı. Ökkeş serisi bile Muzaffer İzgü’yü sevmek için yeterli sebepti.

İzgü gülmece roman ve öyküleri yazdı. Aslında belki de sadece roman ve öyküler yazdı. Hatta daha da ileri gidip iddia edebiliriz ki o hafif bir abartı dozuyla bize sadece günlük hayatımızı anlattı. Modern zamanların saçmalığını anlattı. Gülmece dediğimiz şey ise kendi hayatımıza dışarıdan bakarken hissettiğimiz yadsımadan başka bir şey değildi. İşte İzgü bu yadsımayı kullanarak  insanlara insan kardeşleriyle dayanışma ve iş birliği içinde, insanca yaşayıp, içinde taşıdığı tüm potansiyeli ortaya çıkarmaya olanak verecek bir başka hayatı kurma yolunda çağrıda bulundu.

Zıkkımın Kökü 1993 yılında Memduh Ün tarafından tarafından filme alınmış. Senaryoyu Memduh Ün ve Macit Koper birlikte kaleme almış. Muzaffer İzgü’nün otobiyografik romanı olan filme adını veren Zıkkımın Kökü(1) senaryoya kaynaklık etmiş. Filmin yapımcısı Kadri Yurdatap (Mine Film). Zıkkımın kökü önce 3 bölümlük bir dizi olarak planlansa da sonradan filme dönüştürülmüş.(2)

Zıkkımın Kökü, İzgü’nün hayatının bir kesitini izleyicilere aktarıyor. Adana’da yoksul bir ailenin oğlu olan Muzo (Muzaffer) hep çalışmakla geçen zor bir çocukluk geçiriyor. Abisi Sefa okuyamasa da Muzo zekası ve öğrenme iştahıyla dikkatleri üstüne çekiyor. Muzo okuyup iyi bir insan olma olma hedefine doğru giderken bir yol ayrımına geliyor ve bazı acı seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Filmi dramatik açıdan inceleyelim. Hayata yoksulluk içinde gözlerini açıyor Muzo. Her çocuk gibi yoksulluğu bir çeşit mahrumiyet olarak algılıyor am doğal olarak maddi koşulların yetersizliğinden kaynaklanan bir şey olarak algılamıyor. Sonraları aklı erip maddi yetersizliklerin farkına varınca tahsil hayatını devam ettirip iyi bir meslek sahibi olmak gibi bir plana sahip oluyor. İlk gençliğinde yani hayatının -en azından filmin anlattığı hayat kesitinin- ikinci dönüm noktasında ise bu planı gerçekleştirme konusunda ciddi bir sınava tabi tutuluyor ve bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Tahsili kurtarıyor ama Raziye’yi geride bırakıyor. Öykü bize farklı bir kronolojik sıralama ile anlatılıyor. Muzo’nun bir seçim yapmak zorunda kalışını anlatan 1. bölüm, yapacağı seçimin gerekçelerini ayrıntıları ile anlatan uzunca bir geri dönüş (flashback) şeklinde kurulmuş bir 2. bölüm ve kahramanımızın yaptığı seçimin sonuçları ile başbaşa kaldığı bir 3. bölüm. Görüldüğü gibi 1. ve 3. bölümler kronolojik açıdan bir devamlılık sergilerken araya giren 2. bölüm doğal olarak bir kesinti yaratıyor. 1. ve 3. bölümlerle ilgili görüşlerimi daha sonra aktarmak üzere öncelikle 2. bölüme yoğunlaşmak istiyorum.

Muzo’nun çocukluğunu anlatan geri dönüş kısmı Muzo’nun büyüdüğü evi, aile üyelerini ve Muzo’nun büyüdüğü şartları çok güzel anlatan bir anekdotlar topluluğu. Bütün bu birbirinden bağımsız anekdotlar ilgiyle izleniyor. Filmin bu bölümü adeta akıp gidiyor. Kasa tahtalarından, çinkodan ve çamurdan inşa edilmiş tek odalı bir ev, soba yerine kullanılan yağ tenekesinden bozma mangal, nalından bozma ayakkabılar, eskidikçe yamanan elbiseler, kömür tozundan imal edilen topaklar… Her şey o kadar tanıdık ve zorlamadan uzak ki 30’lu ve 40’lı yılların yoksul bir ailesinin evinde bir sedire sanki dedemizin ninemizin evine gider gibi zahmetsizce ilişiveriyoruz. Bu bakımdan sanat yönetiminin çok iyi iş çıkardığını söyleyebiliriz. Anne Havva (Meriç Başaran) silik ve kardeş Sefa (Hakan Hançerli) ondan daha silik olarak resmedilmiş tipler. Ama baba Ahmet (Menderes Samancılar) ve Muzo (Emre Akyıldız) gayet parlak karakterler. Menderes Samancılar’ın iyi oyunculuğu ve Emre Akyıldız’ın doğallığı filme damga vuruyor. Baba hayalci, icatçı, palavracı ve biraz da maymun iştahlı birisi. İcatçılığı ise yeni ufuklar bulmaya yönelmiş olmaktan çok  hayat koşulları gereği her şeyi ucuza mal etmeye yönelmiş bir meleke. Annesi daha sebatlı, ağırbaşlı. İşte Muzo’nun kişiliğini oluşturan da bu iki ebeveynden edindiği özellikler. Babasının dizginsiz hayal gücünü annesinin ağırbaşlılığı ile dengelemeyi başarmış.

Muzo bir taraftan okuluna devam ederken bir taraftan da ailesine katkıda bulunmak için birbirinden değişik ve birbirinden berbat bir sürü işte çalışıyor. Eee orası Adana! Böyle bir hayat küfürsüz, dayaksız ve hatta ucundan kıyısından kötü şeylere bulaşmadan yaşanır mı? Romandan anladığımız kadarıyla yaşanmaz! Ama film öncelikle bir dizi olarak tasarlandığı için doğal olarak daha steril diyaloglar tercih edilmiş. Bazı sivri olaylar (karpuz çalma vs.) görmezlikten gelinirken dramatik yapıya uyumlu hale getirmek için bazı şeyler idealize edilmiş. Bunlar hep anlaşılır şeyler. Bu haliyle Zıkkımn Kökü’nün anlatımı ve dili daha çok İzgü’nin 1979 yılında yazdığı otobiyografik çocuk romanı Ekmek Parası’nı(3) andırıyor.

Bu bölümle ilgili söylenebilecek en önemli şeylerden biri de fakirliği anlatılırken kullanılan dil ve izlenen yöntemin çok başarılı olması. Bir kere anlatının derdi fakirliğin seyircinin gözünde nasıl trajik bir hale getirileceği değil. Yani yazar, yönetmen, senarist vs. rahat koltuğundan fakirliğe doğru yönelen karamsar ve  acıyan bir bakış açısı kullanmıyor, ajitasyona dayalı bir anlatım tercih edilmiyor. Bunun yerine zengin fakir her insanın yaşadığı ortak duyguları anlatmanın peşine düşülüyor ve fakirlik verili (fakat aşılması gereken) bir şart olarak algılanarak buradan nereye varılabileceği üzerinde kafa yoruluyor. Buradan da söyleyebiliriz ki senaryoyu yazanlar İzgü’nün hayatının ve kariyerinin özünü doğru anlamış ve bu özü filmde doğru kullanmış. Örneğin baloncunun arkasından bakan Muzo’yu izlerzen kafamızdaki düşünce “Vah canım ne kadar fakir, bir balon bile alamıyor” olmuyor. Bunun yerine kendimizi Muzo’nun yerine koyup biz de çocukluğumuza dalıp belki istediğimiz halde alamadığımız bir yiyeceğin, oyuncağın veya kitabın anısını kucaklayabiliyoruz.

Gelelim 1. ve 3. bölümlere. Aslında bu iki bölümü, aynı olayın aşamaları olduğu için tek bölüm  saymak mümkün. Bölünmüşlük araya uzunca bir geri dönüş bölümünün girmesi ile oluşuyor. Bu bölüm ilk gençliğini yaşayan Muzo’nun Raziye (Elif İnci) ile yaşadığı aşka  ve bu bu aşkın hazin sonuna odaklanıyor. Muzo’nun yoksulluğun verdiği ezikliğe karşı çocukluğunda kullandığı kalkan zekası ve öğrenme iştahı oluyor. Yıllar boyu aile bütçesine katkıda bulunmak için yaptığı birbirinden berbat işler onu bir adım öteye taşıyor: Neden okuyup iyi bir iş sahibi olup bu hayattan kurtulmasın? Hayatının bundan sonraki amacı bu oluyor. Yeni taşındıkları mahallede hayatına giren Raziye onu kaçınılmaz olarak bir seçimin eşiğine getiriyor. Ya evlenecek ve okuma hayallerini bir kenara bırakacak ya da Raziye’den vazgeçecek. Aslında kimsenin ondan okumayı bırakmasını istediği yok. Ama Muzo bu hayatı iyi biliyor. Evlenirse daha çok çalışmak zorunda kalacak. Okumak, iyi bir meslek sahibi olmak falan hepsi berhava olacak. Seçimi yapmak istemiyor ve sonunda Raziye’nin babası tarafından oyundan çıkarılıyor.

Çocukluk yıllarını anlatan uzunca bölümün bu hikayenin girişi ve Muzo’nun seçiminin gerekçesi olması gerekiyor. Ama sonuçta bu üç bölüm bir araya getirildiğinde izleyiciye bir bütünlük hissi vermekte zorlanıyor. Gerek Muzo’nun ilk gençliğini canlandıran Günay Girik ve Raziye’yi canlandıran Elif İnci’nin yetersizlikleri gerekse çocukluğu anlatan uzunca bölümün gerçekten parlak ve zevkle izlenir bir bölüm oluşu ana hikayeyi unutturuyor. Zıkkımın Kökü’nün daha önce 3 bölümlük bir dizi olarak planlandığını sonradan filme dönüştürüldüğünü söylemiştik. Bu fikir değişikliği tasarım aşamasında mı oldu yoksa çekimler tamamlandıktan sonra mı gerçekleşti bilemiyorum. Ama kurgunun çok iyi iş çıkaramadığı ortada.

Zıkkımın Kökü, kurgunun azizliğine rağmen sıcak, samimi, ajitasyondan uzak, insancıl ve hiç bitmesin diye izlediğim bir film. Şimdi aramızda olmayan Muzaffer İzgü ve Memduh Ün’ün anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın

(1) Zıkkımın Kökü, Muzaffer İzgü, Bilgi Yayınevi, 1988

(2) Ansiklopedik Türk Filmleri Sözlüğü, Agah Özgüç, Sf:768, Horizon International Yayınları, 2012

(3) Ekmek Parası, Muzaffer İzgü, Bilgi Yayınevi, 1979

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bak bunu da seversin...

İnsana Tabiatla Arasındaki Uyumu Sorgulatan Film: Nebula

Locarno Film Festivali’nde En İyi Yeni Yönetmen ödülüne layık görülen Nebula, insanın etrafını kuşatan tabiatla olan ilişkisini irdeliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir