Fantastik Sinemada Görüntü ve Sesin Kışkırtıcılığı Üzerine Denemeler

“THE BLACK CAT” (Kara Kedi, 1934) ve “HALLOWEEN” (Yabancı, 1978)

Sinema tarihinde; filmin biçiminin adeta çelik bir zırh gibi içeriğini koruduğu, filme bütünüyle yayılmış bir atmosferin zayıf bir senaryonun neredeyse bütün kusurlarını ustaca kapattığı durumlara nadiren rastlanır. Edgar G. Ulmer’in “The Black Cat”i (Kara Kedi, 1934) ve John Carpenter’ın “Halloween”i (Yabancı, 1978) gibi…

Ulmer’in “The Black Cat”i (1934) ve Carpenter’ın “Halloween”i (1978) aslında senaryolarında birçok zaaf barındıran, kendi içinde tutarlılığı zayıf, hadi adını koyalım uyduruk hikayelere sahip olmalarına rağmen birer başyapıt statüsüne erişmelerini, biçimde/anlatıda/üslupta yarattıkları küçük çaplı devrimlere borçlu gibidirler. Her iki filmin de yarattığı etki o denli derin ve kalıcı olmuştur ki; gösterime girdikten uzun yıllar sonra bile sayısız filme esin kaynağı olmakla kalmamışlar, devamları, spin-off’ları ve yeniden-çevrimleriyle, ana karakterleri, yan karakterleri ve replikleriyle, bazı planları, kimi çerçevelemeleri ve meşhur sahneleriyle, benzersiz (sahne) tasarımları, filme has aksesuarları ve müzikleriyle kendi sinemasal mitolojilerini yaratmayı başarmışlardır.

“The Black Cat”i ve “Halloween”i izlerken, görüntünün ve sesin, asıl hikayeyi arka plana atan bir çeşit yananlam yaratma aracı olarak hüküm sürdüğünü görürsünüz. Her iki film boyunca da görüntü ve ses, sürekli yeni simgeler yaratmakla meşguldür. Coleridge’ın tanımına göre, simge; her şeyden önce ebedi olanın, zamansal olanda, geçici olanda yansımasıdır. Her iki filmi de zamanla kült mertebesine ulaştıran, üzerinden onyıllar geçmiş olmasına rağmen ilk günkü tazeliğini korumalarını sağlayan şey, fantastik sinemanın ruhuna yaptıkları bu zamanlar-ötesi katkıda gizlidir. Her iki film de sayısız simge üzerinden yeni sinemasal klişeler yaratmışlardır.

The Black Cat (1934)

Aslında her iki film de son derece basit birer hikayeye sahiptir. “The Black Cat”; bir şatoda ‘mahsur’ kalmış insanları ve şatonun korkunç ev sahibini anlatırken, “Halloween” ise freudyen bir kişilik bozukluğu nedeniyle cinayet işleyen bir akıl hastasını anlatır. İlk bakışta, her iki film de klasik bir şablona oturmuş gözükmektedir ama işin içyüzü öyle değildir. “The Black Cat”; hikayesini, bir örümceğin avını etkisiz/çaresiz hale getirecek ağı örmesine benzer bir titizlikle örerken, “Halloween”, tüyler ürpertici bir açılışın ardından uzun bir sessizliğe bürünüp, dehşet verici bir finaliyle son noktayı koyar. Her iki filmin de ortak noktası; o güne kadar ki, konvansiyonel anlatım biçimlerinin birkaç adım ötesinde durup, yenilikçi, özgün ve yaratıcı bir üslup yakalamış olmalarıdır.

Her şeyden önce ‘ses’ ve ‘müzik’ kullanımı, her iki film için de büyük önem taşır. Edgar G. Ulmer; 1934 yılı koşulları düşünüldüğünde, hemen hemen hiç rastlanılmayan bir işe imza atar ve neredeyse tüm film boyunca müzik kullanır. Carpenter ise; açılış jeneriğinden kapanışa kadar, seyirciye vermek istediği asıl duyguyu, sonu gelmez gerginlik ve tedirginliği, notalar yardımıyla aktarır. Her iki filmde de alelade bir ana ait sade bir görüntünün, kalp atışlarını hızlandıran bir müziğin yardımıyla korkunç bir freske dönüştüğüne şahit olursunuz. Tehdidin, birinci belirleyicisi ve tetikleyicisi ‘ses’tir. Her iki korku filmi de, aslında son derece ‘kansız’ ilerler. Michael’ın hunharca işlenmiş cinayetlerinde ya da Vitus’un Djalmar’a yaptığı tüyler ürpertici işkencede ya da Djalmar’ın Karen’a uyguladığı (ve ölümüne neden olduğunu anladığımız) şiddette, dehşetin boyutlarını bize ‘ses’, ima eder.

Gerek “The Black Cat” gerekse “Halloween”; sıkça görüntü eksiltir ve göstermekten çok, ima eder. “The Black Cat”te; korku verici olayların tamamına yakını perdenin/ekranın dışında (off-screen) cereyan eder. “Halloween” ise, daha Hitchcockvari bir yöntem izler ve bizim (izleyicinin) olayları ilk elden ve önceden bilmemizi sağlayarak gerilimi tırmandırır. Her iki filmde de olaylar, önceden tahmin edilemeyecek bir şaşırtıcılıkta ilerler. ‘Yok, o kadar da olmaz’ dediğiniz bir şey olur, derken bir tane daha, derken bir tane daha… Her iki film de, seyircisini sürekli şoklar ve ters köşeye yatırır. Tam bitti derken, yeni bir sürpriz yaşanır.

“The Black Cat”, görsel açıdan gotik öğelerden sıkça faydalanır, mekan ve sahne tasarımıyla adeta parmak ısırtır. Merdivenler, hücreler, odalar, mühendislik harikası gibi duran hemen her şey hikayeye hizmet eder ve klostrofobik bir mikroevren yaratır. “Halloween”; boş mekanları bile ustaca bir gerilim öğesine çevirmeyi başarır. Bir garaj ya da çamaşır odası ya da sıradan bir oturma odası veya bir veranda, ‘korku’ya ev sahipliği yapar. Kötü hava, sis, iletişim hatlarının kesikliği, karanlık ve sessizlik gibi ortak özellikler izolasyon duygusunu güçlendirip, çaresizliğin duvarına sizi çiviler. Güçlü bir kurgu, kısa ve süreksiz çatışmalardan oluşan bir tür denge yaratır. Dengeyi çoğu zaman, Epstein’in “sinemanın ruhu” olarak gösterdiği “yakın plan”lar bozar. (Poelzig’in ayin öncesi ‘ayışığı sahnesi’, Vitus’un ‘saç okşama sahnesi’ ya da Myers’ın aniden ortaya çıkıverişleri)

halloween 1978

Her iki filmin de başkötüsü benzersizdir. Boris Karloff’un kusursuz portresiyle Hjalmar Poelzig ve pek tabii ki, meşhur William Shatner maskesiyle Michael Myers tepeden tırnağa bir tasarım harikasıdırlar. “Halloween”de Dr. Sam Loomis, “The Black Cat”te Dr.Vitus Werdegast, bizim kötüyü/kötülüğü daha detaylı bir şekilde tanımamız için araçsallaştırılmış, merak uyandırıcı karakterlerdir. Dr. Loomis 15 yıl sonra kaçan Myers’ın, 15 yılını da Baykal gölünün yakınında bir hapishane olan Kurgaal’da geçiren Dr. Vitus ise (3 yıllık savaş dönemi hariç 15 yıl sonra) Poelzig’in peşindedir. Her iki film de belirli bir açıdan özel kabul edilen bir günde geçer (Cadılar Bayramı ve Ayın Karanlığı’nda düzenlenen Şeytan Ayini). Her iki filmde de (çeşitli tarihlerde) güzel kadınlar (ve bazen sevgilileri/eşleri de), kötü adamın feci şekilde gazabına uğrarlar. Her iki doktor da, düşmanlarının potansiyel tehlikesini en iyi bilen kişilerdir ve yolculuklarının asıl sebebi, kötülüğü sonsuza kadar yok etmektir. (Ama her ikisinde de “kötü”nün yok oluşunu ekranda göremeyiz.)

Edgar G. Ulmer (“The Black Cat”) de John Carpenter (“Halloween”) da, bu filmleri çektikleri zaman sadece 30 yaşındaydı. Bu iki genç yönetmen farklı anlatım formüllerini mevcut şablonların dışına çıkmak için kullandılar ve başardılar. Her iki yönetmenin de müzik duyusu son derece gelişmişti. ‘Ses’in sinemadaki harikulade önemini çoktan kavramışlar ve özgün bir nefes yaratmışlardı. Her iki film de makul bütçelerle, kısıtlı sürelerde çekildi ve gösterime girdikleri yılın en büyük hit’lerinden biri oldular. Aslında; hem “The Black Cat”te (1934) hem de “Halloween”de (1978) ayırt edilebilen ana temaların bir çerçevesini çizmek dahi güçtür. Öte yandan; her iki filmin de –dönemine göre- taze bir ‘ses’i, yenilikçi ve yaratıcı bir işçiliği vardır. Sinemasal atmosferlerinin temel belirleyicileri olan görüntü ve ses, şaşırtıcı derecede meydan okuyucu ve kışkırtıcıdır. Hikayeler; görüntü ve sesin kucağında sayısız ‘ima’yla büyür ve ölüm figürleriyle dolu, kasvetli bir tabloya dönüşür. Şarap gibi yıllandıkça güzelleşen “The Black Cat”i (Kara Kedi, 1934) ve “Halloween”i (Yabancı, 1978); yolu fantastik sinemaya düşen herkese gönül ferahlığıyla önerebilirim. Birbirinden güzel ve baştan çıkarıcı, iki klişe-koyucu başyapıt!

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir