The Brain That Wouldn’t Die (1962)

Biçimle içerik bir olsaydı tüm bilim gereksiz olurdu” Karl Marx 

Bilim; kaçınılmaz olarak ihtiyaçlardan, bir tür mecburiyetten doğmuştur. Bilim; bir keşif yolculuğudur, bir muhteviyatı/içeriği anlama çabasıdır ve sonuçta bilimde her ilerleme evrenin, tarihin ve insanlığın kaderini değiştiren yollara taşlar döşer. Özellikle maddenin sırlarını, evrenin gizlerini, doğanın bileşenlerini çözmeye uğraşan ve olguların özüne inmeye çalışan bir bilim adamı, kendine has bir çelişki içine düşer.

c51df5a2a2c8983f17d7ce8d817515c3Bilim adamının yaşadığı çatışmanın sebebi basittir. Tanrı’nın, yüce yaratıcının uzmanlık alanına girmeye cüret etmiştir. Bu, gerek içsel gerekse toplumsal çatışmaları beraberinde getirir. Organ nakli, kürtaj, uzay yolculuğu, parçacık fiziği (anti-madde, evren parçacığı, ışınlanma, kuantum vb.) canlıları kopyalama ya da sıfırdan bilim ortamında canlı yaratma gibi meşgaleler çoğu zaman tarihsel/toplumsal/dinsel duyarlılıklarla engellenmeye çalışılagelmiştir. Bilim adamı, konvansiyonel bilgi birikimini haricindeki herhangi bir “yaratım” sürecinde Tanrı’nın rolüne bürünmeye çalıştığı düşünüldüğü için çeşitli çağlarda, çeşitli uygarlıklarda cezalandırılmıştır (Galileo gibi, Ali Kuşçu gibi).

Edebiyat da bilim adamının yaşadığı çatışmayı ve olası sonuçlarını temel alan eserler üretegelmiştir. Başeser, hiç kuşkusuz Mary Shelley’in “Frankenstein veya Modern Promete”sidir. Sinemaya da sayısız defa uyarlanmış bu eser, aslında Tanrı’ya bir tür başkaldırı, bir tür isyan niteliğini taşır. Başkahraman Doktor Victor Frankenstein, evet bir dahi, yılmak bilmeyen bir bilim adamı ve bir yaratıcıdır ama tüm kitap boyunca yarattığı şeyi sevip sevmediği tartışılır, bencilliği tartışılır hem de kendi ağzından kendi cümleleriyle. Bir canlı yaratmak, cansız bir şeye can vermek, koyuverip gitmek yeterli midir, doğayı değiştirme çabasının bedeli nedir, kitap -özünde- işte bu konuya, bilimin ahlakına ve insanın ahlakına odaklanır. Kitap; ‘tanrılaşma’yı tartışır (Yaratık/canavar kendisinden ‘Adem’ diye bahseder, Frankenstein’ı da yaratıcısı olarak kabul eder). Kitap; Tanrı’nın işini elinden alıp, insanlığa mal etmenin bedelini tartışır. Kitabın bir diğer adının “Modern Promete” olması tesadüf değildir, Yunan mitolojisinin en önemli figürlerinden Promete, Tanrılardan ateşi çalar ve insanlığa hediye eder, yani aslında ‘medeniyet’ fitilini ateşler ve insanlığa büyük bir armağan sunar. Ama yine aynı nedenle; yani Tanrıların işine göz diktiği için, sonsuza kadar korkunç bir şekilde cezalandırılır, bu konuya “Frankenstein” ve “Island of Lost Souls” yazılarımda devam edeceğim, şimdi gelelim Shelley’in izlerini takip eden “The Brain That Wouldn’t Die” filmine…

“The Brain That Wouldn’t Die”; son derece düşük bütçeli, 1959’da alelacele birkaç gün içinde çekilip bitirilmiş, pek de meşhur olmayan üç-beş kişinin oynadığı, iki-üç mekanda geçen bir Amerikan B-filmi. Sansürden geçemediği için çekildikten yıllar sonra,1962 yılında, o da 12 dakika kesilmiş 70 dakikalık versiyonuyla sayılı salonda gösterime girebilmiş ve hızla unutulmuş gitmiş.

Tabii zaman içinde, bütün kendine has “tuhaf” filmler gibi kendi seyirci kitlesini yakalamış, gösterime girdiği tarihten çok daha sonra yeniden meşhur olmuş ve kült mertebesine erişmiş. IMDb’de şu kadar puanın altında olan filmleri prensip icabı izlemem diyorsanız, emin olun “The Brain That Wouldn’t Die” kendinize koyduğunuz çıtanın kesinlikle altındadır ve büyük bir ihtimalle izlememişsinizdir. Birkaç sene önce puanı 3 kusurdu, şimdi 4 olmuş. Düşük bütçeli, kült mertebesine erişmiş ‘garip film’lerin kaderi budur, sadece meraklıları bulup izler. Ben filmin unutulmaz afişini önceden biliyordum, filmin adını da birkaç listede görmüş not etmiştim ama açıkçası ünlü yönetmen John Landis’in 2011 tarihli “Monsters in the Movies” kitabında (meraklısı bu doyurucu kitabı kaçırmasın) birçok defa referans vermesinden ötürü, gaza geldim ve izledim. Ve filme bayıldım.

“Alkoliğin içki şişesi vardır, uyuşturucu müptelasının iğnesi, benim de bilimsel araştırmalarım vardı.” 

9Z1h2OktLoXANIPoT2ZmTBKDWju“The Brain That Wouldn’t Die” (1962); bir ameliyat sahnesiyle başlıyor, baş cerrah Dr. Cortner hastayı kurtaramıyor, hasta ölüyor ama ameliyat ekibindeki oğlu Dr. Bill Cortner, ölen hasta üzerinde son bir deney yapmak istediğini babasına belirtiyor ve ameliyat oğlunun liderliğinde devam ediyor. Dr. Bill Cortner; hastanın beynine yaptığı müdahaleyle hastayı yeniden hayata döndürmeyi başarıyor. Babası büyük bir ihtimalle hastanın felçli olacağını öne sürüyor, ama sonuçta, oğul sıradışı bir yöntemle hastayı diriltmiş oluyor. Bu arada; birkaç dakika boyunca baba ile oğul arasındaki bilimsel tartışmayı takip ediyoruz. Cerrah baba, oğlunun sıradışı yöntemlerini asla tasvip etmediğini, yaptığı mesleği ve hastalarını küçümsediğini ve insanlar üzerindeki tehlike deneylerine bir son vermesi gerektiğini öğütlüyor, oğlu ise bilimin bu şekilde ilerlediğini, deneylerinden asla geri adım atmayacağını ve bu konuda taviz vermeyeceğini söylüyor (Hammer filmlerindeki Doktor Victor Frankenstein gibi). Bu konuşma sırasında babasından, oğlunun, hastanedeki ardı arkası kesilmeyen organ hırsızlıklarının sorumlusu olduğunu ve gizlice tehlikeli deneyler yaptığını öğrenip, ürperiyoruz. Derken Dr. Bill Cortner’in güzel ve hayat dolu nişanlısı Jan Compton ile tanışıyoruz.

“Normal bir aklın tahayyül edemeyeceği bir dehşet!” 

The+Brain+That+Wouldn't+Die10Hemen ardından Jan’la beraber çıktıkları yolculukta korkunç bir kaza oluyor ve Dr. Bill Cortner sağ salim kurtulurken, nişanlısı Jan parçalanarak ve yanarak ölüyor. Buradan sonra film çığırından çıkıyor, onu kült mertebesine ulaştıran tuhaf bir hikayeye dönüşüyor. Dr. Bill Cortner; Jan’ın kafasını (bayağı bildiğin kellesini) alıyor ve onu yakındaki kır evindeki laboratuvara koşarak götürüp kendi yöntemleriyle, yardımcısı Kurt’un da yardımıyla, diriltiyor. Evet sadece bir kelleyi diriltiyor. Ama süresi kısıtlı. Sonra da bu kelleye uygun bir vücut aramaya başlıyor. Önce hoş bir striptizciyi kaçırmaya yelteniyor, görgü şahidi ortaya çıktığı için yapamıyor. Sonra eski bir arkadaşına niyetleniyor, başka bir görgü şahidi nedeniyle onu da pas geçiyor. Sonra vücut güzelliği ile tanınan ama yüzünde ciddi bir yara izi olan, güzelliğiyle para kazanan, erkek düşmanı, anlaşıldığı kadarıyla lezbiyen fotomodel arkadaşına gidiyor, onu çaktırmadan kır evine götürüyor, içkisine ilaç koyup bayıltıyor. Sonra olanlar oluyor. 

“Bilimin sıçrama yapması suç mudur? Yıllarca öteye?” 

BrainThatWouldntDie5Neyse; bu uyduruk B-filmin asıl çarpıcı ve dikkate değer yanı, bilim ahlakı üzerine girdiği tartışmaları filmin hikayesine usulca yedirmiş olması. Sadece baba-oğul arasındaki ahlaki tartışma değil, Kurt ve Jan arasındaki tartışmalar ve laf dalaşı da son derece sistematik şekilde bilimsel nitelik kazanıyor. Bill ve Jan, Bill ve Kurt arasındaki konuşmalar da yer yer bu etik tartışmanın nüvelerini içeriyor. Bill, Jan’ın karşı çıkmasına rağmen, masum ve hiçbir şeyden haberi olmayan bir kızı öldürüp, kafasını kesip, Jan’a bir gövde takmayı doğru buluyor. Jan, kendi iradesiyle ölmek istiyor. Ahlaken doğru kararlar aldığının tamamıyla bilincinde olarak bu sefer Jan, cinayet azmettiricisi oluyor. Bill; bilimsel ilerleme için insan hayatının feda edilmesinde beis görmüyor. Filmde her ana karakter, kendi ahlaki duruşunu anlatıyor. Doktor Bill ve de doktorun araştırma asistanı, eski cerrah Kurt, bilimin ilerlemesinin belirli bir düzeyde bencillik ve suç içermesinde sakınca görmüyor. Baba Cortner ve Jan ise daha muhafazakar, daha tutucu bir eğilim gösteriyor, bilimin insan ve insan ruhunu incitmekten kaçınması gerektiğini düşünüyor (film de biraz onların tarafını tutuyor). Aslında burada yönetmen ciddi bir meseleyi masaya yatırıp, Mary Shelley’in “Frankenstein veya Modern Promete” kitabının özünü yakalıyor, açıkçası ben Joseph Green’in bu deli saçması filminde bunu sevdim. Yoksa canavarmış, telepatiymiş, striptizmiş, güzellik yarışmasıymış, kedi dövüşüymüş, çıplak pozmuş, Igor benzeri engelli asistanmış, organ nakli girişiminin korkunç bir şekilde sonuçlanmasıymış,  kol koparma, boğaz kesme, vahşi cinayetlermiş bunlar hikaye.

“İnsanlar anlamadığı ya da görmediği şeylerden korkar.” 

Joseph Green; ünlü bilim adamı Antoine Lavoisier’in, Fransız Devrimi’nde giyotinle kafası uçurulduktan sonra gözlerini defalarca kırpıp son bir bilimsel deney yapmış olmasından esinlenmiş midir bilinmez ama Ninja Kaplumbağalar’daki “beyin”in (krang) bu filmden esinlenilerek tasarlanmış olması muhtemel. Green’in “The Brain That Wouldn’t Die”ı 1959 yılında yaptığı göz önüne alırsak; Georges Franju’nun “Les yeux sans visage”ını (1960), Jesus Franco’nun “Dr. Orlof”u (1962) ile “Faceless”ını (1987) öncelediğini öne sürebiliriz. “The Brain That Wouldn’t Die”ı; “Frankenstein” (1931), “Frankenstein’ın Gelini” (1935) ile “Basket Case” (1982), “Re-Animator” (1985) arasındaki kayıp halkalardan biri olarak görmek mümkün. Adı geçen; bilimsel çalışma ahlakını merkeze alma ortak paydasında buluşan filmleri beğendiyseniz, bu filmi, “The Brain That Wouldn’t Die”ı (diğer bir adı, “The Head That Wouldn’t Die”) kaçırmayın.

Brain

 

 

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir