Citizen Kane (1941)

‘’ Rosebud…’’

Charles Foster Kane, büyük medya patronu ve dünyanın en zengin adamlarından biri ölürken son bir söz söyler; Rosebud… Ve bu sözün peşinden giden bir gazeteci onun hayatını bize anlatmaya başlar. Onu tanıyan ve az ya da çok seven bütün tanıkların gözünden…

Öteki Sinema için yazan: Melahat Yılmaz

Kane’nin ailesi bir pansiyon işletiyordur. Fakir bir ailedir onunki ama yinede birbirlerine bağlı ve tüm olumsuzluklarına rağmen sevgiyle yaşamaktadırlar. Bir gün otel parasını ödeyemeyen müşterilerden biri Mary Kane’e değersiz bir madenin hisselerini verir. The Colorado Lode… Bayan Kane de madenin işletmesini bir bankaya devreder. Her ne kadar kocası bu duruma karşı çıksa da çocuğunun eğitim masraflarını karşılamak adına yapmıştır bu antlaşmayı. Anne yüreği evladından ayrı kalmaya dayanamaz belki lakin onun sıkıntı çekmesi isteyeceği en son şeydir. Kane kızağıyla mutlu mesut oynadığı karlı bir günde belki de para ile elde edemeyeceği tek şeyden koparılır, ailesinden ve onların koşulsuz sevgisinden. Aklında kalan tek şey karda bir başına bıraktığı kızağı olacaktır. Bunun karşılığında 25 yaşına geldiğinde koca bir servetin sahibi olmuştur. O bunların arasından New York Inquirer adlı tirajı yerlerde sürünen bir gazeteyi seçer. Zira Kane’in bir amacı vardır. Zenginlerin fakir ve düşkün insanlara zorla sergiledikleri yaptırımları ve haksızlıkları gün yüzüne çıkaracaktır. Bunu neden amaç edindiğini ise şu sözlerle açıklar;

‘’Bu toplumun çalışanlarının para çılgını korsanlar tarafından soyulmadığını görmek bana mutluluk verir. Onların çıkarlarını kollayan yok diye buna seyirci kalamam. Size bir sır daha vereyim Bay Thacher: Bunu yapacak adam benim! Param ve mülküm var. Yoksulların çıkarlarını gözetmezsem bunu bir başkası üstlenmeye kalkabilir. Malsız, mülksüz biri de olabilir bu. Bu da çok kötü olur.’’

Kimin ayağına bastığını önemsemeden Kane dediğini yapmaya devam edecek ve hem çok büyük başarılar kazanacak hem de kalabalıkların arasında yalnızlaşmanın nasıl bir duygu olduğunu hayatı boyunca acı bir şekilde deneyimleyecektir. Ta ki son sözünü söyleyene kadar…

Citizen Kane ister beğenin ister beğenmeyin birçok açıdan sinema tarihinin en önemli yapımlarının başında gelir. Konusu itibariyle birçoklarının sonrasında canını sıksa da kullanılan tekniklerle sinemanın yüzünü güldürmüş ve ayakta alkışlanmıştır.

Filmin öyküsü birçok katmandan oluşmaktadır. Sahneler değiştikçe Amerikan rüyası, iktidarın ve siyasetin doğası, karakter ve kader ilişkisi, para ile sevilmek arasındaki gelgitler seyirciye akıcı bir dille ve mükemmel bir derinlikle aktarılmıştır. Eleştirmenlerin ortak görüşü Kane karakterini o zamanın Donald Tramp’i olan büyük medya patronu William Randolph Hearst’ten aldığıdır.  Hatta Hearst’in filmin gösterime girmemesi ve başarı kazanmaması için çok büyük çaba sergilediği de konuşulanlar arasındadır. Yine de film büyük bir başarı yakalamış ve Welles’in adını sinema tarihinin baş sayfalarına taşımıştır.

Welles bu filmde hem yönetmen, hem oyuncu hem de yapımcı olarak görev almıştı. Üçünde de ayrı ayrı takdiri hak ettiğini söylersek yanlış olmaz sanırım. Yapımda kullanılan tekniğe göz atarsak filmi diğerlerinde ayıranın ne olduğu da ortaya çıkar sanırım. Yapım o güne kadar perde de gösterilenlerden çok daha ileri tekniklerle bezenmişti. Beş farklı kişinin anılarından geri dönüşlerle Kane’in yaşam hikâyesini seyrettik. Dönüşler o kadar naif işlenmişti ki şiirsel bir akıcılıkla sıkılmadan seyrediliyordu film. İşin içine Rosebud sözü ile katılan dedektifvari kovalamaca da artısıydı yapımın. 1941 yılında gösterime giren eser montaj, alan derinliği (deep focus), makyaj ve ışıklandırma bakımdan döneminin devrim olarak adlandırabileceğimiz yenilikler getirmişti. Filmin belki de en büyük yeniliği alt açıların düzgün bir şekilde kullanılabileceğini göstermesiydi. O yıllarda alt açılar hiç kullanılmıyordu. O güne kadar aydınlatma için kullanılan ışıklar tavana yerleştiriliyor bu yüzden tavan hiç gösterilmiyordu. Citizen Kane’de ise yan aydınlatmalar kullanılmaya başlanmıştı. Bahsi açılmışken makyajdan söz etmemek ise imkânsızdır. Dönemin makyaj anlayışının da bir hayli önündedir yapım.

Oyunculuk konusuna gelince özellikle Orson Welles bu konuda da ders verir nitelikte bir performans sergilemiş ona eşlik eden Joseph Cotten, Dorothy Comingore ve Ruth Warrick başarılı oyunculukları ile göz doldurmuşlardı. Yapım dokuz dalda Oscar adayı gösterilmiş fakat yukarı da bahsettiğimiz engellenme çabaları yüzünden sadece ‘’en iyi senaryo’’ dalında Oscar heykelciğini kucaklamıştı.

Citizen Kane konusu ve tekniği itibariyle o günden bugüne birçok mevzuyu sorguladı. Sinemanın nasıl bir güç olduğunu kanıtladı hepimize. Görsel ve kitleleri sözleriyle etkileyecek kuvvetli bir silahtı sinema. Orson Welles’i ilk uzun metraj filmi olmasına rağmen bu silahı düzgün ve etkili bir biçimde kullanıp bugüne ışık tuttuğu için saygıyla selamlamak gerekir diye düşünüyor ve bir kez daha bu güçlü yapımı seyretmenizi öneriyorum. Sevgiyle kalın çünkü sevgi satın alamayacağınız tek şeydir. Her ne kadar alabileceğinizi düşünseniz de…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir