Bir Cannibal Corpse Belgeseli: Centuries Of Torment (2008)

Centuries Of Torment: First 20 Years (bundan sonra COT olarak bahsedilecektir), Brutal/Gore Death Metal efsanesi Cannibal Corpse’u anlatan 3 DVD’lik bir belgesel. Metal Blade Records tarafından 2008 yılında yayınlanan COT’un yapımcısı ve yönetmeni  Denise Korycki.

Korku Sineması ve onun müzik dünyasındaki gürültücü küçük kardeşi Death Metal’in kesişim noktalarını yakalayabildiğim sürece bu konuyla ilgili yazmaya çalışıyorum ve evet, bu DVD seti de böyle bir fırsat benim için.

Cannibal Corpse

Önce, Cannibal Corpse hakkında biraz bilgi vermek istiyorum.(1) Cannibal Corpse, 1988 yılında kurulan Buffalo/New York’lu bir Brutal/Gore Death Metal topluluğu. Tirant Sin isimli gruptan gelen davulcu Paul Mazurkiewicz ve gitarist Bob Rusay, Beyond Death grubunda çalan basçı Alex Webster ve gitarist Jack Owen ve Leviathan adlı grupta vokalist olan Chris Barnes bir araya gelirler. Cannibal Corpse ismini Alex Webster önermiş, ilk 4 albümde kullanılan başarılı ve okunabilir Cannibal Corpse logosunu Chris Barnes yapmıştır. Grubun gitmek istediği doğrultu tam olarak Kreator, Possessed, Death ve Sodom gibi düz bir Death/Thrash çizgisi tutturmaktır. Buffalo’da çok popüler olan grup vahşi şarkı sözleri hızlı müziği ile ününü günden güne artırarak ülke çapında adını duyurmaya başlar.

Daha sonra Metal Blade firması ile anlaşma imzalayan ilk Death Metal grubu olarak stüdyoya girer. Albümün yapımcısı Scott Burns, Sepultura, Deicide, Terrorizer, Obituary, Master ve Nihilist ve ismini yazmaya yerimizin olmadığı bir kamyon dolusu Thrash ve Death Metal grubu ile çalışan, bir çoğunun tarzının oluşmasına büyük etkisi olan yüce bir yapımcıdır.  

1990 yılında ilk albüm “Eaten Back To Life” yayınlanır.(2) Kreator’un “Pleasure To Kill”, Sepultura’nın “Morbid Visions” albümü gibi çok hızlı ritmler ve bunları süsleyen antipatik, ürkütücü soğuk rifflerden mamul olan Eaten Back To Life, “Bu adamlarda iş var” dedirtecek düzeyde olan tipik bir ilk albümdür.  Gitar tonu Sepultura’nın Beneath The Remains albümüne çok yakındır. Albümün tarzı hala oldukça thrashtir. Scott Burns öncesi dönemde Kreator ve Possessed tarzı tiz bir vokal yapan Chris Barnes’ın sesi pes tonlara inerek low-guttural veya benim sevdiğim deyişle“hömünü hömünü” hale gelmiştir. Albümün vahşi ve şok edici kapağı ise oldukça ilgi ve tepki çekmiştir. (Albüm kapakları konusuna sonra geleceğiz.)

Buffalo’lu beşli 1991 yılında 2. stüdyo albümü olan “Butchered At Birth”ü yayınlar. Bu albüm artık taşların yerine oturduğunun habercisidir. Bu albümde grup antipatik ve ürkünç rifflerini ön plana çıkarıp kapalı çalınmış (susturmalı) 16’lıklar ve tremololar ile birleştirerek baştan sona zevk veren acayip bir işe imza atmıştır. Bu arada davulcu Mazurkiewicz, Death Metal’e kendi katkısını yaparak snare vuruşlarıyla almaşık olarak çalınan tek bas davul vuruşunu ikiye katlayarak başka bir deyişle çift kroslu hale getirek kendi blastbeat tarzını ilk defa bu albümde kullanmıştır. Butchered At Birth, ultra şok edici kapağı ile Death Metal klasikleri arasına girer ve adeta otopsi masalarında kullanılan spinal kesici gibi bir albüm olur.

1992 yılında 3. albüm olan “Tomb Of The Mutilated” yayınlanır. Net, akıcı, hızlı ve teknik bir albüm olan Tomb Of  The Mutilated grubun ulaştığı müzisyenlik düzeyinin en uç noktası olarak o tarihe kadar çıkan en iyi Cannibal Corpse albümüdür. Bolca kullanılan iç gıcıklayıcı pinch harmonikler, Barnes’ın vokaline soktuğu tiz çığlıklar, Mazurkiewicz’in şahane performansı, metrekareye düşen 100 kilo blastbeat, muhteşem bir Webster performansı ve yine afallatıcı bir kapakla çığır açıcı bir albüm olur. Bunun ardından yaprak dökümü gelir. Grubun gitaristi Bob Rusay gruptan atılır. Aslında atılmaz da resmen kapının önüne konulur. Klasik thrash tabanlı materyallerle oldukça düz bir müzik yaptıklarını düşünen grup üyeleri daha teknik bir tarza doğru kaymak ister. Buna engel olarak gördükleri Rusay’i gruptan atar. Grubun ilk üç albümünde çok iyi iş çıkartan Rusay bundan o kadar çok etkilenir ki müziği bırakır ve grup üyeleri ile olan tüm bağını koparır ve bugüne kadar da ortalıkta görünmez.(3)

Rusay’in yerine Buffalo çıkışlı bir başka Death Metal efsanesi olan Malevolent Creation’ın gitaristi Rob Barrett alınır. Barrett’li kadro ile 1994 yılında “The Bleeding”albümünü çıkarırlar. Daha “erişilebilir” ve daha teknik bir albüm olan The Bleeding akılda kalıcı riffleri ile bir başka çok başarılı Cannibal albümü olarak diskografide yerini alır. Alex Webster’ın ağırlığı her notada hissedilir. Sonra değişim rüzgarı gruptan bir kurban daha alır. Bu sefer sıra grubun karizmatik vokalisti Barnes’a gelmiştir. Yeterince hızlı bir tarza sahip olmadığı düşünülen Barnes gruptan ayrılır. Yerine Corpsegrinder ve Monstrosity vokalisti George Fisher alınır.

1995 yılında artık Death Metal’in duraklamaya başladığı bir devrede vokalist değiştiren grup plak şirketinden ve fanlarından “Siz napıyonuz oolum?” tarzı tepkiler alır. 1996 yılında yeni albüm “Vile” yayınlanır. Gitar partisyonlarının oldukça soğuk, brütal ve teknik bir sounda sahip olduğu ve  Mazurkiewicz’in  gitarlar karmaşık şeyler çalarken pek öne çıkmadan gerekeni kusursuz yapmakla, gösterişli ataklar falan çekmeden sade ve ekonomik bir davulcu olmakla yetindiği bu albüm müzik piyasasından karışık tepkiler alır. Genel olarak başarısız olarak nitelenir. Belki The Bleeding’in üstüne iyi gitmediği söylenebilir ama bana sorarsanız Cannibal Corpse’un bundan sonraki 22 yılda yaptığı müziğin ortalamasını temsil eden albüm bir death metal klasiği olmasa bile vasatın çok çok üstünde bir albümdür ve kötü eleştirileri hiç hak etmez.

1997 yılında Rob Barrett gruptan ayrılır, yerine Nevermore’dan Pat O’Brien alınır. Teknik kapasitesi yüksek olan O’Brien’lı kadro ile yayınlanan “Gallery of Suicide”(1998) yeni tarza akıcılık ekleyerek gruba olan ilgiyi canlandırır. 1999 yılında olgunluk dönemi başyapıtı olan “Bloodthirst” gelir. Yetmedi diyene 2002 yılında gene çok iyi bir albüm olan “Gore Obsessed”i çıkarırlar. 2004 yılında yayınlanan “The Wretched Spawn” yayınlanır ve bu albümden sonra grubun orijinal gitaristi Jack Owen gruptan ayrılır ve yan proje grubu Adrift ile yoluna devam ederken Rob Barrett yeniden gruba dahil olur. Daha sonra Kill (2006), Evisceration Plague (2009), Torture (2012) ve A Skeletal Domain (2014) ile yoluna devam eden grup, Death Metal furyasının başladığı günden bu yana piyasa müzik yapmadan, sıvamadan, batırmadan istikrarlı bir çizgide yoluna devam ediyor ve biz AC/DC gibi, Overkill gibi, Motorhead gibi, Testament gibi ve yüceler yücesi Tony Iommi gibi istikrar ve dürüstlük abidesi grupları/müzisyenleri çok seviyoruz.

Cannibal Corpse’un Tarzına Dair

Konu Brutal Death Metal olunca işler bir noktada karışıyor. Özellikle 90’lı yıllarda her blastbeat kullanan gruba “grind”lı bir tür adı yakıştırmak kolaycılığı pek yaygındı. Bunun yanında sosyal duyarlıklı şarkı sözlerine sahip Death Metal grupları, gore şarkı sözlerine sahip grindcore grupları falan derken neyin Brutal Death Metal, neyin Death/Grind ve neyin Grindcore olduğunu ayırt etmek oldukça güçleşti. Ama kafalar karıştığı zaman ilk örneklere dönüp bakmak her zaman zihin açıcıdır.

Cannibal Corpse, şarkı sözlerinde sadistçe işlenen cinayetlerden, diri diri yapılan otopsilerden, işkenceden, nekrofili gibi cinsel sapkınlıklardan, yamyamlıktan, çürüyen cesetlerden bahseder. “Meat Hook Sodomy”, “Living Dissection”, “Scattered Remains”, “Splattered Brains” ve “Dormant Bodies Bursting” gibi parça isimleri herşeyi özetliyor olmalı! Oldukça Gore bir yaklaşım. Müzik olarak da thrash metal tabanlı bir death tarzı tutturdukları su götürmez. New York gibi oldukça hardcore/punk etkili grupların çıktığı bir bölgeden gelmelerine rağmen gayet ilginç bir şekilde punk ve grind olayına pek bulaşmadıkları söylenebilir. Tabi ki her albümde bir kaç grindvari riff duyabiliriz ama gene de ezici çoğunlukla thrash tabanlı (grind değil!) bir müzik yaptıkları için ben Brutal Death Metal veya Gore Death Metal türlerini kullanmayı tercih ediyorum.

Albüm Kapakları

Cannibal Corpse’un müziğindeki vahşi içeriğin yanı sıra infial yaratan albüm kapakları da dillere destan. Metal camiası genelde sivri imajlara, kurukafalara ve  zombilere alışık olsa da Cannibal Corpse’un kullandığı kapaklar şok edici denebilecek derecede vahşi idi. Vincent “Vince” Locke tarafından yapılan ilk üç albümün kapağı grubun başını sansür ile epey derde sokacaktı. İlk albümdeki kendi etini yiyen zombi, ileride olacakların habercisi idi. 2. albümün kapağı ise kan dondurucu idi: Biri hamile bir kadını doğrayan, diğeri de karnındaki bebeği çıkaran iki zombi! Üçüncü albümün kapağı ise içerdiği “sapkın” cinsellik yüzünden grubun başına oldukça iş açmıştı: Oral seks yapan iki çürümüş ceset!

Diğer albüm kapakları da gene Vince Locke tarafından yapıldı. İlk üç albümdeki kadar olmasa da her albüm kapağında sansüre konu olacak vahşet dolu içerik mevcut oldu. Eğer bir Cannibal Corpse albümünün kapağını görüp de “Yahu bu yeterince vahşi değil” diyorsanız bilin ki o kapak ya “zararlı içerik”in tümden boyanması ve üstüne devasa bir Grup logosu konması ya da asıl kapak resminin sansür yemeyecek bir bölümüne zoom yapılarak zararsız hale getirilmiş versiyonunu görmektesinizdir!

Bu kapakların yapılmasının üstünden 27 seneye yakın zaman geçti. Belki daha vahşi kapaklar yapıldı. Hatta bazı gruplar işi gerçek otopsi fotoğraflarını kapak yapma raddesine vardırdı ama sonuçta aradan geçen bunca zaman rağmen özellikle Butchered At Birth (1991) albümünün kapağı benim için hala gelmiş geçmiş en şok edici albüm kapağıdır.

Centuries Of Torment: The First 20 Years

Hele şükür belgesele gelebildik. Eee kolay değil! Cannibal Corpse benim için bir grup değil, süper bir grup değil, aynı zamanda üniversite yıllarımda kısıtlı öğrenci harçlığımla gerekirse yiyeceğimden kısarak Hayri Kasetçilik’ten kasetlerini aldığım bir gruptur, yeri başkadır!

İsmini Gallery Of Suicide albümündeki aynı adlı parçadan alıyor. Kapak çalışmasını gene Vincent Locke yapmış. Belgesel 3 DVD’den oluşuyor. 1. DVD 2 saat 55 dakikalık History. 2. DVD 2 saat 12 dakikalık Performances. 3. DVD 1 saat 50 dakikalık DVD Bonus Chunks. Yani toplam 7 saate yakın bir belgeselden bahsediyoruz.

1.History

İlk DVD adı üstünde grubun tarihçesine odaklanıyor ve Cannibal Corpse hakkında bir şeyler öğrenmek isteyene yaklaşık 3 saatlik bir bilgi akışı sağlayarak hemen hemen hiç karanlık nokta bırakmıyor. Mevcut grup üyeleri, gruptan ayrılan/atılan üyeler (Bob Rusay hariç), gruptakilerin bir şekilde yolunun kesiştiği başka grupların üyeleri, teknik altyapıda çalışanlar, plak şirketi yetkilileri falan gibi bir sürü insanla röportaj yapılmış ve herkes bir şekilde hikayenin aktörü olarak yerini almış.

History ve Bonus Chunks videolarının kurguları bu tarz belgesellerden alışık olduğumuz şekilde yapılmış. Röportaj yapılan kişilerin konuşmaları bir hikaye anlatacak şekilde dizilirken anlatıcı bir üst ses veya soru soran kişilerin sesi olmadan yalnızca röportaj yapılan kişilerin anlattıkları bir sohbet havasında verilmiş. Araya da konser kesitleri serpiştirilmiş.

2.Performances

İkinci DVD konser kayıtlarından ve video kliplerden oluşuyor. With Full Force (2007), Toronto (2006), Party San (1995), NY (2000), Jacksonville (1996), Nasville (1994), Buffalo (1989) gibi konserlerinde 20 yıllık buldozer performanslarına şahitlik ederken buna ek olarak 6 video klip izliyorsunuz.

3.Bonus Chunks

Üçüncü DVD ise grubun albüm kapaklarına ve diğer grafik işlere (artwork), sansür maceralarına değiniyor. Ayrıca grup üyelerinin özel hayatlarına, hobilerine ve kişiliklerine dair bilgileri öğrenebiliyorsunuz. Fisher’ın Amerikan Futbolu, World of Warcraft ve claw machine merakı, Pat O’Brien’ın silah merakı, Mazurkiewitz’in aile hayatı, evinde beslediği hayvanlar ve buz hokeyi merakı, grubun beyni olan Alex Webster’ın çok sağlam müzisyenliği ve entellektüel yapısı ve Barrett’in taklit yeteneği ve güçlü riff hafızası, hepsi bu DVD’de. DVD’nin sonunda da Kill Crane adlı 5 dakikalık stop motion animasyon filmi var.

Sonuç

Eğer death metal dinleyicisiyseniz ve Cannibal Corpse hakkında bilgi almak istiyorsanız COT sizin için gerçek bir “külliyat”! Belgesel kurgusu açısından yeni ve özgün bir iş olmasa da içeriğinin doluluğu ve akıcılığı ile takdiri hak eden ve işlevini tam olarak yerine getiren bir belgesel. Elbette ki birkaç eksiği yok değil. Örneğin Bob Rusay, gruba ne kadar kızgın olursa olsun bu belgeselde yer almalıydı. Çünkü ne de olsa Cannibal’ı bir yerlere getiren ilk üç albümde payı vardı. Bir diğer eksiklik ise grubun kullandığı aşırı doz brütal ve şarkı sözlerinin beslendiği kaynak olan korku filmleri ile olan etkileşimlerin atlanmış olması. En azından Bonus Chunks DVD’sinde bu konuyla ilgili bir şeyler görmek isterdim. Üçüncü ve son önemli eksiklik genelde plak şirketleri tarafından yayınlanan bu tarz belgesellerde düşülen sığlık. Yani sırf bu belgesel özelinde değil, bu tarz başka belgeseller için de aynı eleştiriler geçerlidir: Bir müzik türünü çevreden ve toplumsal ekonomik şartlardan yalıtamazsınız. Böyle yaparak ancak steril bir anlatım sağlarsınız ve ancak “merchandise” sınırları içinde kalırsınız.

(1) Cannibal Corpse’un yanında Death Metal türü ile ilgili bilgi edinmek isterseniz daha önce Öteki Sinema’da yazmış olduğum “Korkunun Sineması, Ölümün Müziği” adlı yazıma bakabilirsiniz.

(2) Zaten yeterince uzun olan girizgahı daha da uzatmamak için demo kayıtlarından, E.P.lerden ve konser albümlerinden bahsetmiyorum.

(3) Müziği bırakan Rusay’in golf eğitmenliği yaptığı rivayet edilir.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın’da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı.

Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone’yi David Lynch’i, Stanley Kubrick’i, Metin Erksan’ı, Ertem Eğilmez’i, Nuri Bilge Ceylan’ı, Zeki Demirkubuz’u ve Yılmaz Atadeniz’i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir