Gotham 1×06 “Spirit of the Goat” İncelemesi

Geçen hafta oldukça vasat bir bölümle ekrana gelen Gotham, son bölümüyle yine tempoyu yükseltti. Geçen haftanın zayıf halkaları Fish Mooney ve ekibi olmayınca, Gotham’ın zirvesi olan dördüncü bölüme yakın bir performans seyretmiş olduk. Lafı uzatmadan bölümün artılarını sıralamaya başlıyorum. Zaten neredeyse pek eksisi yok.

Karakter gelişimi anlamında oldukça dolu bir bölüm izledik. Ben Riddler’ım diye bağıran Nygma, artık kimsenin kafasında şüphe bırakmayacak biçimde kendisini izleyiciye tanıttı. Zaten acayip göndermeleri ve bulmacalara olan takıntısıyla, DC evrenini hiç bilmeyen birine bile ikonikleşmiş Riddler karakterini anımsamtıştır eminim. Böylece Batman’in ezeli düşmanlarından bir yenisine daha kavuşmuş olduk.

Penguen yani nam-ı diğer Cobblepot bölümün en büyük bombasını patlattı yine. Gordon’ın hem kurtuluşu hem de felaketi olacak olan Penguen’imiz, iç dünyasındaki “saygı görme” isteğiyle, yaptığı tüm kötülüklere rağmen ona sempati beslememize neden oluyor. Motivasyonel anlamda, Gotham evreninin en dolu ve en gerçekçi karakteri kendisi şu an. Ayrıca oyunculuk konusunda karaktere hayat veren Robin Lord Taylor’ı izlemek tadına doyum olmaz bir zevk. Olağanüstü aksanıyla annesini de unutmayalım.

Bullock’un eskiden neredeyse Gordon gibi olduğunu, fakat zamanla -ortağı Dix’in oyun dışı kalmasının da etkisiyle- kahraman olma sevdasından vazgeçtiğini öğrendik. Karakterin geçmişine ve ne kadar iyi bir dedektif olduğu yönündeki inancımıza büyük katkı sağlayan bir bölüm oldu bu. Yine maskeli bir kötü kahramanla yüz yüzeydik; pagan bir altyapı ile “Keçinin Ruhu” olarak bilinen bir seri katil… Fakat işin altından, zavallı hastalarını zengin çocuklarını avlamak üzere hipnoz eden hiper-Stalinist Doctor Marks çıktı. Güzel bir ters köşe oldu, sevdim.

Barbara’nın dürüstlük krizlerinin altından Gordon’a afili bir yamuk ya da büyük ölçekli bir komplo çıkar mı diye şüphelendim fakat olay örgüsü, kızın kalbinin temiz olduğunu gösterdi. Ana Lucia ekolünün bir başka temsilcisi, iticiler kraliçesi Renee Montoya’nın bölüm sonunda şapa oturması içimizin yağlarını eritti. Ama Batman: The Animated Series ile hayatımıza giren bu karakter için Victoria Cartagena’nın uygun görülmüş olması, benim açımdan hâlâ affedilmeyecek bir hata. Gotham ekibi doğal olarak New 52 evreninin Montoya’sını seçmiş fakat bu karakter Cartagena gibi ortalama bir oyuncudan çok daha fazlasını hak eden bir geçmişe sahip. Keşke Nanda Parbat bağlantısı nedeniyle Montoya’yı Arrow’da da görebilseydik… Fakat Fox’un CW ile aynı cümle içinde geçmekten bile hoşlanacağını sanmıyorum.

Ben Kristen Kringle’ın azametli girişinden çok kıllandım. DC’nin Kris Kringle diye bir karakteri var, Santa Claus… Fakat araştırdığım kadarıyla ne Riddler’ın kız arkadaşı ne de kendisi bir dişi… Bildiğimiz Santa Claus. Kızın tipinden ve deli saçması tavırlarından ‘Acaba Harley Quinn olabilir mi?” diye düşündüm fakat bu durumda kendisi, Batman ve Joker üçgeni için biraz yaşlı kalır, olmaz dedim. Kim bu Kristen Kringle? Göreceğiz.

Selina Kyle’ın Bruce Wayne’in evine girip bir şeyler çalması, çocukken edinilmiş bir alışkanlıkmış bunu gördük. Bruce’a olan ilgisi de ta o zaman başlamış demek ki. Fakat ne çaldığını ve bunun ilerde nelere yol açacağını şimdilik kestiremedim. Bir de Bruce’un “Keçi beni neden kaçırsın ki? Beni kimden kaçıracak?” dediği bölüm pek bir hüzünlüydü. Kendisi kadar, onu koşulsuzca seven Alfred’in duygularına da üzüldüm. Ama küçük Batman’imiz David Mazouz’un oyunculuğunda adını koyamadığım bir sıkıntı var. Fazla mı ruhsuz ya da en dramatik anlarda bile gözlerinin içi mi gülüyor nedir, bir türlü tam olarak ısınamıyorum.

Bu arada geçen hafta bir teori dönmeye başlamıştı Reddit’te; Cobblepot aslında Joker mi diye… Açıkcası teoriyi ilginç bulmakla birlikte öyle olabileceğine pek ihtimal vermemiştim ve öyle olsa sevinmez, epey bir üzülürdüm. Çünkü Joker Cobblepot gibi bir karakter değil. Hatta Cobblepot Mark Twain ise, Joker Bukowski’dir. Penguen plan programsa, Joker revizyondur. Penguen Worms’teki Air Strike ise Joker Holy Hand Grenade’tir. Fakat teorinin bel kemiği Cobblepot’un gizli kalması üzerine kurulduğu için artık hiç muhtemel olduğunu düşünmüyorum. Yine de okumak isterseniz link burada.

Velhasıl dolu dolu, güzel tempolu, sıkmayan bir Gotham bölümü izledik. Umarım bu temposunu koruyarak, hatta üzerine koyarak devam eder de gözümüz gönlümüz şenlenir. Herkese iyi seyirler.

Yazar hakkında: Emel Bilge Çınar

1985 yılında İstanbul’da doğdu. İlk sinema deneyimi Jurassic Park olmuştur. Animasyon ve VFX alanında eğitim almak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Türkiye’ye döndükten sonra 3 yıl boyunca Post Producer olarak çalıştı. Bugünlerde bağımsız olarak 3D animasyon ve oyun yapımı üzerinde emek harcıyor. 2009′dan bu yana çeşitli mecralarda sinema ve TV üzerine yazılar yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir