Ölümsüz Klasik: Casablanca (1942)

Sinema tarihinde zamanlaması açısından öngörülü ve/veya talihli olarak kabul edilebilecek bazı filmler vardır. Bu filmler öyle bir dönemde öyle bir ihtiyaca karşılık vermiş gibi olurlar ki, başarılarını gösterime girdikleri tarihteki sosyo-politik ve ekonomik koşullardan bağımsız düşünmek handiyse imkânsız gibidir. Frank Capra’nın “It’s a Wonderful Life”ı (Şahane Hayat, 1946), Stanley Kubrick’in “Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb”u (Garip Doktor, 1964), Martin Scorsese’nin “Taxi Driver”ı (Taksi Şoförü, 1976), Mathieu Kassovitz’in “La Haine”ı (Protesto, 1995) ve Wachowski Kardeşler’in “Matrix”i (1999) gibi. Bu filmleri, gösterime girdikleri tarihin politik, sosyolojik, ekonomik, felsefi, hukuki hatta teknolojik gelişmelerinden ayrı değerlendirmek mümkün değildir.

Hâl-i hazırda İkinci Dünya Savaşı devam ederken çekilen iki önemli film, “zamanın ruhu”nu yakalamakta o denli mahir olmuşlardır ki, bugün bile geriye dönüp bakıldığında ikisinin de çağını iyi okuyan ve başarıyla yansıtan birer “klasik” olduğu konusunda hemen herkesin aynı fikirde olduğunu öne sürebiliriz: Charlie Chaplin’in “The Great Dictator”ı (Şarlo Diktatör, 1940) ve Michael Curtiz’in “Casablanca”sı (Kazablanka, 1942). Aslında her iki film de özünde Hitler Almanyası karşıtı birer propaganda filmi olmasına rağmen, o denli yüksek sanatsal içeriğe sahiptirler ki bugüne kadar uzmanların bu filmlerin birer başyapıt olduğu konusunda aksi yönde görüş belirttiği pek görülmemiştir.

Aslında “Casablanca” (1942), Murray Burnett ve karısı Joan Allison’ın birlikte kaleme aldıkları “Everybody Comes to Rick’s” adlı sahnelenmemiş bir tiyatro oyununun sinema uyarlamasıdır. Şimdi tarihlere dikkat etmenizi rica ederek devam ediyorum. Murray Burnett ve (o zamanki) eşi Frances 1938 yılında bir Avrupa seyahatine çıkarlar. Amaçları, Nazi yönetimi altındaki Avusturya’daki (“işgal” ya da “ilhak” da denebilir) Yahudi akrabalarının paralarını yurt dışına çıkarmalarına yardımcı olmaktır. Akdeniz’de birkaç şehre geçerler ve tıpkı filmde gördüğümüze benzer sürgünleri, kaçakları, göçmenleri ve sığınmacıları yakından görme fırsatı bulurlar. Burnett, bu deneyimlerine dayanarak notlar tutar. Burnett daha sonra eşi Frances’den ayrılır. Tuttuğu notlar, dikkat buyurunuz, 1940 yılında bir tiyatro oyunu olarak şekillenmeye başlar. Gerçek olaylardan ve kişilerden ilham alan oyunu, o sıralar hayatını resmi olarak da birleştirdiği (ve bir süredir zaten beraber olduğu) Joan Allison ile birlikte yazar. Çiftin “Everybody Comes to Rick’s” adını verdikleri oyun 1940 yazında tamamlanır. Evet, 1940 yazında.

Murray Burnett ve Joan Allison, aynı tarihlerde “One in a Million” adlı bir anti-Nazi oyunu daha yazarlar, hatta bir ara ünlü yönetmen Otto Preminger hikâye ile ilgilenir. Ama o oyun filme çekilmez. Hikâye editörü Irene Diamond 1942 yılının Ocak ayında efsanevi yapımcı Hal B. Wallis’i “Everybody Comes to Rick’s”in sinema haklarını alması konusunda ikna eder. Ardından Julius ve Philip Epstein Kardeşler filmin senaryosunu yazmaya başlar. Ama kardeşler senaryo çalışmalarına ara verir ve Frank Capra’nın “Why We Fight”ı üzerinde çalışmaya başlar. Senaryo işini, stüdyonun (Warner Bros.) yönlendirmesiyle Howard E. Koch üstlenir. Bir ay sonra Epstein Kardeşler “Casablanca”nın senaryosu üzerinde çalışmak için geri dönerler. Senaryo çekimler boyunca devam eder hatta finali son anda belli olur. Tamamı Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çekimler 1942 yılının 25 Mayıs’ında başlar ve aynı yılın Ağustos ayının ilk haftasında biter (bazı kaynaklara göre 3 Ağustos, bazı kaynaklara göre 6 Ağustos).

Bütün bunları niye anlatıyorum? Çünkü yerli ve yabancı bazı kaynaklarda bu filmin Müttefikler’in 8 Kasım 1942’de Torch (Meşale) Operasyonu ile başlattığı Kuzey Afrika işgaliyle doğrudan ilişkilendirildiğini görüyorum. Bu yorum yanlış olur. Oyun/senaryo/film, Meşale Operasyonu’ndan çok daha önce tarihi gerçekleri ve olayları iyi gözlemleyip, iyi çözümleyip neredeyse kusursuz çıkarımlara ulaşmış ve karşılığını almıştır. İngiliz ve Amerikan Silahlı Kuvvetleri’nin, Fransa (tabii, ilgili tarihte Almanya etkisinde kukla bir hükümet olduğunu gözden kaçırmayınız) kontrolündeki Kuzey Afrika’ya girmesi oyundaki/senaryodaki/filmdeki öngörülerle birebir örtüşmektedir. Bence bu filmin en önemli özelliklerinden biri budur. “Casablanca” ilk kez 26 Kasım 1942’de Hollywood Theatre’da seyirciyle buluşur. Ülke genelinde gösterime girdiği tarih ise 1943 yılının 23 Ocak’ı olur ve filmi izlemek isteyen seyirciler salondaki yerlerine oturduklarında, beyazperdede Kuzey Afrika’daki olaylarla yani tarihi gerçeklerle birebir örtüşen bir filmle karşı karşıya kalırlar. Filmin bu özelliği, seyircide karşılık bulmasını ve/veya onda özdeşlik yaratmasını sağlayan ve sinema tarihinde nadiren ve genelde klasiklerde karşılaştığımız “düşeş” bir durum doğurmuştur. Tabii, sadece bu olay da tek başına yeterli değil. Rick’in Amerikalı, eski sevgilisinin Fransız ve onun yeni sevgilisinin de Çek Direniş Örgütü’ne mensup olmasında ve karşılarında işbirliği hâlindeki Alman ve Fransız kolluk kuvvetleri yer almasında şaşırılacak bir şey yok. Bu tip bir filmde, dramatik çatışma zaten bunu gerektirir. Öte yandan, filmi tarihsel açıdan neredeyse kusursuz bir konuma taşıyan ilginç bir öğe daha vardır. Çok önemli bulduğum için paylaşmak istiyorum. O da oyuncu seçimlerinin aynı dönemde yaşanan olaylarla şaşırtıcı ilişkisidir. Bunu biraz açalım.

Mesela filmde Rick’in sevgilisi Yvonne’u oynayan Madeleine Lebeau ve krupiye Emil’i oynayan Marcel Dalio gerçek hayatta karı kocadır. Çift, 1940’ta Nazi zulmünden kaçıp Lizbon’a ulaşmış, oradan Şili vizesi temin etmiş ama Meksika’ya vardıklarında, ellerindeki vizenin sahte olduğunu öğrenmişlerdir. Lebeau ve Jean Renoir’ın “Rules of the Game” (La règle du jeu, 1939) ve “Grand Illusion” (La Grande Illusion, 1937) gibi önemli filmlerinde oynayan kocası Marcel Dahlio, Kanada pasaportu elde edip sonunda soluğu Amerika’da alan bir çifttir. Film, onlar nezdinde aynı dertten muzdarip milyonların hislerine tercüman olmayı başarmıştır.

Sadece onlar da değil, S.Z. Sakall başta olmak üzere filmde irili ufaklı rol alan birçok oyuncu (ve figüran) Nazi Almanyası mağdurudur. Aynı olayları yaşamış, aynı sıkıntılarla karşı karşıya kalmış Avrupalı sığınmacılarla doludur film. Filmin duygusal açıdan zirve noktalarından biri kabul edilen, Fransız milli marşı La Marseillaise’nin okunduğu sahnedeki gözyaşlarının yüzde yüz gerçek olması bu nedenledir. O gözyaşlarından bir kısmı da Madeleine’e aittir. O duyguların seyirci nezdindeki geçirgenliğini had safhaya taşıyan şey budur. Karşımızda rol yapan oyuncular yoktur. Gerçekten ağlayan, gerçekten sevinen, gerçekten hislenen insanlar vardır. Bu detayı sakın küçük görmeyin. Örneğin, sinema tarihinin en iyi kadın oyuncu performanslarından iki tanesi Elizabeth Taylor’ın “Cat on a Hot Tin Roof”daki (Kızgın damdaki kedi, 1958) ve “Suddenly, Last Summer”daki (Bir Yaz Tatili, 1959) rolleridir. Bu işin sırrı, çok ama çok kısa bir süre önce çok sevdiği kocası Mark Todd’u elim bir uçak kazasında genç yaşta kaybeden Taylor’ın hislerini peliküle yansıtabilmesinde yatar. Bilhassa “Suddenly, Last Summer”ın finalinde Elizabeth Taylor’ın canlandırdığı Catherine’in uzun soluklu tiradı sinema tarihinde başlı başına bir zirvedir. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo Oscarı kazanan “Casablanca” oyunculuk dallarında ödül alamamış olsa da, filmdeki hemen hemen her aktör, kariyerinin en iyi rollerinden birini vermiştir. Ben bunu büyük ölçüde çekim ortamının yarattığı atmosfere bağlıyorum.

“Casablanca” (1942); gerek hikâyesi gerekse karakterleri, replikleri, müzikleri, görüntü çalışması, oyunculukları ve çeşitli değerlendirmelere imkân tanıyan sayısız alt-metniyle hayli zengin bir sinemasal meta-data’ya dönüşür ama bence asıl gücünü büyük ölçüde, tarihsel olaylarla örtüşen zamanlamasına ve her anına sinen sahici yapısına borçludur.

Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” romanı, aslında başlı başına bir romana dönüşme potansiyeli taşıyan, küçük ama zengin yan hikâyelerle örülüdür. Kızının fahişelik yapmasına göz yummak durumunda kalan zavallı adamın hikâyesi gibi. Tıpkı Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sında olduğu gibi, “Casablanca”da da sayısız yan hikâye son derece güçlü ve yetkin bir ana hikâyeye eklemlenmiş durumdadır. Film sadece Rick Blaine, Ilsa Lund, Victor Laszlo, Yüzbaşı Louis Renault ve Binbaşı Heinrich Strasser beşlisi arasındaki dengeler üzerine kurulu bir film değildir. Film, o karakterleri bile yeterince aydınlatmamıştır aslında. Onların hayatlarının minicik bir kesitine şahit oluruz ama sadece onları değil, diğerlerini de merak ederiz. Ferrari’nin, Ugarte’nin, Yvonne’un, Sascha’nın, Sam’in ve Carl’ın da hikâyelerini. Hiçbiri kartondan bir siluet değildir. Hepsi kanlı canlıdır, hepsi insandır. Nereden geldiklerini, biz onları tanıyana kadar neler yaptıklarını merak ederiz. Rick gittikten sonra hayatta kalanların başlarına ne geleceğini bilmek isteriz. Özetle, “Casablanca” hakiki (yan) hikâyelerle tıka basa dolu bir roman gibidir. Mesela beni filmde en çok etkileyen bölümlerden biri, aktris Joy Page’in oynadığı Annina Brandel’in hikâyesidir. Yeni evli Bulgar güzeli Brandel’in genç kocası rulet masasında geleceklerini yitirmek üzeredir. Brandel; kocası kaybederse Kazablanka’dan kurtulmalarının yegâne yolunun Yüzbaşı Renault’nun yatağından geçtiğini öğrenmiştir. Son oyun başlar. Rick ve Renault’yu karşı karşıya getiren hikâyede (“satranç” mı desek?) tempo giderek artıp sürpriz bir şekilde sonlanır. Ve bu arada hikâye, seyircisini tıpkı bir anafor gibi içine çeker.

Ünlü film eleştirmeni James Berardinelli, “Casablanca”nın, sadece gerçekten harika olan filmlerin sahip olabileceği bir özelliği taşıdığını iddia eder. O da seyircisini hikâyesine hapsedip karakterleri arasında kopmaz bağlar inşa etmesi ve bunu da jenerikteki yazılara kadar sürdürebilmesidir. Gerçekten de Epstein Kardeşlerin yazdığı ve türden türe geçişlerle süslenen müthiş senaryo, Michael Curtiz’in olağanüstü yeteneğiyle birleşir ve sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri ortaya çıkar. Her izleyeni hikâyesine hapseden ve karakterlerle bağ kurabilmesi için sayısız olanak tanıyan “Casablanca” aradan geçen 75 yıla rağmen hâlâ sinema tarihinin zirvesindeki yerini koruyor ve bu gidişle de koruyacağa benziyor.

Not: Bu yazı ilk kez Modern Zamanlar Dergisi’nin 44. sayısında, filmin dünya galasının 75. yılı vesilesiyle yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir