In The Mouth of Madness (1994)

“Hayır, olamaz! Bari Carpenter çalmayın…”

John Trent: Onlar’ım hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsun.”
Dr. Wrenn: “Nelerin?”
John Trent: Onlarım. Her paronayak şizofrenin bir tane vardır. Ve sende benim Onlar’ımı bilmek istiyorsun, değil mi? Benim hikâyem bir kayboluşla başladı. Sutter Cane’in kayboluşuyla…”

Stephan King’den sonra en çok okunan korku ve gerilim yazarı Sutter Cane son kitabı ile birlikte ortalıktan esrarengiz bir şekilde kaybolur. Bu arada kitapları peynir ekmek gibi satmaya devam etmektedir. Jonh Trent özel bir sigorta müfettişidir. İşinde oldukça başarılı olan Trent, Cane’i bulmak için görevlendirilir. Trent bu işin para kazanmak için bir oyun olduğunu düşünmektedir. Oyunu ortaya çıkarmak içinse her şeyi yapmaya hazırdır. Hatta haritada var olmayan bir kasabayı kayıp yazarın bıraktığı izlerden bulmak zorunda kalsa bile. Fakat tüm inançsızlığına rağmen gerçeği kabul etmek zorunda kalacaktır, günün sonunda…

Halloween, The Fog, The Thing gibi unutulmaz yapımların ustası olan John Carpenter’ın elinden çıkma başarılı bir kült, In The Mouth of Madness. 1994 mahsulü film her ne kadar gösterime girdiği tarihlerde diğer işleri kadar ilgi ve beğeni göremese de izlenmesi gereken yapıtların arasındaki yerini yıllar içinde hakkıyla aldı.

Carpenter’ın en gotik kâbusuydu Türkçe adıyla “Çılgınlığın Ötesinde“. Lovecraft romanlarının paketlenmiş gösterimiydi adeta. Bu açıdan bakıldığında usta yönetmenin belki de en iyi yazılmış, en karanlık ve en iyi oynanmış filmi diyebiliriz. Yapım yılı bakımından değerlendirildiğinde film görselliği ile de öne çıkan yapımların arasında yer alır. Çok düşük bir bütçeyle çekilen yapımın orijinal hikâyesi Michael De Luca’nın kaleminden çıkma. Olay görgüsü oldukça sağlam olan yapım sizi içine çekip gerilimin sularında yüzdürmeyi başarıyor, özellikle de günümüz korku- gerilim filmleri düşünüldüğünde kıyaslama bile kabul etmiyor. Her ne kadar eleştirmenler tarafından Carpenter’ın düşüş filmi olarak nitelendirilse de bence unutulmazları listesinde ilk sıralarda. Yönetmen konuyu ve mekânlarını yine kullanabileceği en iyi şekilde değerlendirmiş.

Filme oyunculuk açısından şöyle bir göz gezdirdiğimizde, John Trent rolünde karşımıza çıkan Sam Neill’i görüyoruz. Performansı pek tatmin etmeyen oyuncu yine de filmin içinde sırıtmamış. Ona Linda Styles rolünde Julie Carmen, Sutter Cane rolünde ise Jürgen Prochnow eşlik ediyor. Seyir sırasında yan roller daha da göz dolduruyor diyebiliriz. Filmin müzikleri ise yine yönetmenin ellerinden çıkma ve onun dokusunun imzasını taşıyor. Gözlerinizi kapatıp melodiye kulak verdiğinizde bu Carpenter’ın müziği diyebilirsiniz.

Çılgınlığın Ötesinde, seyredilmesi gereken başarılı bir yapım… John Carpenter hayranları ya da onun sinemasıyla yeni tanışanlar için iyi bir başlangıç. Yapısı, aksiyonu ve gerilimi yerinde… Hikâyesi akılda kalıcı… Stephan King’e yapılan göndermeler ise tam yerine rastgelen manzaralar misali filme güzellik katmış.

Gerçeklik ile delilik arasında bulunan sınırın yakınlarında yani kısacası deliliğin dağlarında gezinmek isteyenler için izlenmesi keyifli bir film. Hala izlemediyseniz kaçırmayın derim.

Editörün Notu: Masis Üşenmez’in 27 Şubat 2008’de yazdığı bir başka In The Mouth of Madness kritiğini BURADAN okuyabilirsiniz.

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

2 Yorumlar

  1. favori yonetmenim carpenter’in the thing den sonra en sevdigim filmi. neredeyse butun replikleri ezbere biliyorum :)

  2. Carpenter bu kült filmi aslında korku sinemasında bir zirvedir.maalesef değeri çok anlaşılmamıştır.Sam Neill gazeteci rolünde adeta döktürür.Filmin en dikkat edici sahnesi
    otel resepsiyonunda arka planda yer alan tabloların sürekli değişmesi.Bunu önce halüsinasyon zannederiz.Neill de aynı bizim gibi önce yanılsama zanneder.Bir başka sahnede arabayla kasabaya gelirken yazarın karşısına aniden çıkan bisikletli palyaço sekansı büyüleyicidir.Ne yazık ki çok az gösterildi tv.lerde..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: