Filth (2013)

90’larda iki kitabı (Trainspotting ve Acid House) sinemaya uyarlanan Irvine Welsh, 21. yüzyıla daha yavaş bir giriş yaptı. Ecstasy adlı kitabından uyarlanan 2011 tarihli film genel olarak olumsuz eleştiriler aldı ve fazla ses getirmedi. Trainspotting’in devamı olan Porno adlı kitabın uyarlamasının yapılıp yapılmayacağı konusunda türlü söylenti dolaşırken, 1998 tarihli Filth romanının beyazperdeye aktarılacağını duyunca merakla beklemeye koyuldum.

Filth poster

Öteki Sinema için yazan: Can Yalçınkaya

Irvine Welsh

Irvine Welsh, kütüphanemde ayrı bir yeri olan yazarlardan. Danny Boyle’un onun romanından uyarladığı Trainspotting’i Türkiye’de gösterime girdiği sırada sinemada izlemiş ve sinemadan yumruk yemiş gibi çıkmıştım. Birkaç sene sonra elime geçen romanı orijinalinden ilk başta zorlanarak, daha sonra Welsh’in kullandığı İskoç diyalektine aşinalık kazanarak daha rahat bir şekilde okumuş, sonra da elime geçen her Welsh kitabını raflarımdaki yerlerine yerleştirmiştim. Welsh’in her romanının aynı kalitede olduğu söylenemez – hatta zirvesini Trainspotting’le yapıp daha sonra rölantide gitmeye başladığı iddia edilebilir, lakin onun çağdaş İngilizce edebiyata taze bir üslup kazandırdığı tartışılmaz.

Irvine Welsh

Irvine Welsh romanları her türlü yasa, ahlak ve hijyen kuralını hiçe sayan; damardan, burundan, ağızdan ve anal yoldan her türlü uyuşturucuyu kullanan; psikopat, sosyopat, manipülatif ve nemfoman; ırkçı, şovenist, misojen karakterlerle doludur. Fakat karakterlerin her türlü bencilliğinin ve kenara itilmişliğinin ardında politik ve kültürel iklimin etkisi olduğunu hissettirir Welsh. Bir röportajında belirttiği gibi, belki de Thatcher’a telif ücreti ödemesi gerekmektedir, zira onun Britanyası ve yarattığı neoliberal kültür ortamı ve yüksek işsizlik, suçla ve uyuşturucuyla haşır neşir bir nesil yaratmış ve Welsh’in romanlarına arka plan oluşturmuştur.

Filth: Bir Roman

* Ciddi Sürprizbozanlar var*

Filth kapak1998’de yayınlanan Filth romanı da yukarıda bahsettiğimiz özelliklerin bir çoğunu barındırır. Fakat bu sefer ufak bir farklılık söz konusudur. Kitabın ana karakteri bu defa Irvine Welsh’in diğer karakterlerine göre kanunun diğer tarafında yer alır: yani bir polistir. Irvine Welsh kitabın başlığında bir kelime oyunu yapmış, filth sözcüğünü çift anlamlı olarak kullanmıştır. Pislik anlamına gelen filth, İngiliz argosunda polisi tabir etmek için de kullanılmaktadır. Kitap kapağında yer alan domuz resmi de, yine İngiliz argosunda polise verilen bir başka ada göndermedir.

Filth’in baş karakteri olan Dedektif Çavuş Bruce Robertson, Trainspotting’in psikopatı Begbie ve sosyopat/nemfoman karakteri Sick Boy’un bir karışımı gibidir. Kitap açılır açılmaz, “oyunların” her an her yerde oynandığını söyleyen Bruce, kendini de her türlü oyunu en iyi oynayan kişi olarak görmektedir. Alkolik, kokainman, hırsızlık yapmaktan, arkadaşlarının eşleriyle ve baldızıyla yatmaktan ve her türlü ahlaksızlığı yapmaktan çekinmeyen Robertson, Welsh’in polise karşı bakış açısını da yansıtmaktadır.

Filth, Noel’den hemen önce ırkçı motivasyonlarla işlenmiş bir cinayetle başlar. Yakında terfi etmeyi bekleyen (ve bunun için tüm rakiplerinin ayağını kaydırmaya çalışan) ve Amsterdam’da uyuşturucu ve fahişelerle güzel bir tatil yapmak isteyen Bruce için bu can sıkıcı bir durumdur. Zira şefi bu cinayet soruşturmasının başına onu getirir ve tüm tatilleri iptal edeceğini söyler. Filth, bu açıdan bir dedektif romanıdır, fakat Irvine Welsh türün gerekliliklerini ters yüz eder ve cinayet araştırmasından çok Bruce Robertson’ın fuhuş, uyuşturucu, manipülasyon ve delilik girdabı içinde git gide dibe batmasını anlatır.

Orta yaşlı ve karısı tarafından terk edilmiş olan Bruce Robertson, bir dedektif/polis klişesini yansıtır, fakat romanın deneysel yanı ve grotesk gerçekçi anlatısı bu klişenin önüne geçer. Genital bölgesindeki kızarıklıklardan ve bağırsaklarındaki bir kurttan mustarip olan Bruce, sıklıkla tuvalete gidip bu bölgelerini kaşır, sağlıksız ve yağlı yemekler yer, kokmaya başlamış elbiseler giyer, ve çeşitli şekillerde romanın adına layık olmaya gayret gösterir. Romanın kullandığı ilginç bir teknik, bağırsak kurdunun bir benlik kazanıp, kendisini ve Bruce’u analiz etmeye başlaması ve kurdun ağzından aktarılan metnin, Bruce’un anlatısı üzerinde bağırsak ya da kurt şeklinde bir kutu içinde yer alması ve Bruce’un anlatısını görmemizi engellemesidir.

*Mühim Sürprizbozan*

Cinayet soruşturması sürerken, Bruce’un kişilik bölünmesi yaşadığını, kendisini terk etmiş karısının benliğini kendi benliği içinde yeniden yarattığını (bağırsak kurdunun da çoklu kişiliklerinden biri olduğunu), karısının kılığına girerek sokaklarda gezdiğini ve eşi kendisini siyah bir adam için terk ettiği için cinayeti işleyenin de Bruce olduğunu öğreniriz. Bu kişilik bölünmesi teması da anlatısal bir araç olarak fazlaca kullanıldığından okuyucuda bir hayal kırıklığı yaratabilir. Welsh, bu bakımdan Alfred Hitchkock’un Psycho’suna bir selam gönderiyor gibidir.

*Mühim sürprizbozan sonu*

Filth: Bir Film

Irvine Welsh, bir röportajda, Trainspotting’in mi yoksa Filth’in mi daha iyi bir uyarlama olduğuna karar veremediğini söylüyor. Şunu peşinen söyleyeyim, bence Filth iyi bir film, ama onu Trainspotting’le aynı kefeye koymak herhalde Chuck Palahniuk romanlarından uyarlanan Choke ve Fight Club’ı aynı kefeye koymak gibi olur. Choke da eli yüzü düzgün bir bağımsız yapımdı, ve Sam Rockwell’in oyunculuğu filmi hatırlanacak yapımlar arasına sokuyordu, fakat Fight Club çapında bir kült yaratmayacağı da belliydi. Bu benzetmede Fight Club ile Trainspotting’i, Choke ile de Filth’i yakın kulvarlarda tutuyorum.

Filth poster 2

Filth’in senaryosunu yazan, yöneten ve yapımcılığını Jon S. Baird, bağımsız bir yapım olması itibariyle, filmin senaryosunda daha cesur davrandıklarını ve Welsh’i de film haklarını vermesi konusunda bu şekilde ikna ettiklerini söylüyor. Fakat kitapta olan bitenle filmi karşılaştırınca, Baird’in yine de bir otosansür uyguladığını düşünmemek elde değil. Nerede o sürekli edep yerlerini kaşıyan, leş gibi kokan, bağırsak kurduna benlik kazandıran Bruce Robertson, nerede James McAvoy’un canlandırdığı, düzgün kıyafetlerle arz-ı endam eden yakışıklı Bruce Robertson… McAvoy’un hakkını yemeyelim. Rolün hakkını vermiş. Bir nevi metod oyunculuğu sergileyerek çekimler süresince her gece yarım şişe viski içmiş. Bu da yüzünden okunuyor. Karakterin çift kutuplu kişiliğini de çok iyi yansıtmış. Yoğun duygular arasında çaba sarf etmeden yaptığı geçişler muazzam. Fakat romandaki Bruce Robertson’ın pisliği ve iticiliğini biraz daha sadık bir şekilde aktarmış olsalar kült bir yapım ortaya çıkarmaları işten bile olmazdı.

*Sürprizbozan*

Filth, genel itibariyle olay örgüsünden ziyade baş karakterin yürüttüğü bir hikaye. Romanda yer alan episodik, skeçvari kurgu filmde de tekrar etmiş. Anlatı neden-sonuç ilişkisiyle birbirine bağlı olaylardan ziyade birbiri ardı sıra eklemlenmiş ve her biri Bruce Robertson nasıl da iğrenç bir herif olduğunu anlatan öykücüklerden oluşuyor. Kitapta, son yüz sayfada Robertson’ın çocukluğuna dönerek gerçekleştirdiğimiz psikanaliz, filmde biraz daha genel olarak filme yedirilmiş gibi, en azından bazı ipuçlarıyla Robertson’ın geçmişinde travmatik bir olay gerçekleşmiş olduğunun sinyalleri veriliyor. Bu anlanda film, romana göre daha geleneksel bir yapı izliyor.

*Sürprizbozan*

Baş karakterin sürüklediği bir film olmasından dolayı, çirkefliğine fren vurulmuş Bruce Robertson karakteri gibi film de genel olarak bir çığrından çıkmayı başaramamadan çekiyor aslında. Aslında bütün malzemeler orada: seks var, uyuşturucu var, acayip halüsinasyon sahneleri var, şiddet var… Fakat daha önce daha iyisini görmediğimiz ne var bu filmde? Kötü polis hikayesi diyorsanız, Abel Ferrera’nın Bad Lieutenant’ı hala tüm tazeliğiyle orada bir yerde duruyor. Uyuşturucu ve delilik girdabında dibe vurmak, halüsinasyonlardan halüsinasyon beğenmek diyorsanız, iki şahane edebiyat uyarlaması daha var geçen yüzyıldan, Naked Lunch ve Fear and Loathing in Las Vegas. Filth de bu filmlerin izinden gidiyor ama vitesi biraz daha artırıp unutulmaz bir yapım olma statüsüne erişemiyor.

Filth

Filme biraz sert davranıyorum, bunun nedeni elbette daha önceden belirttiğim gibi filmin kötü olduğunu düşünmemden değil, çok daha iyi olabileceğini düşünmemden kaynaklanıyor. Filmi biraz daha ayrıksı kılmanın yolu da romandaki grotesklik düzeyini yakalamaktan geçiyor, kanımca.

Filth, bu sene seyrettiğim iyi filmlerden biri -ve bu seneki listemde yer alma ihtimali var- lakin “tüm zamanlar” listelerinde pek kendine yer bulabilecek gibi görünmüyor.

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir