Timsahın Açık Gözü: Göksel Arsoy Sean Connery’ye Karşı

“Sean Connery, James Bond filmleri çekmeye başlayınca büyük ilgi gördü. Bu bana ışık oldu. “Göksel bu romantik aşk filmleri sana yapıştı kaldı. Bu bitince sen de biteceksin. Yeşilçam’da ilk Bond filmini sen çek” dedim. Araştırdım. Güzel kızlar, sevişme sahneleri, helikopterler, yarış arabaları, değişik mekânlar, şehirler, müthiş kavgalar…” (Göksel Arsoy)

İlk Bond filmi olan Dr. No 1962 yılında çekilmiştir. Bond’a öykünen ilk Altın Çocuk filmi 1966 yılında çekildiğine göre, orijinal seri henüz dördüncü filmdeyken büyük iş yapacağının ve para getireceğinin ülkemizde çok iyi anlaşıldığı açıktır. Yeşilçam zihniyeti istismar ve tecimsel odaklı olduğundan sinema deyince örnek aldığı tek yapı, yabancılık çekmediği Hollywood olmuştur. Hadi, “Moskof” görüldüğü için Sovyet sinemasının örnek alınmamasına anlayış gösterelim, ülkemizde de çok iyi tanınan Luis Bunuel, Akira Kurosawa, François Truffaut, Stanley Kubrick, Ingmar Bergman, Sidney Lumet, Orson Welles gibi ünlü yönetmenler, peki biraz yakına gelelim İtalyan Yeni Gerçekçiliği veya Fransız Yeni Dalgası niçin örnek alınmamıştır acaba? Bu sorunun yanıtı bence çok kısadır, “para” getirmeyeceği için…

Göksel Arsoy sevişme sahnelerinde istenileni rahatlıkla verdikleri için Fransız, Hollandalı, Avustralyalı kadın oyuncuların tercih edildiğini, onların daha profesyonel olduğunu söylemiştir. Doğru olabilir, bilemiyorum ancak 1950’li ve 60’lı yıllarda çekilen filmlere baktığımızda “yıldız” kategorisinde görebileceğimiz birkaç kadın oyuncu haricinde sevişme ve öpüşme sahnelerinde “istenileni rahatlıkla vermeyen” bir oyuncu görmediğimi söylemeliyim. Özellikle hemen her filmde yer alan pavyon sahnelerinde, hayal gücü sınırlarını zorlayacak şekilde sırtına astığı Arap şeyhine benzetilen bir kukla ile sanki sevişiyormuş gibi dans eden veya siyah ilkokul önlüğünü striptiz malzemesi yapan kadınların yer aldığı filmlerde bacak, kalça ve memelerin cömertçe sergilendiğini görmek mümkün.

1957-67 arasındaki on yıllık dönemde 60 civarında filmde oynayan Göksel Arsoy’un James Bond’a öykünerek çekilen Altın Çocuk karakterini canlandırdığı seri, Altın Çocuk (1966), Altın Çocuk Beyrut’ta (1967), Orta Şark Yanıyor (1967) ve Altın Avcıları (1968) isimli dört filmden oluşur. Dönemin yıldızı Göksel Arsoy 1961-1962’de sadece iki yılda 30 filmde oynamıştır. Nerdeyse 20 günde bir film… Bu ortalamayı görünce aklıma Öztürk Serengil’in bir anısının geldiğini söylemeliyim.

“Stockholm Havaalanı’nda 40 kadar Türk işçisiyle, basın ataşemiz Safter Yılmaz, ellerinde çiçeklerle beni karşıladılar. Safter Yılmaz, büyük bir çaba harcayarak İsveç’in en büyük gazetesiyle röportajımı sağladı. Bu röportajda, “267 film çeken Türk aktör, dünya çapında ünlü yönetmen Ingmar Bergman için ‘Bu adamı hiç duymadım’ dedi.” diye manşet attılar. Ertesi gün bu röportaja cevap veren Ingmar Bergman, aylarca konuşulup gülünecek bir espri yaparak beni mat etti: Bu Türk aktör, 267 adet film mi yoksa fotoğraf mı çektirmiş, ben de bunu anlayamadım.”

İlk filmde “kudretiyle” İstanbul’u tarihe karıştırmayı planlayan kötü adamın Rus olması dönemin şartlarıyla hayli uyumludur. İstanbul’da örgütlenen kötü adam burada bir “infilak odası” yapmıştır. Bu odadaki düzenek vasıtasıyla ülkedeki bütün atom tesislerini patlatacak ve İstanbul tarihe karışacaktır. Nerdeyse üçte biri İngiltere’de çekilen ilk filmde, Altın Çocuk, bu kötü adamın çetesini ortaya çıkarmak için mücadele edecektir. İsveçli bir kapak kızının yer aldığı filmde yaklaşık beş dakika süren erotik dans gösterisi ve sevişme sahnesinin ardından gelen sürpriz bir açılışla, zorlu bir görevi daha başarıyla bitirdiği vurgulanan Altın Çocuk, amirinden iki şey ister. İlki maaşına zam, ikincisi ise biriken yıllık iznini kullanmak… Amiri, mükâfat olarak bütün harcamalarının devlet tarafından karşılanacağı iznini Londra’da geçirebileceğini söyleyerek en lüks otelde kalmasını ve parayı hiç düşünmemesini ister. Kırk yaşını çoktan geçtim. Kendimi bildim bileli yoksul bir ülke olduğumuz vurgulanır ve halktan tasarruf yapması, ayağını yorganına göre uzatması istenir. Ne var ki bu nasihatlerin hiç kimse üzerinde etkili olmadığının bu sahne ile bir kez daha ortaya çıktığını ve yeri gelmişken o dönemde İngiliz subaylarının nasıl davrandığına ilişkin bir anekdotu, başka bir kaynak bulamadığım için üzgün olduğumu belirterek, hatırlatmak isterim.

“Bu arada bir NATO tatbikatının çıkarma safhasını planlamak üzere 1955 yılında Malta’ya da gittim. Üç günlük bir gidişti. Orada dikkatimi çeken İngiliz subaylarının ceket kol dirseklerinin yamalı olması idi. İkinci Cihan Harbinin sıkıntısı devam ediyordu. Subaylar da bu sıkıntıya ve fedakârlığa iştirak ediyorlardı. Bir akşam İngiliz harp gemisinde kokteyl verdiler. O kokteyle dahi aynı elbiselerle geldiler. Milletçe katlanılan fedakârlığa güzel bir misaldi. Bizde olsa yamalı elbise ile kokteyle gitmek ayıp kabul edilir.” (Kenan Evren, Anılar Cilt 1)

Bond filmlerini incelediğim bir yazımda şöyle demiştim. “Kira, elektrik faturası, yiyecek veya giyecek konularında asla bir sıkıntıyla karşılaşmayan, görevde olsun olmasın en lüks otellerde konaklayan, en pahalı içkileri içen, en iyi arabalara binen ve son teknoloji ürünü cihazlar kullanan Bond sihirli bir bolluk içinde yaşar. Geçinebilmek için emek harcamak zorunda kalınmayan, bu müsrif ve lüks toplumda kötü adamlar servetin kökenini gizlemek için birer araç olarak kullanılır.” Bond filmlerinin kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemeyen Altın Çocuk serisinin de benzer şekilde hareket ettiğini görmenin hiç de şaşırtıcı olmadığını söylemeliyim.

İstanbul’dan uçağa binen Altın Çocuk, bir sonraki sahnede Londra’da üstü açık süper lüks bir spor arabada öpüşürken görüntülenir. Zengin bir aileden gelen Bond karakterinin, kendisine görev için verilen paranın kuruşu kuruşuna hesabını verdiği ve çoğu harcamasını kişisel hesabından yaptığı vurgulanırken Altın Çocuk’un, yoksul bir ülkenin parasını kendi zevki için harcarken gösterilmesine ne denir, bilemiyorum. Yoksulluğumuza ilişkin en çarpıcı sahneyi Nuri Bilge Ceylan’ın Kasaba filminde gördüğümü söylemeliyim. Üstü başı kar içinde sınıfa giren bir çocuk, ıslak çoraplarını kurutmak için sobanın üzerine asar. Çıplak ayağıyla sandalyede oturup, ders dinlemeye çalışırken ıslak çoraptan sobanın üzerine damlayan her damlanın “hazineden geçinmelilerin” yüreklerini dağlaması gerekirken İngilizlerin fedakârlığının bizim zihniyet yapımızda nasıl “devletin malı deniz, yemeyen domuz” zihniyetine dönüştüğünün incelenmeye muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Altın Çocuk’un votka içmesinin şaşırtıcı olduğunu nasıl olup da Moskof karşıtlığının devreye girmediğine şaşırdığımı söylemeliyim. Ülkemize Batı üzerinden gelen her şeyi hızla meşrulaştıran zihniyet yapımızın bunda etkili olduğu çok açık… Votkasını yudumlayıp sevgilisiyle öpüşürken, bir adam yanına gelir ve başıyla “benimle gel” işareti yapar. Altın Çocuk göreve çağrılmıştır. İstanbul şubesi İngilizlerle temasa geçmiş ve adamlarının kimliğini ifşa etmişlerdir. Oysa kanuna göre bir ajanın kimliğini açıklamak suç değil midir? Bond filmleri üzerine yazımda şöyle demiştim. Aynı şeyleri Altın Çocuk için de söylemek mümkün…

“Bir casus deşifre olmamak, sınır dışı edilmemek ve daha da kötüsü hapse düşmemek için kimliğini asla söylememek zorundadır. Oysa düşük profilli kalamayan Bond hemen her yerde casus olduğunu vurgulamaktan ve kendisini öne çıkarmaktan çekinmez. Sokak ortasında meraklı kalabalığın bakışları altında, yabancı bir ülkede İngiliz casusu olduğunu söylemenin dokunulmazlığı varmış gibi hem kendisinin hem de işbirliği yaptığı ajanın kimliğini açıklamaktan çekinmez.”

Altın Çocuk kısa sürede bir düzine kızla sevişir. Göksel Arsoy’un da dediği gibi “güzel kızlar, sevişmeler, para, içki, lüks hayat…” daha ne olsun. İstanbul’a döneceği gün havaalanına arabasında dört ayrı kızla gelmesi ve ayrı ayrı hepsiyle öpüşerek vedalaşması tuhaftır. Böyle bir muameleyi hangi sevgili, hangi kadın kabullenir bilemiyorum ancak olsa olsa para ile satın alınan kölelerin buna boyun eğeceğini düşünüyorum. Kadın onurunun ayaklar altına alınması ne Hollywood ne de Yeşilçam için aykırı bir tutum olarak görülmediğinden dikkatleri çekmemiş olmalıdır.

“Filmde 1965 yılında çevrilen James Bond macerası Thunderball’dan epey yararlanılmış. Filmin başında Altın Çocuk, 5,5 ayda ameliyatla tıpa tıp kendine benzeyen birini öldürür. Thunderball filminde de Angelo Palazzi, Francois Derval’e benzeyebilmek için çeşitli ameliyatlar olur. Altın Çocuğun filmin başında öldürülmesi aynı zamanda From Russia With Love filmine göndermede bulunuyor, keza o filmin başında da kahramanımıza benzeyen biri SPECTRE ajanı Grant tarafından öldürülür.” (Utku Uluer, Göksel Arsoy-Altın Çocuk)

Altın Çocuk, öldürülen ajanın odasında bir not defteri bulmuştur. Defterde bir pavyon ismi vardır. Amiri “pavyon” kelimesini duyunca müstehzi bakışlarla “hadi bakalım, işe başla hemen” der. 1950’li ve 60’li yılların filmlerinde pavyon, gece kulübü sahneleri hiç eksik olmaz. Bu filmde de teamüllerin dışına çıkılmaz ve bir pavyon sahnesi eklenir. Sonraki filmlerde de pavyon sahneleri eksik olmayacaktır.

Ülkemizin uyuşturucu ve kara para ile tanışması, gazino, taverna, gece kulüpleri, pavyonlar, eğlence, kumar, gece hayatı, seks ve uyuşturucu kullanımının özendirilmesi İkinci Paylaşım Savaşı sonrasına rastlar. Dünyada uyuşturucu kullanımında patlama yaşanmasının etkisiyle kumar, haraç ve kaçakçılıkla gelişen yeraltı dünyası, kara para aklanması ve uyuşturucuya el atarak güçlerine güç katmıştır. Kaçakçılar nakliye şirketi, kumarcılar kahvehane, uyuşturucu satıcıları ise gazino işlettiklerini iddia ediyor ve iş adamı olduklarını söylüyorlardı. “Kahraman” olarak nitelenen bu kabadayıların ve mafyanın Yeşilçam’da kendilerine bu denli yer bulabilmelerinin nedeni kültür endüstri ürünleri arasındaki işbirliği ve tekelci sermayenin özgür düşünceye ve onun ürünlerine ilan ettiği savaşın sonucudur. 1950’li ve 60’lı yıllarda her filmde gazino sahnesinin bulunması ve eli kanlı, beli tabancalı, kadın, silah ve uyuşturucu satan sözde “kabadayıların” hikâyesinin anlatılması bu savaşı kimlerin finanse ettiğini gözler önüne sermektedir.

Bir Türk ajanı öldürülmüştür. Kod adı S-89 veya S-99 gibi bir şeydir. Nedense “S” harfinin telaffuzu Türkçede olduğu gibi “se” olarak değil İngilizcede olduğu gibi “es” olarak yapılmaktadır. Kötü adam İngiltere’den getirdiği bir kadın ajan marifetiyle Altın Çocuk’u yakalamıştır ancak kadın ona âşık olmuştur. Altın Çocuk’un kaçmasına yardım eden kadın kötü adam tarafından öldürülür. Vatanı için öldürülen Türk ajanın cenaze törenine bir saniye bile yer verilmezken İngiliz ajanın cenaze törenine nerdeyse 3-4 dakika ayrılır. Bu küçük ancak önemli ayrıntıların filmin Avrupalı yapımcılara pazarlanacak olması dolayısıyla sempati kazanmak uğruna eklendiğini düşündüğümü söylemeliyim.

İkinci filmde ise biri erkek diğeri kadın iki ajanın Beyrut’taki maceraları konu edilmiştir. İkinci filmde, ilk filmde yer alan İngiliz özentisi şarkının gidip yerine arabesk ezgiler gelmiş olmasına piyasa düzenlemesidir diyebiliriz. Ayten Alpman’ın söylediği bu şarkının üçüncü filmde esamisi bile okunmayacaktır. Ayrıca ikinci filmle birlikte körü körüne tevekkül fikrini aşılamak için “olur böyle şeyler” sözünün motto haline getirilmeye çalışıldığı gözlerden kaçmaz. Unutmadan, İstanbul’da geçen ilk filmde her yanı cami dolu şehirde hiçbiri kendine yer bulamazken ikinci filmin açılışında nerdeyse bir dakika boyunca bir cami görüntüsünün ekrana getirilmesi pazarlama konusuna hayli emek verildiğini gösteriyor.

“Dönemin zevklerinin, dünyadaki sinema olayının değiştiğinin ilk farkına varanlardanım. İlk “Altın Çocuk James Bond’un” yapımcısı oldum. Halit Refiğ bana ‘Altın Çocuk’ derdi. Filmi Londra’da çektim, müthiş sükse yaptı. Araplar filmi satın aldı. Daha etkili olsun diye adımın başına Muhammed’i eklediler.” (Göksel Arsoy)

Ejder isimli bir kötü adam olduğu, uyuşturucu sattığı, buradan elde ettiği parayla faşist İtalyan ve Nazi Alman bilim insanları dâhil dünyanın her yanından profesörleri yanında topladığı, dünyayı ele geçirmek istediği ve eğer durdurulmazsa Orta Şark’ın felakete sürükleneceği Türk-İran ajanlarının yaptığı gizli bir toplantıda dile getirilir. Biraz ironi olacak ama toplantıda kast edilen kötü adamın tam da Amerika’yı simgelediğini söyleyebilirim. Yeşilçam filmleri üzerine analiz yaparken en çok zorlandığım konunun bu olduğunu söylemeliyim. Tespit ettiğim bazı noktalar filmlere bilinçli bir şekilde mi yerleştirilmiş yoksa senaryonun uyduruk olmasından mı, bilemiyorum. Pek çoğu ayırt edilebilir olsa da arada kaldığım ve anlayamadığım yerlerin olduğunu söylemem gerek. Bu toplantıda İran ajanı, “kudretli” Türk teşkilatından yardım ister. Bu iş için “cesur ve zeki” bir ajan bulmak maksadıyla ortaya birçok fikir atılsa da, bir atasözümüzde olduğu gibi ağızlarını büzmelerinden Altın Çocuk diyecekleri baştan bellidir.

İkinci filmin başlangıcında, içinde uyuşturucu satılan bir pavyona polis baskın düzenlemiş ve pavyon sahibi kobra Ahmet isimli birini tutuklamıştır. Ejder’i bulma ve yok etme görevine atanan Altın Çocuk, Kobra Ahmet’in delil yetersizliği bahanesiyle serbest bırakılmasını ister. Adam serbest bırakılınca da kaldığı otele gider, silah zoruyla konuşturur ve uyuşturucu işine aracılık eden Yahya isimli bir adamla buluşur. Yahya onu Lübnan’a götürmeye razı olur. Lübnan’a indikten sonra Arap ezgileri eşliğinde ve sıra dışı güneş gözlüğünü takarak dakikalar boyunca amaçsızca şehri dolaşır. Bunun da Arap yapımcılara ve Arap seyirciye göz kırpma niyetiyle yapıldığı açıktır.

İlerleyen sahnelerde adının Kasım olduğunu öğreneceğimiz Ejder’in sağ kolu olan bir adam çölün ortasında, terk edilmiş tarihi bir kaleyi üs yapmış olan patronuna koşar. Patronuyla telsiz vasıtasıyla görüşse de seyirci ilk kez Ejder’i görmüş olur. Bir geminin makine dairesini andıran bir yerde bulunan, pelerinli, maskeli, elbisesinin sağ göğsünde ejder işlemesi bulunan, vücudunun üstü çıplak erkeklerle, altı çıplak kadınların kendisine hizmet ettiği tuhaf bir adamdır Ejder. Burası onun gizli laboratuvarı ise dünyanın dört bir yanından topladığı “bilginler ve büyük profesörlerin” nerede olduğu merak uyandırıcıdır çünkü bu kalibrede birileri ortalıkta gözükmez.

Aslında kendisini bertaraf etmek için görevlendirildiğini bilmeyen Ejder, “İstanbul’dan gelen o adam” dediği Altın Çocuk’a bir pavyonda randevu verir. Altın Çocuk “oyun başlıyor” der ve Türkiye’den çok uzakta olsa da, kritik pavyon sahnesi atlanmamış olur. Pavyondaki pusudan kurtulmayı başaran Altın Çocuk, absürt sinemanın örnekleri arasında başarıyla yer alacak birçok macera yaşadıktan ve gizli üsse giriş parolasını öğrendikten sonra Ejder’in üslendiği harabelere ulaşmayı başarır. Altın Çocuk’un kendisi için çalışmak istediğini söylemesi her şeyi bildiğini iddia eden Ejder için yeterli gelir.

Ejder, Ortadoğu’ya ve Dünya’ya hâkim olma tasarılarını birinci ağızdan anlatır ve Altın Çocuk’u çeşitli sınavlardan geçirir. Ejder’in güvenini kazanan Altın Çocuk, gizlice adamlarıyla irtibat kurar, profesörleri kurtarır, aşılmaz engelleri tereyağından kıl çekercesine aşar ve kötü adamları etkisiz hale getirir. Ejder kaçıp arabasına binmeyi başarsa da bir keskin nişancı tüfeğinin bütün parçalarını ceketinin ceplerinde taşımayı başarabilen Altın Çocuk, hızla silahın monte eder. Ejder tam virajı dönmek üzereyken tetiğe basar ve mutlu son… Arap ezgileri eşliğinde film biter.

Çeşitli Arap ülkelerine ait görüntülerle başlayan üçüncü filmde Mısırlı Meryem Hayreddin ile Suriyeli aktörler filme dâhil edilerek tamamen Arap pazarı hedeflenmiştir. Latince yazı karakterlerinin Arap harflerine benzetilmeye çalışılmasından tutun da Arapça sözlü rock’n’roll müziklerine kadar her şey bu amaca hizmet eder. Altın Çocuk da Lübnan casinolarında, içki, kadın ve kumar eşliğinde gününü gün etmektedir. Niçin orada olduğu açıkça söylenmese de tecrübeli seyircilerin bunun gizli bir görevin parçası olduğunu kavraması uzun sürmeyecektir.

“Arap ülkelerinde büyük ilgi görünce co-production teklifleri geldi. Altın Çocuk Beyrut’ta, Orta Şark Yanıyor, Altın Avcıları filmlerini yaptım. Bunlar Altın Çocuk serisiydi. Döneme uygun, enteresan filmlerdi. Benim karşımda hep Lübnan, Irak, Mısır, Kuveyt artistleri oynuyorlardı. Beyrut’a, Kahire’ye, Bağdat’a gittiğim zaman çok büyük ilgi görüyordum, herkes tanıyordu. En büyük projeyi 1968 yılında yapmaya kalktığımızda, Türk, İtalyan ve Arap ortaklığı olacaktı, maalesef Lübnan harbi çıktı. Arap âlemi karıştı, olay gecikti ve çöktü.” (Göksel Arsoy)

Demir Üçgen isimli bir çete, Su Altı Araştırmaları Merkezi’nde çalışan Kamuran isimli bir adamın peşindedir. Bu çete, Kamuran’a çok benzeyen Altın Çocuk’u kullanarak Ege Denizi’nde olduğu varsayılan hazineye ilişkin bilgileri ele geçirmek istemektedir. Ne var ki iş verdikleri Altın Çocuk’un ajan olduğundan haberleri yoktur. Demir Üçgen çetesinin mensupları tarafından “genç, kuvvetli, zeki, atak, müthiş, gözünü budaktan sakınmayan, kadınları etkileyen, ateş gibi, inatçı, işkenceden korkmaz, dayanmaz gücü korkunç” gibi palavradan sıfatlarla nitelenen Altın Çocuk’un Mısırlı güzel Meryem Hayreddin’i bir an bile yalnız bırakmadığı dikkatlerden kaçmayacaktır.

Demir Üçgen çetesi çeşitli sınavlardan geçirdiği Altın Çocuk’u teşkilat bünyesine dâhil eder ve sahte kimlikle İstanbul’a gönderir. Burada yerine geçtiği adamın gizli kasasına erişecek ve kasadaki su altı hazinelerinin haritasını ele geçirecektir. İddiaya göre İkinci Paylaşım Savaşı’nda işgal edilen ülkeler zenginliklerini gemilere doldurup kaçırmaya çalışmışlar ancak gemilerin çoğu Ege Denizi’nde batmıştır. Türkler de bu gemilerin yerlerini gösteren haritalar yapmışlar ve bu batıkları çıkarmayı planlamaktadır. İşgal edilen ülkeler kimlerdir, o ülkelerin gemilerinin Ege’de ne işi vardır, bilinmez. Bunlar sivil gemilerse bir yere kadar hazineleri bulanın alması mümkün gözükse de, askeri gemilerin batmış olsalar bile uluslararası hukuk kurallarına göre bağlı olduğu ülkeye ait olduğu bilinmiyor olsa gerek. Bilinse de ne değişecektir ki…

Değinmeden geçemeyeceğim. Lübnan’da gözlüklü ve sakallı bir adamı “güzelleşmiş maymun” diye niteleyen Altın Çocuk’un öykündüğü Bond karakteri ölçüsünde ırkçı olduğunu söylemeliyim. Taklitlerin asılları yaşattığı söylendiğine göre ırkçılığın da taklit edilmesi doğal değil midir? Bu konuda bir yazımda, “Bond filmlerinde yerliler aptal, çirkin, aşağı ve akılcı düşünceden yoksun olarak gösterilir. Bir filmde “siyahî” bir kadın gorile dönüşürken, bir diğerinde “siyahî” kötü adam şişerek ve patlayarak ölür. Bu tür ölümler ve dönüşümler “beyaz adamın” seçilmişliğini ve üstün ırk olduğunu vurgulamak içindir.” demiştim. Aynısını Altın Çocuk için de söylemek mümkün gözüküyor.

Filmin sonunda su altı hazinelerine ait haritaların bir aldatmaca olduğu, bahsedilen dosyadaki bilgilerin NATO kuvvetlerine ait atom tesisleri olduğu ortaya çıkar. Gemiler için sorduğumuz soruyu tekrar sormak gerekiyor. Bu bilgilerin Türkiye’de işi ne…? Herhangi bir yanıta ihtiyaç duyamayacak bir soru daha…

“Bond’un temel karakteristiği yalnızlığıdır. Tek bir arkadaşı, tek bir dostu yoktur. Bond filmlerinde hikâye bitmez tükenmez bir şekilde sürekli tekrar edilir. Bond kendisine hareket imkânı sağlayan tank, jet uçağı, araba, tekne veya uzay aracı gibi bütün araçları kullanır. Bu mekanik araçların kolayca ortaya çıkışları ve birden kayboluşları şaşırtıcıdır. Nesnelerin işlevleri değiştirilmeden yeni bir renge boyanmaları gibi, Bond da faaliyetlerinin doğası ve dürtüsü değiştirilmeksizin her yeni filmde yüksek teknoloji ürünleri ile yeniden donatılır. Aynı şekilde, Bond da günlük yaşamından çekip alınır ve kötü adamı yakalamak adına sağa sola koşturur, görevini yapar ve sonra bir sonraki maceraya kadar gündelik yaşamına döner. Başlangıç ve sonun hep aynı olduğu hatta maceranın kendisinin bile, aynı eski malzemenin abartılmış yinelenmesinden başka bir şey olmadığı filmlerde, seyirci bir maceradan diğerine geçerken görevin bitirilmiş olması ve başka bir maceraya atlamak için kullanılan basamak olur.”

Bond karakterinin yalnızlığını bir yazımda yukarıdaki gibi tanımlamıştım. Altın Çocuk da yalnız bir karakterdir. Hayatında ailesi, dostu, seveceği bir kadın yoktur. Sadece yalnızlığı değil işlevi de örtüşür. Bond’un görevinin Batı denetimi dışında gelişen üretim, yönetim ve toplumsal dayanışmanın parçalanması olduğu, Batı’dan bağımsız hareket etmenin kötü sayılmak için yeterli olduğu, bu filmlerde ele geçirilen bütün ileri teknoloji ürünleri daha iyi bir amaç uğruna kullanılmak yerine bütün planlarıyla birlikte derhal imha edilmesiyle ortaya konur. Böylece dünyaya yeterince gözdağı verilmiş olur “yaparsanız yıkarız.” Altın Çocuk serisinin Bond karakterinin Arap seyirci için ılımlı hale getirilmiş bir işleve sahip olduğunu düşündüğümü söylemeliyim.

“Kamuoyunda Hollywood filmi Amerikan Pie’a (Amerikan Pastası) benzetilen Çılgın Dersane hakkında filmin yapımcılarından Germen şunları söylemiştir: “Türkiye nüfusunun çoğunluğunu gençler oluşturuyor. Ancak onlara hitap eden film sayısı çok az. Bizim filmimiz her filme benzetilebilir. Çünkü gençlik filmlerinin konusu bellidir. Ya okulda, ya kampta, ya tatilde geçer. Günlük hayatımızda karşılaştığımız gençlerin yaşantılarını ve diyaloglarını da filme ekledik. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Sonuçta gençlik filmleri eksikti ve biz Türkiye için bir film yaptık. Gençliği sinemaya çekmek için Çılgın Dersane’yi yaptık. Gençler de bizi sevdi. Filmdeki karakterleri kendisine örnek aldı.” (Selin Tüzün, Küresel-Yerel Tartışmaları Bağlamında Recep İvedik Başlıklı Doktora Tezi)

Yüz yıllık geçmişe sahip sinemamızda 7.000’den fazla film çekilmiş olmasına karşın insanın insanileşme mücadelesine destek veren film sayısının 300’ü bulmaması, ürettiği her 100 filmden 95’inin “çöp” olduğu bir sinema anlayışı ile karşı karşıya olduğumuzun en büyük göstergesidir. Bir avuç hırsızın yeryüzündeki bütün zenginliğe sahip olmasını eleştiremeyen hatta sözcülüğünü yapan ve buna “sanat” diyebilen, kişilik kaybı yaşadığına inandığım Yeşilçam’ın durumunu en iyi açıklayacak kavramın Korsakov Sendromu olduğu kanaatindeyim. “Yeşilçam’da ilk Bond filmini sen çek” dedim. Araştırdım. Güzel kızlar, sevişme sahneleri, helikopterler, yarış arabaları, değişik mekânlar, şehirler, müthiş kavgalar…”  diyerek Bond’a öykünen ve Altın Çocuk filmini yapan zihniyet ile günümüzde Amerikan Pastası’na öykünerek Çılgın Dersane filmini yapan zihniyet arasındaki ilişkiye daha ayrıntılı olarak Recep İvedik yazımda incelemeyi düşünüyor olsam da burada kısaca sormak istiyorum, geçen 50 yıl içerisinde değişen ne…?

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir