15. Eskişehir Film Festivali Notları – 2. Bölüm

İyisiyle kötüsüyle, irisiyle ufağıyla bir festivali daha nihayete erdirmiş bulunuyoruz. İzlemek için nefes nefese koşturduklarımızla, es geçtiğimiz için pişmanlık duyduklarımızla, hayal kırıklığı yaratanlarla, sürpriz yumurta misali kabına sığmayıp çatlayanlarla 15. Eskişehir Film Festivali seyir güncesi şu veya bu şekilde ardımızda kaldı…

Festival bombardımanına tekabül eden bahar döneminin öne çıkan organizasyonlarından biri olan Eskişehir Film Festivali, her ne kadar öncülü olan festivallerde izleyici ile buluşan bir seçkiye sahip olsa da, önemli bir kısmı vizyon sürecindeki hara gürele arasında arada kalan yapımları şehrin sinemaseverleri ile buluşturmayı başardı.

Elbette ki Eskişehir Film Festivali’nin tek avantajı, vizyon şansı bulamamış olan uzun metraj filmleri, şehir izleyicisi ile buluşturmaktan ibaret değildi. Hemen hemen her gün iki farklı uzun metraj filmin oyuncu ve yönetmenleri ile yapılan, toplam on beş söyleşi gerçekleşti festival süresince. Bununla birlikte Türkiye ve dünya sinemasından birbirinden leziz kısa film seçkisi ve atölye çalışmaları da, festival çerçevesinde sinemaseverler ile buluşturuldu.

Şahsi tercihlerime dönecek olursam eğer… Malumunuz festivalin ilk yarısını, seyir takibi açısından pek de verimli geçirmediğimi yazıp çizmiştim. Yine de bu hantal başlangıcı, şık bir deparla dengelemeyi başardığım için, festivale gönül rahatlığı ile devam ettiğimi not düşmek isterim. Seyir haritamda işaretlediğim uzun metraj rotalarının üzerini birer birer çizmeyi başarırken, festivalin merak ettiğim filmlerinden biri olan Küf’ü izleyebilme şansım ise ne yazık ki başka bahara kaldı. Lafı daha fazla uzatmadan festival maratonumun ikinci kısmına parmağımızı daldıralım hep beraber:

7 MAYIS SALI

UROKİ GARMONİİ / HARMONY LESSONS/ UYUM DERSLERİ (2013)

Genç Kazak yönetmen Emir Baigazin’in ilk uzun metrajlı filmi olan Uyum Dersleri, sinema sektörümüz açısından feyz alınması gereken bir ilk film örneği!

Uroki garmonii Harmony Lessons

Kazakistan kırsallarında büyük annesi ile birlikte yaşayan 13 yaşındaki Aslan’ın hikâyesinin, her adımda ince ince dokunan yapısı; uçan kaçan her ayrıntıyı, ilk filmlerine sığdırma derdinde olan ülkemiz genç yönetmenlerinin bir kısmı tarafından benimsenmeli diye düşünüyorum. Hele ki “minimalist” yaklaşımların, yanlış anlaşıldığı ve değerlendirildiği düşünülürse, Baigazin’in filmi, kelimenin tam anlamıyla temiz bir minimalist film örneği olarak dikiliyor karşımıza.

Baigazin, hikâye çapı oldukça geniş olan filmini, sınıf arkadaşları tarafından küçük düşen, melankolik ve ergenlik dönemini içe kapalı bir şekilde geçiren Aslan ile açıyor. Çok geçmeden Aslan’ın karşısına diktiği, okulun kabadayısı Bolat ve Aslan’ın yanına kondurduğu, yolu şehirden kırsala düşmüş olan Mirsain ile birlikte ince ince işlediği hikâyesinin köşe taşlarını yerleştiriyor. Baigazin, bu üç karakter üzerinden, mikro ölçekte bir “öteki” hikâyesi anlatıyor gibi görünse de; filmin başından sonuna kadar donelerini başarılı bir biçimde izleyici ile paylaştığı bir “suça meyil” öyküsü ortaya koyuyor.

Baigazin’in bu ilk filminin hikâyesindeki inceliği destekleyen diğer bir önemli unsur da görüntü yönetmeni Aziz Zhambakiyev’in, gözlere şenlik görsel işçiliği. Son tahlilde, Uyum Dersleri, minimalizm kisvesi altında izleyicisini yormayan, kelimeden tasarruf eder gibi gözükmesine rağmen totalde kabından taşacak kadar çok şey anlatan, -inanması güç ama- gerçekten de izleyicisine keyif veren bir minimal sinema hamlesi!

DEVİR (2012)

Devir, hem Derviş Zaim sinemasının karakteristik özelliklerini taşıyan hem de yönetmenin anlatı tercihlerinde yeni bir noktayı işaret eden bir yapım. Burdur’un, Hasanpaşa köyünde gerçekleşen geleneksel bir çoban yarışmasının izini süren Zaim, her ne kadar terazinin belgesel tarafına yüklense de, yine geleneksel bir kültürel mecraya kamerasını yaklaştırıyor.

DevirDevir’in hikâyesine ağırlığını bindiren ‘çoban yarışmasında’ amaç, çobanların suyu en kısa sürede geçmeleridir. Bir de yarışmaya katılan çobanların koyunları, yarışmadan hemen önce, kırmızı renkli kayaları sulandırmak sureti ile elde edilen boyalar ile boyanır. Bu geleneksel yarışın son sekiz yılda değişmeyen şampiyonu ise, Takmaz adındaki bir köylüdür. Takmaz, her ne kadar yarışmanın gedikli birincisi olsa da, yerini köyün genç delikanlılarına devretmek pahasına, onlara yardım etmekten çekinmez.

Filmin manevra kabiliyeti ise, köyün bakir toprakları üzerine kurulacak olan maden ocağı işletmesi sebebi ile artar. Maden ocağı çalışması yüzünden, köylüler koyunlarını boyamak için taş temin edemezler. Bu noktada Çoban Ali devreye girer ve şehirden kırmızı toz boya taşıyarak çobanlara dağıtır. Bu sayede çoban yarışının önü yeniden açılmış olur.

Zaim, elinde yer alan oldukça yüklü bir görüntü deryasından 75 dakikalık bir kurmaca / belgesel çeşitlemesi çıkarmış. Her ne kadar hikâyenin ana eksenine çoban yarışını yerleştirse de; gelenek ve göreneklerinden kopmak ile yanı başında yükselen modern dünyanın etkisine maruz kalmadan yaşamak arasında bocalayan Hasanpaşa insanının portresini çıkarmış ortaya. Çoğu zaman spontane ilerleyen belgeselin içeriğindeki en önemli nokta ise, köyün hemen ortasına dikilen maden işletmesine karşı, köy halkının neredeyse tepkisiz kalması. Üstelik hikâyede yer alan bu kısım, aynı zamanda filmi belgesel kulvarından alıp, kurgusal cenaha taşıyan kısım olması açısından da oldukça önemli.

Derviş Zaim, ileride de tıpkı Devir gibi kurgusal denemeler yapacağının sinyallerini, filmin hemen ardından gerçekleşen söyleşisinde verse de; bu belgesel – kurgusal evliliğinin, her sinemaseverin damağına hitap ettiğini söyleyebilmek biraz güç. Yine de, yönetmenin girdiği bu yeni anlatı tüneli, Zaim’in sineması açısından da nev-i şahsına münhasır bir köşede duruyor dersek abartmış olmayız.

BEKAS / NEREDESİN SÜPERMEN? (2012)

Neredesin Süpermen? gibisinden şeker kıvamındaki filmlere festivallerimizin kesinlikle ihtiyacı var! Karzan Kader’in kendi kısa metrajlı öyküsünden yola çıkarak çerçevesini genişlettiği film, Coca Cola reklamı tadında, zaman zaman gereğinden fazla geveze fakat bununla birlikte iticilikten de fersahlarca uzakta bir seyirlik.

bekas

Dana ve Zana adındaki iki kardeşin, Süperman’e ulaşabilme yolculuğu olan Neredesin Süperman? gücünü büyük oranda Kader’in kaleminden damlayan başarılı diyaloglardan ve Johan Holmqvist’in sıcak görüntüler eşliğinde servis ettiği sinemasal zarafetinden alıyor. Çocuk oyuncularının, film süresince yüzümüze yerleştirdiği gülümsemeyi borçlu olduğumuz performanslarını da es geçmemek lazım.

Neredesin Süpermen? özünde Dana ve Zana kardeşlerin yol hikâyesi. Bu hikâye, elbette ki ister istemez, Saddam rejiminden kaçıp İsveç’e sığınan Karzan Kader’in hayatından da izler taşıyor. Yine de filmi doğrudan otobiyografik bir yapım olarak yorumlamak yanlış olur. Amerika yollarına düşebilmek için önce ülke sınırlarının dışına kapağı atmayı kafaya koyan bu iki aklı hava kafadar, Michael Jackson adını verdiklerini eşeklerinin dirayeti el verdiğince, kâh sevgililerinin peşine düşüyor, kâh Coca Cola kamyonunda mahsur kalıyor, kâh mayınların arasında debeleniyor fakat her daim dört ayak üzerine düşmeyi de başarabiliyor.

Karzan Kader, başrolünü de üstlendiği ilk uzun metrajlı filmi The Last Four’un ardından çıtayı bir kademe daha yükseltmeyi başarıyor. Her halükarda Neredesin Süperman? yıllar sonra bile dolu dizgin bir komedi örneği olarak anılacak…

8 MAYIS ÇARŞAMBA

THE ROCKET / ROKET (2013)

Daha ziyade belgesel işleri ile tanınan Kim Mordaunt’un filmografisinin en göze çarpan filmi diyebiliriz Roket için. Yönetmenin belgesel geleneğinin alt yapısı ile beslediği Roket, bir parmağı ile Avustralya’nın geleneklerine dokunurken, diğer parmağını da zorla göçe itilen yerli halkın sosyal meselelerine daldırıyor.

THE ROCKET

Ahlo, halkın geleneklerine göre, ailesine uğursuzluk getireceğine inanılan bir çocuktur. Büyükannesi daha Ahlo doğduğu ilk andan itibaren, bu çocuğun ailesine ve etrafındakilere uğursuzluk getireceğini söylemiştir. Geleneklere göre ikiz doğum yapıldığında, çocuklardan birinin aileyi felakete sürükleyeceğine inanıldığı için, doğumdan sonra öldürülmesi gerekmektedir. Fakat Ahlo’nun annesi buna izin vermez. Nitekim Ahlo’nun ve ailesinin hayatı, tıpkı büyükannesinin ön gördüğü gibi uğursuzluk silsileleri ile örülür. Aile, önce evlerini kaybeder ve taşınmak zorunda kalır. Daha sonra Ahlo’nun annesi talihsiz bir kaza sonucu hayatını kaybeder. Bütün bu olan bitenler Ahlo’nun büyük annesinin, felaketlerden torununu sorumlu tutması için sağlam dayanaklar doğurur. Hatta babası bile kendi öz oğlunun, aileyi felakete uğrattığına inanmaya başlar.

Ailenin, sözüm ona geçici bir çadır kente taşınması ile birlikte, hayatlarına 9 yaşındaki Kia ve onun James Brown özentisi amcası Purple da dahil olur. Pirinç şarabı müptelası olan Purple, hükümetin sözde insanları konfora kavuşturmak adına yerlerinden yurtlarından etmek için okuduğu şiirleri çoktan ezberlemiştir bile! Ailesi ile birlikte, sefalet içindeki çadır kente hapsedilmiş olan Ahlo için tek kaçış yolu ise, oldukça tehlikeli olan roket yarışı gibi gözükmektedir. Ahlo, dünyanın en çok bombalanan ülkesinde, göklere roket uçurulup, tanrıları dürterek yağmur dilenmenin amaç edinildiği bu yarışmayı kazanmak zorundadır. Hem ailesini biraz olsun konfora kavuşturmak, hem de gerçekten de lanetli olmadığını kanıtlamak için…

Yönetmen Mordaunt’un hikâyesi, her ne kadar birkaç güzel “an” barındırsa da totalde, izleyicisinin alakasını gerçekten diri tutabilen bir içerik sunamadığı gibi Ahlo’nun küçücük bedeni ile giriştiği boyundan büyük mücadelesini pek de ilgi çekici bir hale getiremiyor. Daha kaba bir tabir ile çocuk karakterinin çatışmasını “töresel bir lanet” ile ilişkilendiren film, ne bu lanet mevhumunu ne de Ahlo’nun çabasını inandırıcı bir hale getiriyor. Yine de bir iki adım geri atıp, işin görsel kısmına baktığımızda, egzotik arka plana sahip bir büyüme / sorumluluk öyküsü çeşitlemesi bekliyor izleyicisini…

JÎN (2013)

Reha Erdem’in son filmi, her ne kadar gösterim süresince, meraklı sinemaseverler ile sağlıklı bir biçimde buluşamasa da, 15. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’nin merakla beklenen filmlerinden biriydi. Aynı zamanda izleyicinin farklı tepkilerine gark eden bir filmdi Jîn

Jin Reha Erdem

Jîn’ın zamanı ve mekânı tam anlamıyla belli olmayan bir coğrafyada, silahlı direnişten koparak şehre, insanların arasına yaptığı ve görsel nitelikleri açısından da masalsı bir tarafı olan yolculuğuna gelen tepkilerin bu kadar çeşitli olmasının sebebi ise, hiç kuşkusuz Erdem’in yarattığı karakterin, gerçek manada bir karşılığının olmamasına inanılmasıydı.

İzleyicinin gerçeklik ve gerçekçilik beklentilerinden bağımsız olarak değerlendirildiğinde Jîn, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik vaziyetten de pekâlâ bağımsız bile değerlendirilebilir. Eğer Erdem’in anlattığı öyküyü, bu politik arka plandan çekip ayırırsak, karşımıza 17 yaşındaki bir genç kızın, masal estetiğini ters yüz eden yolculuğunun çıktığı söyleyebiliriz. Kabaca egzotik bir coğrafyadan, artık nasıl bir yer olduğunu unuttuğu şehre yolculuğu sırasında Jîn’in başına gelenler, bahsi geçen masalsı estetiği ters yüz eden ögeler olarak işaret edilebilir. Bu bağlamda Erdem’in filmi, ülkenin içinde bulunduğu politik gerilimden ziyade, en draje tabir ile genç bir kızın “dış dünya” ile giriştiği tehlikelerle dolu mücadeleyi anlatıyor dersek hiç kimsenin de başı ağrımaz.

Ne var ki Jîn’in içeriğindeki temsil sıkıntıları da tam da bu noktada baş gösteriyor. 17 yaşındaki kızın, silahı elinden bıraktığı ve vahşi habitatı terk ettiği andan itibaren, her türlü tehlikenin merkez noktası haline gelmesi, belki de bu masalsı anlatının mazotu gibi görülebilir. Fakat karşısına dikilen hemen hemen tüm erkek karakterlerin en kaba biçimde “uçkur düşkünü” çıkması, Jîn’in kaçış öyküsündeki tehlike unsurlarını ister istemez basite indirgiyor.

Erdem’in filminde net bir zaman-mekân algısı olmadığı gibi keskin bir kimlik tanımı da yok. Son tahlilde Jêrôme Almêras’ın hayranlık uyandıran görüntü yönetimi ve Hildur Gudnadottir’in tüyleri diken diken eden işitsel çalışmalarından güç alan başarılı bir Reha Erdem sineması örneği diyebiliriz Jîn için… İçerik üzerine girişilecek eleştiriler ise kelimenin tam anlamıyla dipsiz bir kuyu…

SİMURG (2012)

Belgesel sinema, her ne kadar son yıllarda ciddi bir ivme kazanmış olsa da, kolaycılıktan kaçınan belgesel örneklerine pek sık rastlamadığımız da bir gerçek. İşte Ruhi Karadağ’ın yaklaşık 15 yıla yayılan çalışmasının ve gözleminin ürünü olan Simurg, ülkemizdeki belgesel sinemanın geldiği nokta adına önemli bir konumda bulunuyor.

Simurg1996’da, cezaevlerine F-tipi hücre sisteminin getirilmesine tepki olarak başlatılan ölüm oruçlarını, altı kişi üzerinden anlatarak başlayan Simurg, 2000 yılında ölüm oruçlarının tekrar başlaması üzerine bir araya gelen eylemcilerin, hem süreç boyunca hem de sonrasında yaşadıkları ciddi sıkıntıları gözler önüne seriyor. Karadağ, 96 senesindeki ölüm oruçlarını, dört sene sonra eylemin tekrarlanışını ve hayata dönüş operasyonlarını seyir sürecinde adım adım izleyici ile buluştururken; yakın tarihimizde gözlerden uzak bir köşeye itilmiş ve karanlıkta kalmış gerçeklere de yeniden ışık tutuyor.

Simurg, uzun bir zamana yayılan yapım süreciyle, sadece ölüm oruçları ve hayata dönüş operasyonları hakkında salt bilgi vermeye yönelik bir yapım olmanın çok çok ötesinde; hem gazetecilikten gelen Ruhi Karadağ’ın döneme birebir tanıklığı hem de 15 yıla yayılan süreç boyunca, altı karakterin geçmişi ve bu günü arasında bağ kurarak, sürecin korkunç ve yıpratıcı etkilerini de perdeye yansıtmayı başarıyor. Simurg bu detaycılığı ile kesinlikle, gözlerden uzağa çekiştirilen yakın tarihimiz için bir rehber. Diğer taraftan da belgesel sinemamız için gerçek bir zafer!

9 MART PERŞEMBE

THE KING OF PIGS / DOMUZLAR KRALI (2011)

Oldukça kabarık kısa animasyon seçkisini saymazsak, Eskişehir Film Festivali’nin animasyon filmleri açısından biraz cılız kaldığını söyleyebilirim. Bir animasyon sineması örneğine göre fazla karmaşık olan ve Jaromir Svedjdîk ile Jaroslav Rudis ikilisinin çizgi roman üçlemesinden yola çıkılarak beyazperdeye aktarılan Alois Nebel ile birlikte Domuzlar Kralı da 2011 yılında çeşitli festivallerde adından sık sık söz ettirmeyi başarmıştı.

THE KING OF PIGS

Yeun Sang-Ho’nun ilk uzun metrajlı animasyon filmi olan Domuzlar Kralı, Myung-Min ve Jong Suk adlı iki arkadaşı yıllar sonra bir araya getiren ve adım adım geçmişte yaşadıkları büyük bir travmayı açığa çıkarması bakımından Ari Folman’ın Waltz With Bahir / Beşir’le Vals filmini andıran bir öykü anlatısına sahip. Her ne kadar hikâye içeriği bakımından büyük farklar barındırsa da, Jong Suk ile Ari Folman’ın hikâyesindeki ana karakter temsilleri büyük benzerlikler gösteriyor.

Min ve Suk’un öğrenci oldukları dönemde, okudukları okulda, domuzlar (sömürülenler) ve köpekler (okulun kabadayıları) olmak üzere iki farklı öğrenci grubu bulunmaktadır. İkili, domuzlar kategorisindedirler ve bu korku krallığının tabanında, köpeklerin tacizleri ile baş etmek zorunda kalırlar. Nitekim oldukça sert ve acımasız bir mizaca sahip olan Kim Chul, bu düzene çomak sokar. Chul’a göre, kötülere direnebilmenin en etkili yolu onlardan daha gaddar olmaktır.

Aradan geçen on beş yılın ardından Chul, hala Min ve Suk ikilisinin gözünde bir kahramandır. Çünkü Chul, hemen hemen hiçbir şeye sahip olmamanın verdiği rahatlıkla ve yordamsız gözü pekliği ile okuldaki sıradan öğrenciler olan domuzların göze alamadıklarını yapmayı başarmıştır.

Okuldayken silik bir inek karakter olan Kyung-Min karısını öldürmüştür, yazar olma hayali ile yanıp tutuşan ve karaladığı öyküleri kimseye bir türlü kabul ettiremeyen Jong Suk’un hem iş hayatında hem de duygusal hayatındaki işleri ise pek de yolunda değildir. İki kafadarın buluşması ile birlikte, Suk ve Chul arasında kalmış ve zamanın kumları arasına gömülüp gittiği sanılan karanlık bir sır açığa çıkar.

Sangt-Ho, paletindeki renklere rağmen oldukça karanlık bir animasyon örneği ile karşımıza çıkıyor. İçerik açısından, yine festivalde izleme şansı bulduğum Uyum Dersleri ile de akrabalık bağları gösteren Domuzlar Kralı, korku krallığına, sınıf çatışmasına, kabullenişe, tüketim arzularına dair her ne kadar bilindik kelamlar etse de etkileyici olmayı başaran bir animasyon örneği.

SEN AYDINLATIRSIN GECEYİ (2013)

Festivalin en çok beklenen filmi olduğunu söylememe gerek var mı acaba? Saat 12:00’daki gösterim için, sabah saat 09:00 civarında Sinema Anadolu’nun önünde oluşan uzun kuyruk, bu tezimin bir nevi dolaysız kanıtı… Filmin bu raddede bekleniyor olmasının ardına ise pek çok neden tepiştirmek mümkün. Leyla ve Mecnun dizisinin popülaritesi, filmin genel gösterime çıkmayacak olması ya da etkisi tartışılsa da almış olduğu ödüller, filmin gördüğü ilgiyi açıklayabileceğimiz münferit nedenler olarak gösterilebilir.

Sen Aydınlatırsın Geceyi

Filmin genel gösterime çıkmayacak olması, gerçekten de ülkemizdeki dağıtım dinamiklerine karşı alınan samimi bir tavır mı yoksa bir başka reklam hareketi mi, orası tartışılır. Geçtiğimiz yıllarda Kevin Smith de son filmi Red State’in dağıtım haklarını açık arttırma ile 1 dolara satın almış ve filmi katıldığı çeşitli festivallerde göstermişti. Onur Ünlü’nün, filmin dağıtımı konusundaki kararı oldukça net. Bu sebeple Sen Aydınlatırsın Geceyi filmine ulaşabilmek bir süre daha aynı zorluğunu koruyacak gibi…

Sen Aydınlatırsın Geceyi, minimalizm kabızlığının ve cıvıklık ötesi popüler filmlerin hâkimiyetinden yakasını bir türlü kurtaramayan ülke sinemamıza ilaç gibi gelecek bir film. Süper güçlere sahip insanların, güçlerini pek de olağanüstü olmayan durumların emrine amade etmesi, bunun yaparken de Onur Ünlü’nün artık iyiden iyiye aşina olduğumuz çizgi dışı (artık absürt kelimesini yinelemekten bıktım evet!) fikirlerinden de fazlasıyla güç alması, filmin içerik değerini arttıran unsurlar kuşkusuz.

Hayattan neredeyse hiçbir beklentisi kalmayan Cemal ile Yasemin’in, klişeler etrafında gezinmeyen aşk hikâyesi, pek çoğu başlı başına kısa film malzemesi niteliğindeki akıllıca buluşlar ile filme eklemlenmiş. Süper güçleri olan karakterlere daha fazla yaklaşabilmek adına Akşehir’in kırsalında yaşayan kahramanlar seçen Ünlü’nün bir diğer kozu ise, filmi siyah beyaz çekmiş olması. Hatta bu tercihi o kadar inatçı bir biçimde diretmiş ki, filmin daha sonra renkli formata çevrilebilmesinin önün kesmek adına, oldukça keskin ve tek bir sıcak renge yaklaşan ışıklandırma teknikleri kullanmış. Bu yönelime rağmen, oldukça lezzetli bir görsel çalışma ortaya koyan Vedat Özdemir’in, filmin grafik tarzını Tarsem Singh filmlerinin tonuna yaklaştırdığını söylemek abartı kaçmaz eminim… Bütün bunların üzerine başarılı müzikal tercihleri de eklediğimizde, Sen Aydınlatırsın Geceyi, belki de son zamanlarda izleyicide tekrar tekrar izleme ihtiyacı hissettiren birkaç yerli filmden biri olma özelliği kazanıyor… Yok yok, belki de tek film demek daha doğru olabilir…

Film hakkındaki gevelemelerimin ardından, kısaca gösterim sonrasında gerçekleşen panelin de atmosferine kabaca değinmek isterim. Geçtiğimiz yıllarda festivalde gerçekleşen hemen hemen her yerli filmin ardından gerçekleşen panellerin hınca hınç dolu olduğu rivayetlerine bakacak olursak eğer; filmin ardından gerçekleşen panelin, bu yılın en çok rağbet gören aktivitesi(!) olduğunu söyleyebilirim. Onur Ünlü, Ali Atay ve Serkan Keskin’in katıldığı panel oldukça curcunalıydı. Bu açıdan hem filmin hem de panelin, festival takipçilerinin sabrını ödüllendirdiğini söylemek hiç de abartı kaçmaz!

BULLHEAD / TAŞ KAFA (2011)

Festivalin ilk günlerine eşlik eden hengâmede izleme şansı bulamadığım Taş Kafa’yı, kendimi bile inandıramadığım garip bir inadın sonunda yakalamayı başardım. Yönetmen ve senarist Michaël R. Roskam’ın beyazperdedeki ilk ciddi sınavı olan film, aynı zamanda 2011 yılının da en iyi yabancı film Oscar adaylarından biriydi.

Rundskop (2011)Limburg’lu büyük baş hayvan üreticisi Jacky üzerinden; hem büyükbaş hayvan üretiminde kullanılan hormon münasebetini, hem de vücudunun testosteron ihtiyacını karşılamak için kullandığı ilaçları birer obje olarak hikâyeye yediren Roskam’ın filmi, kimi izleyicilere göre hantal bir Belçika Draması örneği, kimilerine göre ise Jacky’e yaklaşırken, hikâyesinde hiçbir gedik bırakmayan ve emin adımlarla ilerleyen, başarılı bir karakter odaklı drama hedesi.

Yine de Roskam’ın, artık hemen hemen her genç yönetmen için peşinen ön görülen ilk film tuzaklarının bir kısmının tam üzerine bastığını söylemeden geçmek olmaz. Neredeyse erkekliğini kaybeden ve sürekli olarak testosteron takviyesi almak zorunda kalan Jacky, erkekliğini korumaya ve erkek gibi hissetmeye çalışırken; belki de kozmosun ironik bir tercihi olarak, Jacky’nin paylaştığı kaderi yaşamaktan kıl payı kurtulan çocukluk arkadaşı Diederik ise, yıllar sonra cinsel tercihini değiştirmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Roskam’ın en büyük artısı ise, elinin altında ucu açık metaforlara dayatılacak pek çok materyal bulunmasına rağmen, bunu yordamsızca saçıp savurmaması.

Son tahlilde Taş Kafa, hikâyesinin kalibresine oranlandığında oldukça uzun bir seyir süresine sahip. Zaman zaman Jacky’nin geçmişi ve günümüzde geçen yasa dışı büyük baş hormon takviyesi hikâyeleri arasındaki dengeleri bozsa da; çok fazla dağılmayan (ve belki de bu sebeple sıkıcı olmaktan da kurtulamayan) bir keşif filmi.

10 MAYIS CUMA

NO / HAYIR (2012)

Şili’li diktatör Augusto Pinochet’in başkanlığı için referandum çağrısında bulunduğu 1988 yılındaki pazarlama / ikna kampanyasını, yarı belgesel havasında anlatan Hayır, geçtiğimiz yılın merakla beklenen filmlerinden biriydi. Ülkemizde de çok geniş bir gösterim şansı bulamayan film, festival sayesinde Eskişehirli sinemaseverlerle de buluşmuş oldu.

15 yıllık iktidar süresi boyunca sayısız katliam, sürgün ve şaibeli kaybolma vakasına imza atan Pinochet’in referandum savaşına odaklanan film; diktatörün EVET kampanyasına karşın genç ve net bir siyasi eğilimi olmayan reklamcı René Saavedra’nın ikna rekabetine odaklanıyor. Pinochet rejiminin despotça yaklaşımlarına rağmen Saavedra, üstlendiği kampanyadaki konumuna her adımda biraz daha sarılmaya başlar. Zaman zaman eski eşinin politik yaklaşımını ve ne için mücadele ettiğini sorgulasa da; mevcut rejimin kendisi ve kendisi gibi düşünenler üzerinde kurmaya çalıştığı baskıya rağmen kampanyayı desteklemeye devam eder. Evet ve Hayır kampanyaları, televizyonda peş peşe dönmektedir. Bu kampanya sürecinde her iki taraf ta birbirlerinin fikirlerini zaman zaman çalıp çırpar, zaman zaman da ironik mesajlar ile ezip geçmeye çalışırlar.

Kendisinin de reklamcılık geçmişi olan Pablo Larrain’in filminin en önemli artısı, hiç kuşkusuz referandum döneminde televizyonlarda gösterilmiş olan gerçek reklamlara yer vermesi ve filminin görsel estetiğini de, bu reklamlar üzerine inşa etmesi. Görüntü yönetmeni Segio Armstrong ise, Larrain’in yarattığı estetik çalışmayı, dönemin görsel dilini oluşturmak adına başvurduğu U-Matik çekimler ile desteklemiş. Dolayısı ile hikâyenin arka planını bilen seyirciler için film; neredeyse tarihe tanıklık eden bir belgesel maskesi takmış. Bu bakımdan Hayır, belki de emsaline sık sık rastladığımız bir dolaylı kişisel başarı öyküsü anlatıyor gibi gözükse de, kurmaca ile belgeseli hem içerik hem de görsel anlamda bu kadar başarılı bir biçimde evlendirmesi açısında fazlasıyla dikkate değer bir yapım!

PATHS OF GLORY / ZAFER YOLLARI (1957)

Gariptir, Kubrick sineması mevzu bahis olduğunda pek çok sinemasever Zafet Yolları’nı şöyle bir anmadan geçmez. Fakat acıdır ki filmi izleyenlerin sayısı, izlediğini iddia edenlerin sayısına oranlandığında oldukça azdır. Neyse ki ülkemizdeki festivallerin bir kısmı, kavramsal muhabbetlerde ıncığı cıncığı didiklenmiş olan bu filmleri, sinema salonunda izleme şansı sunarlar bizlere…

Paths of Glory

Festivalde 12 Angry Men / 12 Öfkeli Adam, West Side Story / Batı Yakasının Hikâyesi ve The Night Of The Hunter / Caniler Avcısı ile birlikte izleyici ile buluşan Zafer Yolları, Kubrick Sineması’nın bir başka “yasaklı hazinesi”dir. Bu gün dillere dolanan savaş karşıtı film mevzu bahsinin abecesi olarak kabul edebileceğimiz film, hem cephedeki, hem cephe ardındaki hem de o meşhur mahkeme salonu sahnesindeki görsel tercihler sebebi ile sanki üç farklı yönetmenin elinden çıkmış izlenimi uyandırmaktadır. Ant Tepesi mücadelesinden evvel ustaca yaratılan gerilim atmosferi, General Mireau’nun mangasını adeta intihara sürükleyen Ant Tepesi mücadelesindeki uzun planlı çatışma sahneleri ve mahkeme salonu kısmındaki diyalogları ve oyunculukları ile zaman zaman izleyiciyi yormasına rağmen, her açıdan ders niteliği taşımaktadır.

Kirk Douglas’ın Colonel Dax suretindeki etkileyici performansı, George Macready’nin kan dondurucu Paul Mireau portresi, Adolphe Menjou’nun içten pazarlıklılık abidesi olan General Broulard güzellemesi ve Wayne Morris’in arada kalmış Roget’ı, filmi unutulmaz kılan oyunculuk performanslarının temel taşlarıdır. Bununla birlikte Kubrick, çatışmanın tam kalbinde geçen bir savaş karşıtı film ile dönemin şartlarında kolay kolay kabul edilemeyecek bir filme imza atmıştır. Bütün bunların üzerine George Krause’un etkileyici görsel işçiliğini ve Gerald Fried’ın akıllara mıh gibi çakılan müziklerini de eklediğimizde, Zafer Yolları’nı yeniden keşfetmek için birkaç sağlam sebep daha elde etmiş oluruz… Öyle ya! Asla geç değil!!!

11 MAYIS CUMARTESİ

GÜZELLİĞİN ON PAR’ ETMEZ (2012)

Geçtiğimiz yıl layık görüldüğü ödüller ile bir kısım sinema çevrelerinin saldırısına maruz kalan Güzelliğin On Par’ Etmez, hali hazırda genel gösterim şansı elde edemediği için (en azından ben bu yazıyı yazdığım sırada), festivaller aracılığı ile izleyici ile buluşan bir diğer yapım. Bu bakımdan, festivallerde dağıtılan ödüller, ödüllerin niteliği ne kadar yansıttığı ya da bu ödüllere rağmen vizyon şansı bulamayan filmlerin akıbeti üzerine benzer kelamları yeniden etmiyor ve filme geçiyorum.

Güzelligin On Par' Etmez (2012)Tıpkı Umut Dağ gibi Haneke’nin öğrencisi olan Hüseyin Tabak da, ilk filmi ile ülkemizin sinema piyasasına adım atan bir başka yönetmen. Babası silahlı bir çatışmaya girdiği için cezaevine giren ve cezasını doldurduktan sonra siyasi sığınmacı olarak Avusturya hükümetine başvuran Veysel; tıpkı ailesi gibi bu yeni kültüre, onun diline ve sosyal yaşantısına ayak uydurmaya çalışır. Veysel’in melankolik dünyasına renk getiren ise, Âşık Veysel’in nameleri ve sınıfındaki Ana’ya duyduğu aşktır.

Veysel’in git gide kendi dünyasına gömülmesini sağlayan ise aile içindeki huzursuzluktur. Veysel’in ağabeyi, babasının bir gerilla olduğunu kabul edemez. Baba ve ağabeyin uzlaşmazlığı ise hem Veysel’i hem de annesini bu yabancı kültürde biraz daha sıkıştırır. Ayrıca Veysel aile içindeki baş gösteren münferit sıkıntılar sebebi ile hem sosyal hayata hem de okuldaki işleyişe bir türlü adapte olamaz. Bu noktada hem ağabeyinin hem de babasının yerini dolduracak olan kapı komşuları Cem devreye girer.

Her iki yönetmenin de Haneke’nin öğrencisi olması sebebi ile filmlerin ardından gerçekleşen panellerde, filmlerinin sırf karakter odaklı (hadi canım!) olması sebebiyle genç yönetmenlerin sinemasının doğrudan Haneke Sineması’nı çağrıştırdığını iddia etmek biraz garip kaçıyor ister istemez (dur bakalım ben bunu nereden hatırlıyorum? Sırf içinde Freud ve Jung olduğu için A Dangerous Method’a Freduyen(!!!) film diyebilmek?). Her ne kadar Umut Dağ’ın filmi Kuma’nın kurgusal tercihlerinin pek çok açıdan Haneke’nin kurgu anlayışına yakın olduğunu söylemek mümkün olsa da benzer bir yorumu Güzelliğin On Par’ Etmez için yapabilmek pek de akıl kârı değil gibi.

Film, totalde fazlasıyla yüzeysel kalan ve bilindik kimlik temsilleri ile karşımıza çıkıyor. Son birkaç yılda perdede kendini gösteren temsil modellerinin eklektik yapısı düşünüldüğünde, Tabak’ın filmindeki kimlik temsilleri, Veysel’in bu yeni ülkeye adapte olma sürecinin birkaç adım gerisinde kalıyor.

KAÇIRDIKLARIM / ISKALADIKLARIM / YANINA YANAŞMADIKLARIM

Kendi adıma festivalin kapanışını Güzelliğin On Par’ Etmez ile yaptım. Festival nihayete ererken de, kısa film seçkisine neredeyse hiç yönelmemiş olduğum için kendi kendime beyhude kızdım. Özellikle İroni, Tahrik ve Tahrip, Whooby, Hırsız, Acıktım, Balıklı Animasyon, Kesiciler gibi yerli animasyon kısalarına göz atmak isterdim. Bunun dışında festival süresince gerçekleşen atölye çalışmalarını da, film seyir maratonu içerisinde ıskalamış oldum. George Christopouos’un “Film Müziği Dünyası: 21 Yüzyıldaki Sanat ve Zanaat” isimli atölyesine katılamamış olmak sağlam bir yumruk oldu benim için… Festivalin onur ödülü sahiplerini bir araya getiren ve açık hava sinemasında izleme deneyimini, sinemaseverlerin ayağına kadar getiren Gülen Gözler de kaçan bir başka tren olarak hatır hanemdeki yerini sessizce aldı.

İstanbul Film Festivali’nde ikinci defa görme şansına eriştiğim Holy Motors’u eşe dosta önermeme rağmen, yorucu bir seyir gününün ardından kişisel skorumu üçleme konusunda biraz ürkek davrandım. Birbirinden çok farklı yorumlara gark eden Blancanieves / Pamuk Prenses ise girmeye değer bulmadığım bir riskti. Bir diğer kaçan balık ise, seyir süresinin uzunluğundan dolayı kaçındığım Barfi oldu… Gösterimine kılı kılına geç kaldığım Küf ise ne yazık ki başka bahara kaldı!

Festivalin yumuşak tarafı ise, gece yarısı seçkisiydi. Her ikisi de yakın tarihte gösterim şansı elde etmiş olan Sinister / Lanet ve El-Cin bu kategori için hem nitelikleri tartışmalı hem de fazlasıyla taze filmlerdi. Mesela bu tandansın popüler örneği olan The Cabin In The Woods / Dehşet Kapanı gibi defalarca izlenebilecek bir seyirlik ya da Berberian Sound Studio veya Sleep Tight gibi biraz daha hasıraltında kalmış yeni filmler, böyle bir festivalin seçkisi arasında oldukça şık durabilirdi.

Uzun sözün özü, on beşinci senesini ardında bırakan Eskişehir Film Festivali de böylece nihayete ermiş oldu. Dışarıdan bakıldığında öğrenci akademisyen dayanışmasından güç alan, pek çok büyük festivalin gerisinde kalmayan bir film festivali olduğunu söylemek abartıya gark etmez elbette! Gece gündüz demeden çalışan festival ekibi başta olmak üzere, bu festivali şehrin sinemaseverleri ile buluşturmayı başaran herkesin çabasına şapka çıkartıyor ve festivalin seyir listesi kadar uzun olan yazımı (nihayet) burada noktalıyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir