En İyi Film: Uzun Metraj (!)

Dünya üzerindeki sayısız film festivalinde ve yarışmalarda sinemanın o yıl içinde yapılmış filmleri yarıştırılır. Çoğunlukla birkaç yetkin kişiden oluşan jüriler, bazen de daha geniş sayıdaki seçiciler veya halk oyu kullanılarak en iyi filmler, yönetmenler, senaryolar, oyuncular belirlenir. Ödüller dışında, sinemanın reklamıdır bu yarışmalar. Yarışma heyecanı onları izleyenlerce de paylaşılır ve sinema sektörü üzerindeki ilgi, özellikle popüler olan yarışmaların katkısıyla canlı tutulur. Yaratılan merak, heyecan ve eğlencesiyle birlikte filmler üzerinde konuşulan, düşünülen bir ortam oluşturulmuş olur. Bu yüzden bilinen yarışma ve festivallerin önemi yadsınamaz. Fakat bu yarışmaların sonuçları her zaman adil olmaz ya da belki de şöyle söylemek gerek: hiçbir zaman adil olmaz. Sonuçta herkesin en iyi filmi kendince farklı olabilir. Spor yarışmalarında en iyi, bir kesinlikle belirlenir. Bir atlet diğerlerinden daha hızlı koşmayı başarmıştır ve bu başarısı somuttur. Sanat ürünlerinin yarıştırılmasıyla elde edilen “en iyi” ise her zaman tartışmaya açık bir konu olarak kalmaya mahkûmdur. Film yarışmalarının meşruluğu bu yazının kapsamı dışında… Madem yarışmalar var biz bu yarışmalardaki “en iyi” seçimlerine bakalım.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Film yarışmalarında sinema eserleri uzun metraj, belgesel, kısa film, animasyon diye ayrılır ve kendi içlerinde değerlendirilerek en iyileri seçilir. Bunun sebebi nedir? “Eh adı üstünde, birine kısa film denmiş, birine belgesel, birine animasyon, tabii ki bunlar kendi aralarında yarışacak. Belgeselin animasyonla, kısa filmin uzun filmle yarışması diye bir şey olur mu?” Bal gibi olur.

Kısa Filmler Film değil mi?

Kısa filmler sürelerinden ötürü uzun filmlerle aynı kategoride yarışamazlar. Oysa pek çok kısa film belki binlerce uzun filmden daha güzel olabilir. Niçin kısa filmler uzun filmlerle aynı kulvarda yarışamasın? İkisi de sinemasal anlatım kapsamında eserlerdir. Değerlendirme ölçütleri ikisinde de aynıdır. Yönetimi, senaryosu, oyuncuları, görüntü yönetimi, sanat yönetimi, müziği, sesi, görsel efektleri aynı şekilde değerlendirilir. Kısa film ve uzun filmin anlatım yapılarındaki olagelmiş veya olası farklar bu değerlendirmeyi farklı kılamaz. Kısa film uzun filmden farklı yapılır diye bir kural yok ve kimse de kısa filmi bu tip kalıplara sokamaz. Kısa filmler yenilikçi veya geleneksel anlatım yapılarına sahip olabilirler. Aynı şekilde uzun filmler içinde de, konvansiyonel sinema denen geleneksel anlatım yapısından farklı örnekler var ve bunlar da diğer uzun filmlerle aynı kategoride değerlendiriliyor, farklı bir anlatım yapısı var diye yarışma dışına itilmiyorlar.

“Efendim milyon dolar harcadık, kıçı kırık 5 dakkalık filmle bir mi benim filmim?” Evet bir. Çünkü izleyiciler için filmin kaç paraya, ne kadar emekle, ne kadar sürede gerçekleştirildiğinin pek bir önemi yoktur. İzleyici izlediğine bakar. Karşımıza korkunç paralar harcanarak yapılmış bir filmle çok ucuza yapılmış hatta bütçesiz yapılmış bir kısa filmi koysalar, belki kısa filmi uzundan daha çok sevebiliriz. Kısa filmdeki anlatılanı, anlatış şeklini ve başka öğeleri uzun filmden daha çok beğenebiliriz. Hatta belki milyon dolarlık uzun filmden nefret ederiz de kısa filmi bağrımıza basarız. Bu durumda hangisi en iyi film dendiğinde tereddütsüz kısa film daha iyi deriz. Ayrıca örneğin 80 dakikalık bir film, 250 dakikalık bir filmle aynı kategoride yarışabiliyorsa 10-20 dakikalık bir filmle niye yarışamasın?

Kısa filmler içinde iyi örnekler, üretim sayılarına göre oldukça azdırlar. Bu filmler çoğunlukla amatör sanatçılar, öğrenciler, daha yolun başındaki yönetmenler tarafından küçük veya hiç bütçelerle çekildiğinden eksiklerle dolu olabilir, sıkıntıdan patlatabilir, çiğliklerini haykırıyor olabilir. Ama bugün sinemanın uzun filmlerine baktığımızda, iyi dediğimiz filmlerin toplam üretime oranı kaçtır? Bu oranın da aslında kısa filmlerinkinden pek farklı olmadığı görülecektir. Bazı kısa filmler binlerce uzun filmi çöpe attıracak kalitede üretiliyor ve iyi çekilmiş bir kısa film, en iyi film olmak üzere yarışan uzun metraj kepazeliklerin yerinde olmayı fazlasıyla hak eder.

Peki, Ya Animasyon Filmler?

Ayrı değerlendirilen bir kategori de animasyon filmlerdir. Animasyon filmlerin yapım sürecinin reel çekim filmlerden farklı olması onun farklı değerlendirilmesini haklı çıkarmıyor. Çünkü temelde animasyon filmlerle reel çekim filmler arasında hiçbir fark yoktur. “Nasıl fark olmaz canım, al bak burada gerçek bir mekan, gerçek insanlar, gerçek hayvanlar, eşyalar var. Onlar ise ya bilgisayarda, ya kağıda çizilerek, ya kuklaları oynatarak ya stop-motion ya da başka tekniklerle yapılmış. Gerçekte var olmayan şeyler, var olmayan görüntüler nasıl olur da reel çekim filmlerle bir tutulabilir?” Bu serzeniş, yanılgısını kendi cümlelerinde taşıyor. Reel çekim filmlerin gerçek mekanlarda gerçek oyuncularla çekilmiş olması onları “gerçek” yapmaz. Reel çekim filmler kurgulanır, görsel işitsel işlemlerden geçer, bize o mekanda geçen bir filmmiş gibi sunulur. Ama o atmosferi gerçek mekana gittiğinizde asla bulamayacaksınız. Hele stüdyoda çekilmiş bir filmin çekim platosuna gittiğinizde bambaşka bir dünyayla karşılaşacaksınız. Filmde duyumsadığınız havayı size veren yalnızca filmin kendisidir.

Yapım süreçlerinin farklılığı konusu da yersiz bir öne sürme olacaktır. Animasyon filmler temelde reel çekim filmlerle aynı yollardan geçerek yapılır. Onların da senaryosu olur, onlar için de storyboard çizilir, onların da müziği, gerçek veya yapay ses efektleri, görsel efektleri olur. Onların da sanat yönetmenliği kapsamında mekanları, kostümleri tasarlanır. Onlar da kurgulanır. Yani bir animasyon filmde gerçekleştirilen tüm olgular reel çekim filmlerle aynıdır.

Oyunculuk öğesi ileri sürülebilir, “Bir oyuncunun filme sunacağı sanatı animasyon filmler veremez!” denebilir. Ama zaten bugün bunun bir önemi kalmamış durumda. Oyuncuların mimiklerini, jestlerini, tüm oyunlarını alıp bunları kullanarak anime eden filmler yapılabilmektedir. Gerçek oyuncuların kullanılmadığı animasyon filmlerde bile karakterlerin “oyunculukları” pek çok oyuncudan üstün ve yetkin olabilmektedir. İlerleyen dönemde bu konuda devrimsel gelişmelerin olacağı artık gün gibi açık…

Reel çekimlerde yönetmenin ve oyuncuların doğaçlama yapmasının ve hemen o sıradaki yaratıcılıklarının, animasyon filmlerde var olamayacağı da söylenebilir. Ama reel çekim filmlerin tamamında böyle bir uygulama mı var? Bazı yönetmenler senaryoda neyse, planladıkları çekimler neyse aynısını virgül atlamadan uygularlar. Filmi önce masa başında bitirdiklerini sonra da geriye yalnızca çekmek kaldığını söylerler. Öyleyse animasyon filmlerin masa üstünde önceden tamamlanma zorunluluğu da onu reel çekim filmlerden ayrıştırmıyor. Üstelik zaman ve maliyete neden olsa da animasyon filmlerde de doğaçlama yapılabilir, bazı ekleme ve değişiklikler yapma yoluna gidilebilir. Sahnelerdeki aksesuarlar, renkler, karakterlerin hareketleri, mimik ve jestleri, diyalogları için de animasyon işlemi sırasında doğaçlamaya başvurulabilir. Öyleyse uzun veya kısa animasyon filmler de uzun metraj reel çekim filmlerle bir değerlendirilebilmeli. (Örneğin “Up” adlı film 2009 Oscar’larında en iyi film kategorisinde adaydı.)

Belgesel Filmler de mi?

Belgesel filmler de. Gerçek mekanlarda, gerçek kişilerle yapılan çekimler, onların rol yapmadan konuşması, gerçek yaşam alanlarında gösterilmesi belgeseli kurmaca filmlerden ne kadar farklılaştırıyor? Belgesel filmde gördüğümüzün gerçekliğini ve belgesel filmlerin “tarafsızlığını” sorguladığımızda sonuç hemen önümüzde belirecektir. Belgesel film tarih kitabı ya da akademik makale değil, bir sanat yapıtıdır. Sanatsal bir anlatım içerirler, içermek zorundadırlar. Bu anlatımı içermeyen belgeselin basit bir haber filminden farkı kalmaz. Öyleyse belgesel filmin yönetmeni anlatımıyla bir taraftır. Anlattığı bir olguyu bize aktarırken bir düşüncesi vardır ve bunu iletmek üzere filmini “kurgular”. Yaptığı çekimleri ona göre yapar veya çekimlerinden bu sav doğrultusunda görüntüler seçer. Bir belgesel filmin tarafsızlığı, bir kurmaca filmin tarafsızlığıyla aynıdır.

Örneğin ünlü satranç oyuncusu Bobby Fischer’ın hayatından bir kesiti anlatan Pawn Sacrifice (Şah Mat-2014) adlı kurmaca filmle yine onun hayatını anlatan Bobby Fischer Against the World (Bobby Fischer Dünyaya Karşı-2011) adlı belgesel filmi karşılaştıralım. Bu iki filmi de izlediğimizde Bobby Fischer’la ilgili bazı yargılara varırız. İki film de onun hayatıyla ilgili bilgiler vermekle yetinmez, onunla ilgili bir yargı belirlememizi sağlarlar. Peki, gerçek Bobby Fischer belgeseldeki midir, kurmaca filmdeki mi? “Belgeseldeki gerçektir elbette, adamın kendisi var bir kere daha ne kadar gerçek olsun?” denebilir. Belgeselde onunla ilgili görüntüleri, onun hakkında çıkmış yazıları, onunla çeşitli zamanlarda yapılmış röportajları izleriz. Bu görüntülerin toplamından yönetmen bize bir Bobby Fischer portresi çıkarmıştır ve bu portre yönetmenin bakış açısını yansıtır. Filmin adından bile onun kendi bakış açısını sunduğu görülebilir: “Bobby Fischer Dünyaya Karşı.” Ama acaba Bobby Fischer gerçekten dünyaya mı karşıydı, tüm insanlıkla mı savaşıyordu, ya da Bobby Fischer yalnızca bundan mı ibaretti, gerçekte onu tanısaydık hakkında neler düşünürdük, bu düşünceler belgeselde anlatılanlarla ne kadar örtüşürdü bunları bilemeyiz. Bununla birlikte kurmaca çekilen bir gerçek yaşam öyküsü, gerçek kişiliğin belki de asıl gerçekliğini yansıtıyor olabilir. Müthiş bir doğrulukla, tıpkı şekilde gerçeği yansıtıyor olsa bile belgesel film kurmaca filmlerle aynı olan bir sinemasal anlatım içerir ve sinema dilini oluşturan temel öğelerden “kurguyu”  kullanmak zorundadır.

Sinema Bir Bütündür, Bölünemez

Filmlerin yarışmalarda ayrı kategorilerde değerlendirilmesi, belki bu filmleri üretenlerin işine geliyor. Belki zaten kısa film yapanlar, belgesel ve animasyon film yapanlar ortak bir yarışmaya girmek istemeyeceklerdir. Ne de olsa ne kadar çok kategori, o kadar çok ödül anlamına gelir. Uzun metraj filmlerin anlatım süresi ve bütçe avantajları da zaten bu yarışmayı baştan kaybetmek olarak görülecektir. Ama bunlar geçerli bahaneler değil. Kısa film, animasyon ve belgesel bütçelerinin yetersizliği veya sürelerinin kısıtlı olması onların pek çok uzun filmden kat be kat daha güzel, daha yaratıcı işler olmalarına engel olmuyor, bunların örnekleri sayısızdır.

“Kimsenin uzun filmler kısa filmden, animasyondan, belgeselden daha iyidir dediği yok kardeşim, hepsinin en iyisi ayrı ayrı seçiliyor işte ne var bunda?” Şu var: Filmleri bu şekilde ayrıştırmanın yarattığı algıda bir sorun bulunuyor. O da belgesel, kısa film ve animasyon filmlerin uzun filmlerden daha az önemli olduğu algısıdır. Filmleri, sürelerine ve yapım süreçlerine göre ayırarak değerlendirmek, kısa film, animasyon ve belgesellerin popüler türler olmasının önünde, gösterim kanallarının azlığı kadar önemli bir engeldir.

Ödül törenlerinde en önem verilen tür uzun filmlerdir. Önce kısa film, animasyon ve belgesel ödülleri geçiştirilip ana menü olan uzun filmlere geçilir. Ne de olsa kısa film, animasyon ve belgesellerin “alıcısı” uzun filme göre daha azdır. Bugün dünyanın en popüler ödülleri olan Oscar’larda, hepimiz en iyi film kategorisinde aday olan uzun metraj filmleri izleyip ödülleri ona göre değerlendirebiliyoruz ama kaçımız Oscar’a aday kısa filmleri, animasyonları, belgeselleri izlemiş oluyor? Bunların en iyileri seçilip ödüllendirildiğinde sahneye boş boş bakmakla yetinmek zorundayız.

Ticari sinema, bu sanatın diğer türlerini uzun filmlerin arasına karıştırmak istemiyor. Sinemanın uzun filmlerle eşdeğer türleri olan kısa film, animasyon ve belgesele üvey evlat muamelesi yapılıyor. Oysa en iyi film kategorisi adayları arasında tek bir kısa filmin, tek bir belgeselin bile bulunması, bu türlere olan ilgiyi artırıp dikkat çekecektir. Kısa filmlerin, animasyonların ve belgesellerin de uzun metrajla aynı olduğu, onlar kadar önemli, iyi, kaliteli, zevkle izlenebilir olduğu algısı oluşacaktır.

Uzun metraj film izleme alışkanlığımızın, sinema sektörünün bize oynadığı bir oyun olduğu gerçeği gözden kaçmamalı. Sinema salonları yalnızca uzun metraj film gösteren yerlerdir. Bize uzun filmler sunulmuş, kısa filmlere, belgesellere, animasyonlara ulaşma yolları kısıtlanmıştır. Film deyince aklımıza yalnızca uzun metraj filmlerin gelmesi, bir öğrenilmişliğin ve dayatılmışlığın sonucudur. Birisi size en sevdiğiniz filmleri sorduğunda, vereceğiniz cevabı düşünürken aklınıza kısa filmleri, animasyonları, belgesel filmleri getirmemenizin nedeni budur.

Yarışmalarda En İyi Film kategorisinde kısa film, animasyon ve belgesellerin uzun metrajlarla birlikte değerlendirilmesi bir hayal belki ama işin gerçeğini kimse yadsıyamaz. Sinema yapıtları, süreleri ve yapım süreçlerinin nitelikleriyle değil yalnızca anlatım düzeylerinin başarısı üzerinden değerlendirilir.

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir