15. Eskişehir Film Festivali Notları – 1. Bölüm

Memleketimizin en renkli şehirlerinden birinde düzenlenen 15. Eskişehir Film Festivali, geçtiğimiz Cuma günü, sinemaseverleri leziz bir seyir seçkisi ile selamladı. Hem festival seçkisi hem de şehir kültürünün canlılığı açısından,  ülkemizin büyük festivallerinin gerisinde kalmayan, gönüllü ekibin şapka çıkarılası çabaları sayesinde her geçen yıl çapı biraz daha genişleyen bir sinemasal hamle Eskişehir Film Festivali.

Öncelikle, böyle bir festivalin, böyle güzel bir şehre ne kadar çok yakıştığını söyleyerek klasikleri okumak isterim izninizle… Eskişehir’in zatım üzerindeki manevi değeri hakkında öyle uzun uzadıya harf kalabalığı yapmak istemem. Yine de her ayrılışımda, içimin bir miktar burkulduğunu söyleyerek gerekli ipucunu vermiş olayım da adet yerini bulsun. Böylesine enerjik bir şehrin, yarışma mantalitesinden ve kasıntılığından tamamen bağımsız, salt şehir insanının ayağına keyifli bir film seçkisi sunabilmek adına vücut bulması, üstüne üstlük on beş yıldır bu işin altından alnının akı ile çıkabilmesi her bakımdan alkışı hak ediyor.

3 Mayıs akşamı Anadolu Üniversitesi’ndeki Sinema Anadolu salonunda düzenlenen açılış töreniyle şehrin sinemaseverlerini selamlayan Eskişehir Film Festivali, Münir Özkul, Ayşen Gruda ve Halit Akçatepe’ye verilen onur ödülleri ile start aldı. Onur ödülü kazanan isimlerin münferit sebepler ile katılamadığı gecede, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Davut Aydın, yaptığı konuşmada Eskişehir için hayata geçirmeyi planladıkları Film Platosu ve Medya Serbest Bölgesi oluşumunun da müjdesini verdi. Rektör Aydın, aynı zamanda festivalin önümüzdeki yıllarda daha profesyonel bir tandansta endüstriye entegre bir hale getirilmesinin planlandığına da konuşmasında değindi.

Bu kısa ve öz enformasyon trafiğinin ardından, festivaldeki film seçkisine de kabaca değinmek lazım gelir. Malum, artık “festival filmi” anlayışının kabuğunun yavaş yavaş kırıldığı ve seçkinin, popüler sinema izleyicisini de cezbedecek bir formata bürünmeye başladığını biliyoruz. Son 2 yıldır özellikle !f İstanbul ve İstanbul Film Festivali’nde bu yönelim kendisini fazlasıyla hissettirmeye başladı. Benzer bir yaklaşım Eskişehir Film Festivali’ne de hâkim. Bu yıl film festivallerinin gediklisi olan Holy Motors / Kutsal Motorlar’dan, ödül rekortmeni Beasts Of The Southern Wild / Düşler Diyarı’na; Onur Ünlü’nün festivaller ve özel gösterimler dışında vizyona sokmayacağını söylediği Sen Aydınlatırsın Geceyi ya da kısa sürede gece yarısı film seçkilerinin vaz geçilmezi haline gelen Sinister / Lanet’ten, El-Cin ya da On The Road / Yolda gibisinden taze filmlere kadar hemen hemen her zevk için uygun kabul edilebilecek bir yelpazesi var festivalin. Ben de bir kısmı gösterim şansı elde etmiş, bir kısmı ülkemiz salonlarında hak ettiği ilgiyi görememiş, bazıları da festival ekseni dışında ulaşılması oldukça zor olan bu kalabalık liste içerisinden kendime naçizane bir rota çizmekten geri durmadım hali ile…

FESTİVAL SEYİR GÜNLÜĞÜ

4 MAYIS CUMARTESİ

Festivalin ilk seyir gününün ziyadesi ile “hiçbir yere zamanında ulaşamama” sıkıntısı peydah ettiğini söyleyebilirim. Bu noktada Eskişehir’in stres ile komşu olmayan pozitif enerjisini suçlama yüzsüzlüğünü göstermek istiyorum. Amaçsızca vakit geçirmenin bile başlı başına keyif olduğu bir şehirde, insanın pusulasını şaşırması kulağa ne kadar gerçek gelir, işte orası fazlasıyla tartışmaya açık. Bu sebepledir ki izlemek için neredeyse gün saydığım Alois Nebel’i, şehrin temiz havasına tercih etmek zorunda kaldım. Zamansal senkron sorunsalımın kurbanı olan Bullhead / Taş Kafa, festivalin bir diğer ıskası oldu. Neyse ki, vizyon süresince izleme şansı bulamadığım, Eve Dönüş: Sarıkamış 1915, ilk seyir günümün hüzünlü bir karavanadan ibaret olmasının önünü kesti!

EVE DÖNÜŞ: SARIKAMIŞ 1915

Film, kendi adıma festivalin açılışını resmi olarak yaptığımın tesciliydi. Bir anda beyazperdeyi işgal eden Çanakkale Savaşı ve Sarıkamış varyasyonlarının kabaca kabak tadı vermeye başladığı düşünüldüğünde, sadece adından kaynaklı “yine mi?” sorusunu kafamıza çivi gibi çaktığını itiraf etmek lazım. Neyse ki, Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 ilk karesinden itibaren, gürbüz ön yargılarımıza sağlam bir delik açmayı başarıyor. Sarıkamış Harekâtına dair neredeyse hiçbir şey göstermeden, olan biteni 7 karakterin arasında yarattığı çatışma üzerinden anlatan film, en kaba tabir ile Sarıkamış fonuna iliştirilmiş bir gerilim örneği olarak değerlendirilebilir. Mekânsal açıdan Fargo’nun Minnesota ile olan akrabalık bağının bir benzerini burada da görebilmek mümkün. Tabi film üzerinde hem fikir olunan ortak karar, hiç kuşkusuz, yönetmen Alphan Eşeli’nin, zaman zaman Hitchcock’a öykünen biçimsel tercihleri –ki garip bir biçimde bu tercihlerin filme yakıştığını da söylemek gerekir.

Daha ziyade karakterlerine yaklaşan, Sarıkamış’ın filme yayılan belirgin bir politik söylemi yok! Ağırlıklı olarak harekâtın bireyler üzerindeki etkisine odaklanan Eşeli, neredeyse keskin bir zaman ve mekân algısının olmadığı bir gerilim filmine imza atmış diyebiliriz. Eksikleri ya da gedikleri bir tarafa, Eve Dönüş : Sarıkamış 1915 sinemamızda pek sık rastlamadığımız türden bir yapım.

5 MAYIS PAZAR 

Cumartesi gününün “aylak laneti” ne yazık ki Pazar günü de bir süre yakamızı bırakmadı! Yine festivallerin gediklilerinden biri olan Küf’ü kaçırmış olmanın hüsranını bir an önce atlatmak için ufak ufak efor sarf ederken, filmin yönetmeni Ali Aydın’ın keyifli söyleşisi ile bir miktar dengemizi bulduk. Barfi ve Blancanieves / Pamuk Prenses arasındaki yalpalamam, bir başka boş kümeye gark ederken, Almodovar’ın sıfır kilometre komedi fıçısı olan I’m So Excited / Aklımı Oynatacağım’ı isabet ettirmeyi başardım!

I’M SO EXCITED / AKLIMI OYNATACAĞIM

Hem bizde hem de yabancı basında –nedenini bir türlü anlayamadığım bir biçimde- yerden yere vurulan Aklımı Oynatacağım, kelimenin tam anlamıyla edepsiz bir komedi karnavalı! Her ne kadar The Skin I Live In / İçinde Yaşadığım Deri gibisinden bir şaheserin marka değerinin altında ezilip büzülecek kıvamda olsa da; hem karakterlerinin hem de görsel dokusunun renk paleti oldukça geniş! En sevimsiz tabir ile ‘sabun köpüğü’ kıvamında olsa da, izleyicinin suratına, seyir süresince şapşal bir gülümseme kondurmayı da kesinlikle ihmal etmiyor.

Zaman zaman toz şeker misali dağılan ama nihayetinde sürekli gülümseten uçuk bir Almodovar komedisi Aklımı Oynatacağım… Duyan gelmiş kabilinden, kallavi oyuncu kadrosunun da albenisine katkı sağladığı, finale doğru, “kim kime dum duma” dedirtecek cinsel trafiği ile tavan yapan bir renk cümbüşü… Hatta ve hatta fazla renkli!!!

6 MAYIS PAZARTESİ

Artık dersini almış birer bilinçli izleyici haline gelen ve şehrin enerjisine adapte olan biz ölümlüler, bu sefer seyir listemizdeki hiçbir filmi, harala gürelenin deb debesine kurban etmemek konusunda kararlıydık! Dirayetimiz, şapşallığımıza baskın geldi ve nihayetinde, seyir listemize tıkıştırdığımız filmlerin tamamını izleme şerefine erişebildik. Peki memnun muyduk?

RÜZGARLAR

Minimalist sinemanın seyirci üzerindeki tahribatının doruk noktasına ulaştığı şu günlerde, Rüzgârlar, kesinlikle seyircinin türe olan küskünlüğünü daha fazla besleyecek bir yapım! Rüzgarlar için, ülkemizde sözüm ona minimalist sinemanın geldiği noktaya dair süre gelen tartışmaların bir benzerini yinelemeye artık hiç de gerek yok! Yine de ezberleri bozmayacak bir biçimde, bir dolu “anlamsız” uzun planı art arda tepmekten fazlası olmadığını söylemek kesinlikle yordamsızlık olamaz. Minimalist sinemanın ısrarla bu şekilde değerlendirilmesi, anlaşılan o ki, önümüzdeki günlerde sürecek olan zincirleme bir saldırı mekanizmasını bir süre daha yaşatmaya devam edecek!

Rüzgarlar’a iyimser yaklaşabilmek pek de mümkün değil! Salonda horul horul uyuyan, uyandığı anda da çıkış kapısına koşturan izleyici sayısındaki artış açık açık gösteriyor ki, perdede akıp giden, art arda tepiştirilmiş bir dolu görsel materyalin, minimalist sinema adı altında izleyiciye yutturulabilmesi şu dakikadan sonra pek de mümkün değil gibi… Bununla birlikte perdede gösterilen ‘şey’ festival izleyicisinin aradığı ile hiçbir akrabalık taşımıyor. Peki bu durumda seyirciyi suçlayabilmek mümkün mü?

KUMA

Rüzgarlar’ın ardından enerjimiz dibi boylamak üzereydi ki, Kuma ile birlikte, çöküp gitmeden yola devam etmeyi başardık. Son yıllarda karşımıza dikilen kolaycılık silsilelerini “sinema” adı altında değerlendirebilmek ne derece mümkün, orası tartışılır. Neyse ki Kuma, hem biçimsel hem de içerik anlamında ülke sinemasına adına ferah bir nefes olarak değerlendirilebilir.

Haneke’nin öğrencisi olan Umut Dağ’ın ilk uzun metrajlı işi olan Kuma, 2012 Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünün açılış filmi olmasına ve yurtdışından övgüler almasına rağmen, seyirciden uzak kalan filmler arasında yerini aldı.

Filmin merkez noktasında yerleştirilen konu bu topraklarda gayet aşina olduğumuz, batı için de ismen çekiciliği olan bir tarafa sahip. Kendisine kanser teşhisi konan 5 çocuklu bir anne, başına bir şey geleceği ihtimaline karşın, geride bırakacağı ailesine bakacak ve kocasını da yalnız bırakmayacak kısacası “kendi yerini dolduracak” bir genç kızı ‘seçerek’ ailesinin bir parçası haline getiriyor. Babaya getirilen kumanın görsel yüzüyse, büyük oğulları Hasan ile yapılan evlilikleri. Sözde Avrupalı imajına adapte olmaya çalışan fakat kendi muhafazakâr değerlerini soğukkanlılıkla sürdürürken bu aile, kendi mikro yapılarını bir biçimde Avrupa’ya taşımayı başarmışlar. Kuma olarak getirilen Ayşe ise, neredeyse kendi tercihleri dışında şekillenen ve bu yapı içerisine itilen kurban konumunda aileye eklemleniyor.

Kuma, hem bu aile yapısı içerisindeki çatırdamayı hem de bu çatırdamanın etkisi ile Ayşe’nin de kabuğunu kırması notasında, ailenin ve aile değerlerinin katı bir biçimde uygulanışının, bireyi yok eden yaptırımını gözler önüne seriyor. Oyuncuların başarılı performansının, yönetmen Umut Dağ’ın kurgusal tercihleri ile beslediği Kuma, festivalin yerli seçkisi içerisinde yüz akı olarak nitelendirilebilecek yapımlar arasında haklı yerini alıyor.

ALOIS NEBEL

Yönetmen Tomás Lunák’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Çek yapımı Alois Nebel, 2011 yılının festival gezgini animasyonlarından biri olmakla birlikte, Çek Cumhuriyeti’nin oscara uzanan eliydi. Jaroslav Rudis ve Jaromír Svejdík ikilisinin grafik çizgi romanından, perdeye uyarlanan Alois Nebel, ülkesinin çizgi roman takipçilerinin de favori hikâyelerinden biri…

Alois Nebel, Polonya sınırına yakın küçük bir istasyonda gar şefliği yapmakta olan, klasik ötesi bir tabir ile ‘kendi halinde’ bir demiryolu şirketi çalışanıdır. Yalnız yaşamakta olan Nebel, demiryolu etrafına her sis çöktüğünde geçmişinden kalma hayaletler ile yüzleşmektedir. Bir gün karşısına çıkan dilsiz bir yabancının yardımıyla bu kâbusları ile yüzleşmek zorunda kalacak olan, daimi ifadesizlik maskesine bürünmüş Nebel, çok geçmeden kendisini gizemli bir şekilde sınır yakınlarında işlenen bir cinayete karışmış olarak bulur.

Nebel için, O’Horten’ın ‘biraz daha nemrut versiyonu’ yorumunu yapmak pek de yanlış olmaz. Biçim olarak Richard Linklater’ın Waking Life’ının, Ari Folman’ın Beşir’le Vals’inin ve Christian Volckman mahsulü olan Rönesans’ın evliliği olarak değerlendirilebilir Alois Nebel. Karmaşık bir yapıya ve seyircinin ara sıra kafasını bulandıracak zamansal sıçramalara sahip olan bu animasyon filminin, her animasyon severin damak zevkine hitap ettiğini söyleyebilmek ise oldukça güç!

Yer yer, emsalleri gibi buram buram noir kokan filmin grafik başarısının ise tartışmasız olduğunu söylemek gerekir. Bir de izleyicinin kafasını çalkalayan anlatı tercihleri olmasa…

THE HUNT / ONUR SAVAŞI

Onur Savaşı’nın, festivalin en başarılı filmlerinden biri olacağını gönül rahatlığı ile söyleyebilirim (ki şu ana kadar seçki içerisinde zirvede olduğunun da altını ayrıca çizmek lazım). Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’ın sekizinci uzun metrajlı filmi olan Onur Savaşı, toplumun ön yargılarına dair klişeye eş değer gevelemelerin zincirini tamamen kırarak, asparagas üzerinden neredeyse absürt bir “hedef gösterme” mevhumunu kendisine konu ediniyor.

40 yaşındaki Lucas, gündelik düzenini alt üst eden bir boşanma sürecinden sonra hayatını yeniden düzene sokmaya, iki yakasını bir araya getirmeye çalışmaktadır. Yaşadığı muhitin yakınlarında bir kreşte çalışmaya başlayan Lucas, yeni kız arkadaşı ile duygusal yarasını dikmeye,  oğluyla da arasındaki sallantılı ilişkiyi onarmaya çalışmaktadır. Fakat Lucas’ın yavaş yavaş ritmini bulmaya başlayan düzeni, öylesine söylenmiş küçük bir yalan yüzünden alt üst olur. Kreşteki küçük kızlardan biri olan Klara’nın söylediği bu yalan, Lucas’ı kasaba halkının gözünde ‘çocuk tacizcisi’ konumuna getirir. Bu küçük ve önemsiz gibi görünen yalan, kısa sürede bir virüs gibi bütün kasabayı sarar ve Lucas’ın hayata kısa sürede cehenneme dönmeye başlar. Üstelik Lucas, sadece bu yalanın kurbanı olmakla kalmaz, hakkında yeni dedikodular da türemeye başlar.

Yönetmen Vinterberg, Lucas’ın konumundaki değişimin dozunu o kadar başarılı bir biçimde ayarlıyor ki, her çırpınışında, Lucas’a kulaklarını tıkamakta tereddüt etmeyen kasaba ahalisinin tavrı bir süre sonra iyiden iyiye sinirlerinizi germeye başlıyor. Sadece Lucas’ı neredeyse recme götüren bu sürenin işlenişi açısından bile izleyicinin alakasını hak eden film, yakın tarihli emsali olarak görebileceğimiz, The Doubt / Şüphe’nin daha makro düzeyde bir varyasyonu olarak değerlendirilebilir. Hiç kuşkusuz festival seçkisinin incilerinden biri olan Onur Savaşı’na dair, yakın zamanda daha etraflı bir sinekritik yazacağımı salık vererek filmin nedenlerini ve nasıllarını ileriye saklıyorum.

Böyleyken böyle… Seyir ritmini nihayetinde tutturmayı başarabildiğimiz bir festivalin ortalarına doğru yavaş yavaş süzülürken, ‘Eskişehir dolaylarında vaziyet aşağı yukarı budur’ diyerek, yazıyı noktalayarak, huzurlarınızdan şimdilik ayrılıyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir