Kaptan Phillips Yapım Notları

kaptanphillips_Afis

“Kaptan Phillips” ABD konteynır gemisi Maersk Alabama’nın bir grup Somalili korsan tarafından kaçırılışını çeşitli düzeylerde inceliyor. Film yönetmen Paul Greengrass’in özgün yorumuyla, hem heyecan dozu yüksek bir gerilim, hem de küreselleşmenin sayısız etkilerini gösteren bir yapım. “Kaptan Phillips” Alabama’nın komutanı Kaptan Richard Phillips (iki Oscar sahibi Tom Hanks) ile onu rehin alan Somalili korsanların kaptanı Muse (Barkhad Abdi) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Muse ve ekibi, Phillips’in silahsız gemisini hedef alınca, iki adam durdurulamaz bir mücadeleye girişirler. Bunun sonucunda, Somali sahilinin 145 mil açığında, her iki adam da kendilerini kontrollerinin dışındaki bir gücün merhametinde bulurlar.

Columbia Pictures bir Scott Rudin / Michael De Luca / Trigger Street yapımı olan “Kaptan Phillips”i sunar. Filmin başrollerini Tom Hanks, Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman, Faysal Ahmed, Mahat M. Ali, Michael Chernus, Corey Johnson, Max Martini, Chris Mulkey, Yul Vazquez, ve David Warshofsky paylaşıyor. Paul Greengrass’in yönettiği filmin yapımcıları ise Scott Rudin, Dana Brunetti ve Michael De Luca. Senaryosunu Billy Ray’in kaleme aldığı film Richard Phillips ve Stephan Talty imzalı A Kaptan’s Duty: Somali Pirates, Navy SEALs, and Dangerous Days at Sea adlı kitaba dayanıyor. Yönetici yapımcılığını Gregory Goodman, Eli Bush ve Kevin Spacey’nin üstlendiği “Kaptan Phillips”in görüntü yönetimini BSC’den Barry Ackroyd, kurgusunu A.C.E.’den Christopher Rouse, yapım tasarımını Paul Kirby, kostüm tasarımını ise Mark Bridges gerçekleştirdi. Filmin müzikleri Henry Jackman tarafından bestelendi. 

FİLM HAKKINDA

9775386763_09b6cbae06_b

Paul Greengrass “Kaptan Phillips”te bir yandan Somalili korsanların Amerikan deniz kaptanını rehin alışının duygusal hikayesini, bir yandan da bu olayın altında yatan ekonomik bölünmeyi işliyor. Hikaye, Vermont’ta, Kaptan Phillips’in dünyanın öbür ucuna yük (kısmen gıda yardımı) taşımak üzere gemiyle yol çıkmadan önce ailesiyle vedalaşmasıyla başlar —aynı esnada, Somali’de, eski bir balıkçı olan Muse ise, her gün sahillerden geçen yüksek değerli gemilerden birini ele geçirme planları yapmaktadır.

Phillips ile onu rehin alan çaresiz Somalili korsanların karşı karşıya gelmesinin özünde, Greengrass’e göre, uluslararası ticaretin kârlı tarafında olanlar ile onun dışına itilmişler arasındaki uçurum yatıyor: “Son on yılda uluslararası güvenlik ve terörizm meselelerini ele alan pek çok iyi film yapıldı; ama ben bu filmin dünyamızdaki daha geniş çaplı bir çatışmaya —sahip olanlar ile sahip olmayanlar arasındaki çatışmaya— bakmasını istedim. Küresel ekonomi akışının bir parçası olan Phillips ile öyle olmayan korsanlar arasındaki karşılaşma bana işlenmemiş, yeni ve ileriye dönük bir konu gibi göründü. Phillips ile Muse arasındaki mücadele heyecan dolu bir açık deniz kuşatması; ama bugün dünyayı şekillendiren büyük güçlere de sesleniyor.”

Greengrass sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her zaman için, bir hikayenin inandırıcı ve heyecanlı bir şekilde anlatılması ama aynı zamanda düşündürücü de olması gerektiğine inanmışımdır.” Eski bir belgeselci olan Greengrass hep çağdaş olayların derinine inen hikayeleri ilginç buldu —örneğin, Kuzey İrlanda’da İngiliz Ordusu’nun katliamını işleyen Bloody Sunday, 11 Eylül olaylarında yolcuların uçağın kaçırılmasını önleyişini konu alan United 93 ve Irak Savaşı hakkındaki Green Zone. Greengrass, ayrıca, The Bourne Ultimatum ve The Bourne Supremacy’de olduğu gibi, yüksek oktanlı gerilimlere taze soluklu bir gerçekçilik getirerek yenilikçi bir yönetmen olduğunu da ortaya koydu. Yönetmenin araştırma dürtüsü ve gerilim türündeki uzmanlığı “Kaptan Phillips”te bir araya geldi.

Greengrass’in Phillips’e yaklaşımının özünü, manşetlere yansıyan rehine kurtarma zaferi hikayesinin aynısını anlatmama kararı oluşturuyordu. Scott Rudin ve Dana Brunetti’yle birlikte filmin yapımcılığını üstlenen ve yine Brunetti’yle birlikte Columbia Pictures’ın Phillips’ hikayesinin haklarını almasına yardım eden Michael De Luca şunları söylüyor: “Paul projeye katıldığında, Alabama’nın kaçırılması etrafında dönen olayları rapor edilenden çok daha ayrıntılı bir şekilde resmetmek istediği açıktı. Paul daha en başından hikayeyi olabildiğince aslına sadık şekilde anlatmak istediğini net bir şekilde ortaya koydu.”

Greengrass ise, “Ben doğruculuktan yanayım. Olayın gerçeğini ve dolaysızlığını olduğu şekliyle yansıtmak istiyorum. Bu da ön yapım aşamasında kendimizi araştırmaya boğmamız gerektiği anlamına geliyor. Her zaman için, fikrin doğuşundan post prodüksiyona kadar her noktada izleyicinin dikkatini hak etmeniz gerektiğini düşünürüm; bunu asla garanti olarak göremezsiniz” diyor.

Greengrass filmin korsanların geldiği dünyanın tam bir portresini sunmasını istedi. Senarist Billy Ray bu konuda şunu aktarıyor: “Phillips’in kitabı, doğal olarak, kendi bakış açısından yazılmıştı; Paul daha en başından bunun ötesine geçen bir hikaye anlatmak istedi.”

Greengrass’le uzun zamandır birlikte çalışan ortak yapımcı Michael Bronner, Somali korsanlığının tarihçesini ve buna neden olan koşulları derinlemesine araştırdı. Somali sularındaki endüstriyel balıkçılık yüzünden balık popülasyonundaki düşüş, daha önce sağlıklı bir ülke içi balık ticaretinin mevcut olduğu bu ülkenin sahillerindeki korsanlık ekonomisinin büyümesine neden olan başlıca etmenlerden biriydi. Bronner bunu şöyle açıklıyor: “1991 yılında askeri diktanın düşmesinden bu yana iş savaşla çalkalanan Somali, aynı dönemlerde Avrupa Birliği’nin yönetmeliklerde getirdiği kısıtlamalar yüzünden filoların yeni avlanma yerlerine yönelmesiyle yasadışı balıkçılık akımından da ağır bir darbe aldı. Somali korsanlığı esasen balıkların yabancılar tarafından aşırı avlanmasına bir tepki olarak doğdu; eski balıkçılar gelir kaynağı olarak gemileri kaçırıp fidye istemeye başladılar. Bunun kârlı bir faaliyet olduğu anlaşıldıktan sonra da, savaş lordları bu işe el attı ve onların iktidarıyla korsanlık organize ve uluslar ötesi bir girişime dönüştü. Somali korsanlığı sadece Afrikalı değil, Avrupalı ve Kuzey Amerikalı finans gruplarının desteklediği, gerçekten küresel yapıya sahip organize bir suçtur. Yük gemilerine saldırmaları için gönderilen kişiler —Muse ve mürettebatı— bu son derece kârlı ‘iş kolunu’ kontrol eden uzun ve karmaşık oyuncular zincirinin sadece son halkasıdır. Korsan holdinglerin patronları, başka iş olanaklarından yoksun genç erkeklerin o tür bir hayat yaşayabilmek için her şeyi riske attığı aşırı yoksul ülkelerde, bolluk içinde gösterişli hayatlar sürebiliyorlar.”

Bronner Somali korsanlığına ilişkin incelemelerini uluslararası deniz taşımacılığı hakkında yaptığı araştırmayla destekledi. Gerek denizcilerin yaşam biçimini gerek konteynır gemilerinin tâbi olduğu uluslararası yasaları ve ekonomik dengeleri anlayabilmek için, Maersk yöneticileriyle ve kriz sırasında Alabama gemisinde bulunan mürettebatın kendisiyle kapsamlı röportajlar yaptı.

O dönemdeki uluslararası yönetmelikler gereği, tüm ticari gemiler gibi, Maersk Alabama da korsanların saldırısına uğradığında silahsızdı. Şirket yetkilileri, Bronner’a —Alabama’nın kaçırılmasından önceki günler ve haftalarda— tehlikeli sularda seyreden  Maersk gemilerinin risklerini nasıl azaltabileceklerini tartıştıklarını söylediler. Sonunda Alabama’ya yapılan saldırı sektörde değişimler başlattı: Maersk ve diğer denizcilik firmaları büyük tehlike içeren güzergahlardaki gemilerinde (çoğu eski deniz komandosu olan) silahlı muhafızlar bulundurmaya başladılar.

“Kaptan Phillips”in yüzde 75’i açık denizde ve 60 günde çekildi. “Bu filmi okyanusta,  işer vaziyetteki bir gemide çekmek benim için müthiş önemliydi” diyen Greengrass, şöyle devam ediyor: “Olayları gerçekleştikleri şartlara olabildiğince yakın bir şekilde yeniden canlandırmamız gerektiği düşüncesiyle filme başladım. Herkes, ‘Sen delisin. Denizde çekim, bir yönetmenin yapmadığı şeylerden biridir’ dedi. Ama bunu yapmak filme hiçbir şeyle ölçülemez bir gerçekçilik kattı.” Açık denizde, olayların yaşandığı gemilerin aynıları kullanılarak çekim yapma kararı Greengrass ve ekibinin daha önce hiç karşılaşmadığı lojistik, fiziksel ve psikolojik zorluklarla dolu bir yapım anlamına geliyordu. “Gerçekçilik için uğraşmak, filmi yaparken —yönetmen olarak, ekip olarak, oyuncular olarak—  kişisel riskler almayı gerektiriyor” diyor Greengrass.

Yönetmen sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yapım anlamında, bugüne dek yaşadığım en çetin deneyimdi. Her gün ve bütün gün okyanusta olmak, dar alanlarda ya da açık denizde, fırtınada, oraya buraya çarparak çekim yapmak işkenceydi. Ama yaptık ve başarılı da olduk. Filmdeki çekim ekibi ve oyuncu kadrosu, kendilerini geminin mürettebatı olarak hissetmeye başladılar, hep beraber çalıştılar. Aynı zamanda, yapılan bireysel işlerin hepsi de inanılmazdı. Oyunculuklar müthişti, ışıklandırma müthişti, tasarım müthişti, kurgu müthişti. Ve tüm bunların doruk noktası da, inanıyorum ki, Tom Hanks’in çarpıcı bir insanlık sergilediği andı. Benim filmle ilgili sonsuza dek hatırlayacağım şey o final anındaki Tom olacak. Hakikaten öyle insani ki.”

Yapımın karşılaştığı ilk zorluk hikayenin gerektirdiği çeşitli gemileri bulmaktı: Bir konteynır gemisi, iki ABD Donanma gemisi ve bir uçak gemisi. Gerçek olayda kullanılanlara olabildiğince yakın gemiler bulmak —Greengrass kuralı— Maersk Line ve ABD Donanması’nın projeye katkı vermek istemelerine rağmen, çok büyük sorun teşkil etti. Yapımcı Dana Brunetti bu konuda şunları söylüyor: “Bu gemiler çalışmaları için yapılmış —ve çalışan bir gemi de 7 gün 24 saat yük taşıyor; ya da donanmada olduğu gibi, askeri hareket için beklemede oluyor. Bunları öylece açığa çıkaramazsınız”.

Maersk Line Akdeniz’de nispeten az kullanılan bir konteynır gemisi bulduğunda, yapım bu olanaktan faydalanmak için toparlanıp dünyanın diğer ucuna, Malta’ya gitti. “Neyse ki, Maersk Alexander adlı bu gemi kaçırılan Alabama’nın tıpatıp aynısıydı; bizim için büyük bir şanstı” diyor Brunetti. Yapımcılar, ayrıca, Alexander’ın 22 kişilik ticari gemi mürettebatının iki buçuk ay sürecek çekimler boyunca gemide çalışmaya devam etmesini de sağladı.

Alexander’ın kaptanı geminin günlük işleyişindeki mekanik ve insani konulara ışık tutarak Greengrass ve Hanks için çok önemli bir kaynak oldu. Greengrass, “Gerçek bir gemide olmak ve gerçek bir mürettebata sahip olmak süreç açısından müthişti. Onlara sorular sorabiliyordunuz: Örneğin, farklı farklı durumlarda ne yaparlardı, ne söylerlerdi, nereye giderlerdi, hangi ekipmanı kullanırlardı?” 

DENİZDE ÇEKİM YAPMAK

9775299655_d2d0eb194c_b

Greengrass’in gerçekçiliğe bağlılığı çekim ekibi ve oyuncu kadrosu için zorluklar yarattı. Hava çoğu zaman işbirlikçi değildi; bu durum da denizde zaten zorlu olacak çekimleri neredeyse imkansız hâle getirdi. De Luca, Alexander’da çekim yapma konusunda şunları söylüyor: “Geminin yanlarını aşıp gelen muazzam dalgalar oluyordu. Deniz bir an sakinken bir an inanılmaz çalkantılıydı; dolayısıyla, neyle karşı karşıya olduğunuzu, sahneleri nasıl planlayacağınızı, çekimleri böyle bir tabiatla nasıl eşleştireceğinizi asla bilmiyordunuz.”

Yapım ekibi, her sabah, suyun üzerinde bir sahneyi anlık bir kararla çekebilecek kadar hazırlıklı olmak zorundaydı; şartlar elverişli olmadığında ise limanda kalıp geminin içinde bir sahne çekmeleri gerekiyordu. Yüz elli iki metrelik konteynır gemisine manevra yaptırmak yapım açısından son derece kısıtlayıcıydı. Filmin deniz koordinatörü Daniel Franey Malone şunları kaydediyor: “Bu, bir eğlence gemisi kullanmaya benzemez. Konteynır gemileri sadece belirli yerlere gidebilirler. Bu gemiyi her gün oradan oraya götürmek için bir kılavuz kaptan ve bir çekiciye ihtiyacımız vardı. Ve elbette, gemi konteynırlar için yapılmış olduğundan, oraya bir film ekibi yerleştirmek aşırı derecede zordu. Gemi inanılmaz klostrofobikti. Daracık koridorları ve daracık merdivenleri vardı. Biz çok daha fazla alanımız olmasına alışkınız. Her şeyin boyutunu küçültmemiz, ekiplerin de yanlarında getirdikleri şeyler konusunda çok tasarruflu olmaları gerekti. En alt kattan köprüye sürekli inip çıkmak hiç kolay bir iş değildi; özellikle de o merdivenleri teçhizatlarla inip çıkmak.”

Gemide çalışmanın getirdiği klostrofobi hissi ve diğer tüm kısıtlamalara ek olarak, yapım ekibi bir de açık denizde birden fazla geminin koordinasyonunu ve çekimini yapmak durumundaydı. “Bir ekip yüzlerce insan ve teçhizattan oluşur: Oyuncular, kostüm departmanı, makyaj departmanı, kameralar, set…Tüm bunları suyun üzerinde barındırmak muazzam bir lojistik gerektiriyordu” diyor Greengrass ve ekliyor: “Düzinelerce botun yanı sıra, emniyet botlarınız da olmak zorunda. Yapım küçük bir filo gibiydi ve ben de kendimi o filonun amirali gibi hissettim.”

Filmin en dramatik sahnelerinden biri Alabama’nın ele geçirilişiydi. Bu sahnede bilgisayar efektlerine başvurulmadı. Greengrass bu konuda şunları söylüyor: “Tüm çekimlerde en zor görevlerden biri üzerinde dört aktörün bulunduğu skifi (hafif kayık) muazzam bir ters dip akımı yaratan, hareket hâlindeki bir yük gemisinin yanına getirmenin teknik güvenlik yönüydü. Gemiye merdiven dayayıp güverteye çıkma girişiminde bulunmak için yeterince yakınına gelmeliydiler; çok zaman alan bir süreçti. Güvenlik olağanüstü önemliydi. Ama film size gerçekten orada olduğunuz, korsanların geminin hemen dibinde olduğu ve yukarı çıktıkları hissini veriyor çünkü zaten çıkıyorlar.”

Somalili korsanları canlandıran dört adam — Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman, Faysal Ahmed ve Mahat M. Ali— sekansın çekimlerine hazırlanmak için çok sıkı bir antrenman programına başladılar. “Paul bize sadece birer aktör aramadığını söyledi; bizim korsan olmamızı istedi” diyen Abdi, şöyle devam ediyor: “Böylece, haftalarca yoğun bir prova ve sıkı antrenmanla birer korsan olduk. Yüzmeyi bilmiyordum. Tırmanmayı öğrenmem gerekti. Korkmak gibi bir seçenek yoktu. Su seviyesinin 30 metre yukarısında o merdivenin üzerindeyken tek düşündüğüm, tepeye varmak zorunda olduğumdu.”

Abdi, Abdirahman, Ahmed ve Ali’nin korsan skifini sanki onun üzerinde büyümüş gibi rahatça kullanmayı da öğrenmeleri gerekiyordu. Greengrass, “Bu skifleri kullanmaları için oyuncuları haftalarca çalıştırdık. Oldukça zorlu bir süreçti çünkü skifler kullanılması kolay olmayan teknelerdir. Daha sonra tekne hareket halindeyken nasıl ayakta duracaklarını öğrenmeleri için onları açık denize götürdük; o dalgalarda bu küçük teknelerin sizi nasıl sağa sola fırlattığını tahmin edebilirsiniz. Esas zorluk tüm bunları güvenli bir şekilde yapabilmekti. Sonrasında ise, çekimleri nasıl yapacağımızı belirlememiz gerekiyordu” diyor.

Bu görev BSC’den görüntü yönetmeni Barry Ackroyd’a düşüyordu. “Somalililerin skiflerin üzerinde olduğu sahneler için kamerayı yukarıdan sarkıtabileceğimiz küçük bir kule vinç inşa ettik çünkü bu skifler dalga yediklerinde gerçekten çok sert darbe alıyorlar —ayrıca, teknenin üzerindeki kamerayı kaybetmemenin bir yolunu bulmamız gerekiyordu” diyor Ackroyd. Filmin uzak ara en yoğun ve zorlu sekansı ise donanmanın Phillips’i kurtarma operasyonunu yönettiği kilit sahneydi. Greengrass bunu kariyerinin “en karmaşık ve zor sekansı” olarak niteliyor: “Birden fazla donanma gemisi ve birden fazla helikopter etrafımızda dönüp duruyordu —güvenlik konusu son derece önemliydi. Bir tane küçük uçak gemisi, birkaç destroyer, ve karanlıkta, suyun üzerinde son sürat ilerleyen küçük bir cankurtaran botunu bombardımana tutan birkaç helikopterin olduğu bir aksiyonun koreografisini nasıl yaparsınız, sahneyi nasıl hazırlarsınız ve nasıl filme çekersiniz? Hangi yönetmene sorarsanız sorun, havada bir tane bile helikopteriniz varsa stres seviyenizin yükseleceğini size söyler. Kaldı ki, çekimleri yapmak için de zamanımız sınırlıydı çünkü donanmaya ait olan teçhizatları belli bir süreliğine alabilmiştik.”

Maersk gibi, ABD Donanması da filme dahil olmaya istekliydi. Ama tıpkı Maersk’in ticari gemilerinde olduğu gibi, donanma gemilerinin bulunması da uzun ve hassas bir müzakere süreci gerektirdi. Brunetti şunları kaydediyor: “Donanma, daha en başından, projeye dahil olmak istedi çünkü film onları ciddi profesyoneller olarak yansıtıyor —bana kalırsa, yapımın, onların çalışma şekillerini çok doğru bir şekilde temsil ettiğini hissettiler. Fakat, Maersk gibi, onların da gemilerinin her zaman görevde olmaları gerekiyordu. Donanma gemileri dünyanın dört bir yanında gelişen olaylara karşı hazırda beklemek zorundaydılar ve bu görevleri filmin desteklenmesinden daha yüksek önceliğe sahipti. Filmi kendi başımıza, onların desteği olmadan yapmamızı kesinlikle istemediler; yoksa onları yansıtışımız böylesine sağlıklı olmazdı. Buradaki soru, donanmanın kısıtlamaları çerçevesinde —ki bunlar son derece makuldü—, bize ihtiyacımız olanı vermelerine olanak tanıyacak şekilde çalışmanın bir yolunu bulabilecek miydik.”

Yapım ekibinin esnekliği ve uyumluluğu sayesinde bir kez daha çözüme ulaşıldı. Çekimlerin zorlu lojistik sorunlarının çoğunu halleden yönetici yapımcı Gregory Goodman, “Yüksek rütbeli bir amiral bizimle Los Angeles’ta buluştu ve bana söz verdi: Filmi Norfolk-Virginia’ya taşıyabilirsek, —kendi ifadesiyle— ihtiyacım olan her şeyi bana sağlayacaktı” diyor ve ekliyor: “Norfolk’a gitmeyi düşünmemiştik çünkü orası bir film yapım merkezi değildi. . . . Çekim için gereken her şeyin o bölgenin dışından getirtilmesi gerekecekti; ve sırf mesafeden dolayı da, destek için yakın tedarikçilere bel bağlayamazdık. Ancak, sınırlı seçeneklerimizi değerlendirdikten sonra, yanıt açıktı: Norfolk’a gidecektik. Amirali aradım ve, ‘Sözünüzü tutmanızı bekliyorum!’ dedim. Ve gerçekten de tuttu. Şunu da söylemeliyim ki Norfolk’ta düzenimizi bir kez kurduktan sonra —çok büyük çaplı bir girişimdi— çekim yapmak için harika bir yer olduğunu gördük.”

USS Bainbridge gemisinin yerine geçmesi için yapımcılara USS Truxtun’ı kullanma yetkisi verildi. Bu, 2009 yılında göreve başlamış, 150 metre uzunluğunda, güdümlü füze taşıyan bir destroyerdi. “Truxtun daha yeni bakımdan çıkmıştı ve iki aylık bir deneme seferi yapmak zorundaydı; görevlerinden biri de küçük çaplı manevralar yapmayı içeriyordu. Biz bu görevin bir parçası olduk” diyor Brunetti.

Çekimler boyunca, destroyer acil durumlara yanıt vermek için aktif ve göreve hazır durumda tutuldu. Gerçek kurtarma görevinde Bainbridge’e destek olan diğer iki geminin —Donanma’nın anti-korsan gücünün bir parçası olan amfibi (yüzergezer) hücum gemisi USS Boxer ve USS Halyburton— yerine de, sırasıyla, çok amaçlı bir anfibi gemisi olan USS Wasp ve Halyburton’ın kendisi kullanıldı. Her iki gemi de Norfolk’taki Deniz Üssü’nde konuşlanmıştı.

Bu donanma gemilerini hareket ettirmek karmaşık, tehlikeli ve zor bir işti —ve donanma destroyerleri film ekibi için yük gemisinden bile daha az elverişliydi. Brunetti bunu şöyle açıklıyor: “Donanma gemileri limandan yedi mil açıkta hareket etmek zorunda; ve gemileri limana sokmak ve çıkarmak çok zor; saatler sürüyor. Bu yüzden, ekibimiz küçük botlara doluşuyor —7-8 bottan her birine 15-20 kişilik gruplar biniyordu— ve Norfolk’taki bir iskeleden çıkıp karadan kilometrelerce açıkta bekleyen donanma gemilerine gidiyorlardı. Ardından her birimizin gemiye çıkartılması gerekiyordu ki, bu da oldukça sıkıntılı bir süreçti: Dalgalı denizde, o gün kullanacağımız tüm teçhizatla birlikte, birer birer geminin kenarındaki merdivenden yukarı tırmanıyorduk. Bu seyahati her gün yapıyor, her akşam küçük botlarımıza binip, karanlıkta Norfolk’a dönüyorduk.”

Greengrass ise, “Donanma filme coşkuyla dahil oldu. Halyburton’ın kaptanından mürettebatına, herkes gemiyi ve kaynaklarını hizmetimize sundu. Ne yapmaya çalıştığımızı görebiliyorlardı. Bu yüzden, her zaman mürettebattan birileri, ‘Bunu bilmelisiniz’ ya da ‘Biz bu durumda şunu yapardık’ gibi bir şeyler söylüyorlardı —bir filmi başarılı ve gerçeğe sadık gösteren şey işte bu sayısız kararlardır. O ortamlar gerçekti: Taktik Bilgi Merkezi olsun, iç kısımlar olsun, hepsi gerçek bir destroyerdeydi” diyor.

Donanmanın desteğini almak filmin kurtarma sekansları için yalnızca birinci adımdı. “O sahnede hareket eden birçok şey vardı: İki destroyer, bir uçak gemisi ve cankurtaran botuna ışık tutan bir helikopter” diyen Dana Brunetti, şöyle devam ediyor: “Gemileri doğru konumlandırmamız, kameraları doğru konumlandırmamız, helikopterin filikayı doğru anda aydınlatması ve cankurtaran botundaki oyuncuların da gemilerin tekneyi sallamak için kasıtlı olarak yarattığı dalgalarla başa çıkması gerekiyordu. Donanmanın gerçek korsanlara yaptığı şeyi biz onlara yaparken oyuncular saatlerce cankurtaran botunda kaldılar.”

Goodman o kilit sahnenin içerdiği zorlukları şöyle açıklıyor: “Cankurtaran botu çok yavaş ilerliyor; saatte iki ya da üç deniz mili. Bu da aslında donanma gemileri için güvenli hız limitinin hemen altında kalıyor. O kadar yavaş gideceklerse oyalanmak zorundalar. Bu yüzden, gemilerin zamanlaması ve cankurtaran botlarıyla ilişkileri anlamında bir kedi fare oyunu söz konusuydu. Çok çetrefilliydi; bir matematik problemi gibiydi.”

Yapımcıların o anda bilmediği şey bunun gerçek hayatta yaşananın bir kopyası olduğuydu. USS Bainbridge de Kaptan Phillips’in kurtarılması sırasında aynı sorunu yaşamıştı; destroyer sürekli olarak cankurtaran botunu geçip durmuştu. Filmin doruk noktası da —denizde ve zifiri karanlıkta— görüntü yönetmeni Ackroyd için muazzam zorluklar yaratmıştı. Bu sekansların çekimini gerçekleştirmek olağanüstü miktarda planlama, koordinasyon, zamanlama ve profesyonellik —ve biraz da şans— gerektirmişti. “O sekansları gündüz efekti, gün batımı efekti ve gece efekti kullanarak çektik. Her sahne bu üç tekniğin bir birleşimi” diyen Ackroyd, şöyle devam ediyor: “Cankurtaran botunun içinde bir kamera vardı; ben başka bir kamerayla bir kauçuk şişme bottaydım; üçüncü bir kamera destroyerdeydi; dördüncü kamera ise filmdeki helikopteri çekmek üzere ikinci bir helikopterdeydi. Donanma destroyeri cankurtaran botuna yaklaşıyor ve önünde bir el freni dönüşü yapıyordu. Bu çekimi eşzamanlı olarak hem benim botumdan, hem destroyerden, hem havadan hem de cankurtaran botunun içinden yapmamız gerekiyordu. Tüm bunlar gün batımı efektiyle yapıldı; ve gün batımı 20 dakikadır. Azami düzeyde görüntü yakalayabilmek için sadece yirmi dakikanız vardır. Ve duramazsınız çünkü gün batımı değişir ve birden bire gece efekti çekiyor olursunuz. Biz bu çekimleri bilgisayarda yapmadık; hepsi canlıydı. İnsanlar hep soruyordu, ‘Nasıl yapacağız?’ diye. Çekeceğiz. Ben bunun için yaşıyorum.”

Yapım göz korkutucu ve teknik açıdan zor olsa da, herkes bunların üstesinden geldi çünkü tüm ekip Paul Greengrass ve Tom Hanks’in ilham verdiği birlik ruhunu taşıyordu. Yapımcı De Luca şunları aktarıyor: “Tom çok işbirlikçiydi. Ondan ne istersek isteyelim bir an duraksamadı. Örneğin, açık denizde gün boyunca ve günlerce bir cankurtaran botunun içinde olmak çok yorucuydu ve sahnede yer alan herkesin son derece dayanıklı olmasını gerektiriyordu; Tom, gerek kendisini gerek o hantal teknenin içindeki diğer oyuncuları sürekli olarak deniz tuttuğu halde, hiç şikayet etmedi. Bence onun bu yaklaşımı ve ruhu herkesi yüreklendirdi ve bizim de yapımı başarıyla tamamlamamızı sağladı.”

Goodman ise bu konuda, “Katıksız bir sinemacılıktı —bu filmi yaptığım için çok ama çok şanslıyım. Bu anı her zaman benimle olacak. Herkes aynı amaca odaklanmıştı” diyor.

Ackroyd da aynı hissi paylaşıyor: “Bir görüntü yönetmeni olarak, ‘Gece vakti; denizde; zifiri karanlık’ yazan bir senaryo gördüğünüzde, o projeyi yapmadan önce iki kez düşünmelisiniz —tabi eğer sizden bunu yapmanızı isteyen kişi Paul Greengrass değilse. Bir Paul Greengrass filmi yapmayı kabul ettiğinizde, verdiğiniz mücadeleye değeceğini, hikayenin güçlü olduğunu ve çabanızın takdir edileceğini bilirsiniz —demek istediğim, izleyiciler o filmden her filmden almadıkları bir şeyler alırlar. ‘Kaptan Phillips’te de öyle olacağını umuyorum.”

İzleyiciler “Kaptan Phillips”te geleneksel kahramanlar bulmayacaklar; sadece, kendi toplumsal, kültürel ve kişisel karmaşıklıkları içinde insanlar bulacaklar. Greengrass, Richard Phillips’i, hikayenin lokomotifinden çok, işini sessiz sedasız ve severek yaparken aniden şiddetli ve küresel bir olayın içine çekilen bir adam olarak gördüğünü söylüyor: “Phillips bana ticari denizci bir babanın oğlu olarak büyürken tanıdığım adamları hatırlatıyor: Kullandığımız malları dünyanın bir yerinden bir yerine taşıyan, dünya ekonomisinin can damarı olan adamları. Onlar denizlerin kamyoncuları. Çok fiziksel bir dünya; mavi yakalıların dünyası. Bana göre, Richard Phillips öyle bir adam —kendini bu istenmeyen karşılaşmanın içinde bulan sıradan bir adam. Gerçekten olağan biri, ama başına gelen şeye verdiği tepki olağanüstü; ve yaşadığı çetin sınavın sonunda içinde yaşadığımız dünyamız hakkında müthiş şeyler söylüyor.”

Daha en başından, yapımcılar deneyimli ticari denizci Richard Phillips rolü için Tom Hanks’i hayal ettiler. Aktör ciddi krizlerle karşı karşıya olan görünürde sıradan adamları canlandırdığı çeşitli rollerde son derece başarılı olmuştu: “Philadelphia”da, AIDS hastası olduğu için haksız yere işten çıkarılmasından dolayı hukuk mücadelesi veren Andrew Beckett; “Apollo 13”te, ayda bir görevin ters gitmesi yüzünden Dünya’ya dönüş mücadelesi veren astronot Jim Lovell; “Saving Private Ryan”da 2. Dünya Savaşı sırasında kayıp bir eri arayan Yüzbaşı John Miller; ve “Cast Away”de ıssız bir adada mahsur kalan FedEx yöneticisi Chuck Noland. Hanks karakterleri içten dışa örerken, sıradan insanlara sakin ama olağanüstü bir cesaret katıyor. Richard Phillips portresi de buna bir istisna değil.

Greengrass iki Oscar® sahibi aktörle ilk ortak çalışması için şunları söylüyor: “Tom’la birlikte bir yolculuğa çıktık. Başlangıçta, ‘Benim için, gerçekten de, denizde tehlike yaşayan bir adam sadece’ deyip durdu —ve Tom performansını son derece yalın ve gerçek bir düzeye başarıyla getirdi. O cankurtaran botunda saatler geçirdi —onun bu işe verdiği emek herkesi etkiledi. Konu yalnızca ne kadar yetenekli olduğu değildi; bu adamın insaniyetini santim santim keşfetmekteki istekliliğiydi —Tom’un yaptığı şeyin doğruluğu ve ayrıntılar muhteşemdi. Fiziksel dayanıklılığından da çok etkilendim. Saatlerce okyanusun üzerinde olduğumuz halde, Tom asla şikayet etmedi. Her zaman, ‘Ben hazırım. Hadi tekrar yapalım’ diyen ilk oyuncu oydu.”

Hanks, rolüne hazırlanırken Richard Phillips’i tanımak için, hemşire eşi Andrea’yla Vermont’ta yaşayan kaptanı ziyaret etti. Hanks’e göre, Phillips kendini sadece işini yapan bir denizci olarak gören, içten ve mütevazı bir adam. İnanılmaz ama Phillips, Somalili korsanlarla yaşadığı ölüm kalım mücadelesinden kısa bir süre sonra Maersk’teki işine geri döndü. “Özellikle bunu çok şaşırtıcı buldum” diyen Hanks, şöyle devam ediyor: “Böylesine sarsıcı ve dehşet verici bir şey yaşamış birinin kısa süre sonra denizlere dönebilmesi hayret vericiydi. Phillips’in güçlü yönlerini —olanlara rağmen, böylesine özel bir kişisel sağlamlık ve denize bağlılık sergilemiş biri— keşfetmenin Richard’ın kim olduğunu anlamanın önemli bir parçası olduğunu düşündüm. Gerçek şu ki herkes gemi kaptanı olmak için gerekenlere sahip değildir —ve herkes rehin alınmakla başa çıkamazdı.” 

HİKAYE

9775323246_c6da767f88_b (1)

Mart 2009. Ticari denizci Kaptan Richard Phillips (TOM HANKS) Vermont’taki evinde Afrika Boynuzu etrafındaki yolculuğa hazırlanmaktadır. Eşi Andrea (CATHERINE KEENER) ile havaalanına gidiş yolunda ortam gergindir: Kaptan kariyeri yüzünden aylarca evden uzak kalmaktadır; ve artık ellili yaşlarda olduğu için işi daha tehlikeli gelmektedir. Geleceği düşündüğünde, Andrea’nın içi kaygıyla dolmaktadır ve Phillips bunun nedenini gayet iyi anlamaktadır. Oğulları Danny okulu yeterince ciddiye almamaktadır: Phillips’in neslindeki adamlar eskiden işlerinde kolayca yükselebilirken, Danny diploması olduğu halde düzgün bir iş bulmakta bile zorlanabilir.

Eyl, Somali’de ise, Muse (BARKHAD ABDI) acil haberler getiren bir arkadaşı tarafından uyandırılır. Savaş lordu Garaad yeni korsanlık işleri için patronlara haber salmıştır: Her gün Eyl sahillerinden geçen yabancı yük gemileri kaçırılacak ve bunlara karşılık fidye istenecektir. Muse daha önce de kaptanlık yapmıştır ve iş için bir fırsatı daha kaçırmayacaktır. Kasabada Garaad’ın adamlarını bulur; kaptanlık yarışındaki rakipleri üzülecek olsa da, patronlar mürettebat toplaması için onu seçerler. Muse kumsala koşar, burada Garaad’ın skiflerinde iş arayan düzinelerce adam etrafını sarar. Muse çabucak Bilal’i (BARKHAD ABDIRAHMAN) ve Elmi’yi (MAHAT M. ALI) seçer; ama grubu tamamlaması için güçlü birini daha istemektedir.

Arka sıralardaki Najee (FAYSAL AHMED) karizmatik duruşuyla Muse’ye bakmaktadır. Adamın azametinden etkilenen Muse, Najee’yi seçtiğini başıyla onaylar. Dört adam gizlenmiş otomatik silahlardan alıp bir skife binerler; skifin motorunun sesi dalgaların üzerinde gürlemeye başlar. Salalah, Umman. Phillips limana gelir ve 2400 tonluk ticari kargo, 200 tonluk gıda yardımı ve daha birçok yükle dolu olan gemisi MV Maersk Alabama’ya biner. Köprüde, Phillips’in ikinci kaptanı Shane Murphy (MICHAEL CHERNUS) kendilerini Somali sahillerinin açığına götürecek olan gemi sefer programının üzerinden geçmektedir.

Demir almalarından hemen önce, kaptan “Güvenliği arttıralım!” diye uyarır. Her iki adamın da bildiği ama söylemediği şey, Alabama’nın Afrika Boynuzu üzerindeki rotasının yük gemilerini hedef alan korsanların yuvası hâline geldiğidir. Mürettebatının hazırlıksız olduğundan endişelenen Phillips, denizde bir güvenlik tatbikatı emreder. Köprü yaklaşmakta olan iki skif tespit ettiğinde güvenlik tatbikatı henüz başlamıştır. Phillips deniz güvenliğini arar, ama karşı taraftan rahatlatıcı bir yanıt gelmez (“Mürettebatınıza haber verin, yangın hortumlarını hazırlayın… Muhtemelen sadece balıkçıdırlar”); Phillips dürbünle bakıp skiflerdeki adamların ellerinde silahları görünce, emin olur: “Oraya gelme amaçları balık tutmak değildir.” Phillips geminin iletişimlerinin korsanlar tarafından dinleniyor olabileceğinden şüphelenerek, ikinci skifin geri dönmesini sağlayan zekice bir  tiyatro kurgular: Telsizle kendisine bir donanma savaş gemisinin yolda olduğu bilgisini verdirtir. Daha sonra baş makinistine Alabama’nın motoruna yakıt pompalamasını ve birinci skifin motorunu devredışı bırakacak güçte büyük dalgalar yaratmasını söyler: Muse ve ekibi kendilerini suda bulurlar.

Alabama için bir kriz savuşturulmuştur ama değerlendirme toplantısında huzursuz bir ruh hâli hakimdir çünkü korsanların silahı vardır; Alabama mürettebatının ise yoktur. Mürettebattan birinin dediği gibi, “Kaptan: Geri gelecekler.” Doğal olarak, Muse’nin ekibi ertesi sabah güçlerini yeniden toplayarak, Alabama’ya doğru daha hızlı bir şekilde gelmektedirler ve yanlarında kancalı bir de bording merdiveni vardır. Korsanlar yaklaşıp birden ateş açmaya başladıklarında, Phillips küpeştededir. Hemen siper alıp gemideki yüksek basınçlı hortumları çalıştırır —amaç herhangi bir açıdan gelecek saldırıları caydırmaktır— ama skif gelmeye devam eder. Hortumlardan biri kayınca, Murphy onu yerine oturtmak için köprüden koşmaya başlasa da, büyük geminin savunmasındaki gedikten yararlanan korsanlar Alabama’ya yanaşırlar, merdivenlerini küpeşteye kancalarlar ve, skifleri ters akımla uzaklaşırken, güverteye çıkarlar.

Korsanların köprüyü ele geçirmesinden saniyeler önce, Phillips telsiziyle Murphy ve mürettebatına seslenerek, tehdidin geçtiğine dair şifreyi duyana kadar makine dairesine saklanmaları talimatını verir. “Unutmayın, bu gemiyi siz tanıyorsunuz, onlar değil” diye hatırlatır”; Alabama’yı durdurur ve kontrolü makine dairesine aktarır. Silahlarını çeken korsanlar Phillips ve mürettebattan birkaç kişinin çaresizce kalakaldığı köprüye hücum ederler. “Rahatla” der Muse, Phillips’e, “Burada El Kaide yok. Bu sadece iş.” Muse ve ekibi bunun bir Amerikan gemisi olmasına sevinirler: Fidye çok yüklü olacaktır. Ancak, kontrol panelini çalıştıramayan Muse’nin keyfi kaçar. “Mürettebat nerede?” Phillips, “Bilmiyorum” diyerek yalan söyleyince, Muse, öfkeyle, eğer diğerleri ortaya çıkmazsa köprüdeki herkesi öldürmekle tehdit eder.

Phillips korsanları yatıştırmak için, Muse’ye beraberce gemiyi aramalarını önerir. Muse kaptanın telsizine el koyar. Destek için Bilal’i de yanına alarak kaptanla birlikte gemiyi gezmeye koyulur. Najee köprüye göz kulak olurken, Elmi de güvertede devriye gezer. Murphy mürettebatı makine dairesinin bunaltıcı sıcağında bırakıp, su getirmek için aceleyle yemekhaneye gider. Bu arada, Muse, Phillips’in rehberliğinde Alabama’nın mürettebatını hiçbir yerde göremeyince, güvertenin altındaki makine dairesine göz atmayı talep eder. Phillips zaman kazanmak için Muse ve Bilal’i yemekhaneye su içmeye götürür. Burada soğuk hava deposuna saklanan Murphy’yi az farkla kaçırırlar. Murphy, Bilal’in çıplak ayaklarını fark edince, telsizden mürettebata makine dairesinin önüne cam kırıkları koymalarını söyler.

Tuzak işe yarar: Muse ve Phillips’in önünden aşağı, makine dairesine yönelen Bilal, cam kırıklarına basar ve ayakları fena şekilde kesilir. Phillips ilk yardım çantası almak için Bilal’in önüne geçer. İkili köprüye yönelince, Muse makine dairesini yalnız başına aramak zorunda kalır. Muse’nin feneri makinelerin arkasına saklanmış olan Alabama mürettebatına yönelmeden önce, denizciler, onu şaşırtarak silahını alırlar. Boğuşma sırasında Muse’nin eli kesilir. Muse’nin yakalandığı haberi köprüye ulaşınca, Phillips’in eline anlaşma yapmak için bir koz geçer: Eğer korsanlar güvertedeki cankurtaran botuyla Alabama’dan ayrılmayı kabul ederlerse, mürettebat Muse’yi serbest bırakacaktır ve geminin kasasındaki 30.000 dolar korsanlara verilecektir.

Najee değiş tokuşun sorunsuz olması için, kendi kaptanları gelene kadar, Phillips’in onlarla birlikte cankurtaran botuna gitmesinde ısrar eder —Phillips daha sonra mürettebatına dönebilir. Ama Muse, Phillips’in de içinde bulunduğu cankurtaran botuna binince, korsanlar anlaşmayı bozar —bir yandan silahlarını ateşleyip, bir yandan safraları atarak cankurtaran botunu denize indirirler. Phillips artık onların rehinesidir. Alabama daracık ve sıcaktan kavrulan cankurtaran botunun peşine düşmüşken, ABD Donanması da USS Bainbridge destroyerinin başını çektiği bir kurtarma operasyonu başlatır. Destroyerin kumandanı Frank Castellano’nun (YUL VAZQUEZ) eğer mümkün olursa, durumu barışçıl yollardan çözmesi gerekmektedir, ama cankurtaran botu Somali sahillerine varmamalıdır.

“Bu şey gittikçe büyüyor” der telsizci, “deniz komandoları ek destek için yolda.” Gece çöktükten sonra, destroyer, cankurtaranı pusuya düşürür: Sirenleri sonuna kadar açar, botun üzerine kör edici bir ışık yansıtır ve peşinden bir an bile ayrılmaz. Sabah olduğunda, donanma şişme botla bir arabulucu yollar, ama fidye talepleri yerine getirilmeyince korsanların öfkesi alevlenir; Najee silahını Phillips’in kafasına dayar. Phillips cankurtaran botunun telsizinden, Castellano’ya “Burada işler kontrolden çıkıyor” der. Cankurtaran botu oradan ayrılırken peşinde artık yalnızca Bainbridge değil, yeni gelen destek araçları da vardır: USS Halyburton firkateyni ve amfibi hücum gemisi USS Boxer. Gergin bir gün geçer ve akşam saatlerinde, Phillips bir fırsat yakaladığını hisseder.

Sayıca artan donanmadan güç alarak, biraz rahatlamak üzere botun güvertesine çıkmak için izin ister. Ama dışarı çıktığında yaptığı şey suya atlamak olur. Najee’nin AK-47 mermi yağmuru ve sualtında bir boğuşmanın ardından Phillips yeniden cankurtarana çekilir. Najee, Phillips’ten hıncını çıkartırken, deniz komandoları paraşütle gelip donanma operasyonunun kontrolünü devralırlar. Komandoların komutanı (MAX MARTINI) Muse’yle telsiz bağlantısı kurar ve korsanların kabile büyükleriyle irtibata geçtiğini söyler ama aslında bu bir savaş hilesidir. Kumandan bir anlaşma önerir: Muse pazarlık görüşmeleri için Bainbridge’e gelebilir; yakıtı azalmış olan cankurtaran botu ise destroyerin yedeğine alınıp değiş tokuş noktasına götürülebilir. Phillips sarsılmış olan ve seçeneklerini değerlendiren Muse’ye, “Balıkçılıktan ve insanları kaçırmaktan başka bir şeyler de olmalı” der. Muse’nin yanıtı, “Belki Amerika’da” olur.

Şişme botla Muse’yi almaya gelen donanma erleri, cankurtaranın önüne çekme halatı bağlarlar ve Phillips’e temiz kıyafetler verirler —parlak sarı bir gömlek… Phillips işareti tanır: Deniz komandoları onun karanlıkta fark edilebilmesini istemektedirler. Muse uzunca bir süre oyalandıktan sonra Bainbridge’e çıkmaya razı olur. Korsanların başı Donanma gemisine çıkmış ve cankurtaran botu da çekme halatıyla gemiye bağlanmışken, üç tane keskin nişancı destroyer’in kıçındaki yerlerini alırlar. Emirlerini yerine getirmeleri için, her üçünün de hedefleri için net bir görüş yakalaması gerekmektedir —ve silahlarını aynı anda ateşlemek zorundadırlar. Net bir görüş açısı yakalamak üzere Najee’yi bir pencereye çekmek için Bainbridge şiddetli bir dalga yaratarak cankurtaran botunu sallar. Müdahalenin yakın olduğunu sezen Phillips bir kalem kağıt bulup ailesine bir mektup karalar. Najee, Phillips’in elinden mektubu kaparken keskin nişancıların görüşünü engeller. Korsanlar Phillips’in ellerini ve gözlerini bağlarlar. Arkasında duran Najee ise öfkeyle silahını doğrultur. Donanmanın dinlediğini bilen Phillips onlardan kendi adına ailesine veda etmelerini ister. Tam da deniz komandoları dalgaları durdurma emri verirken, parmağı tetikte olan Najee öne doğru bir adım atar ve keskin nişancılardan birinin görüş açısına girer.

Şimdi, Bainbridge’in Taktik Bilgi Merkezi’nde üç hedef de yeşildir. Üç silah sesi, paramparça olan üç pencere… yön duygusunu kaybetmiş olan Phillips’in her yerine kanlar sıçrar. Gözlerindeki bağı çıkarınca yerde üç cansız bedenin yattığını görür. Bainbridge’in toplantı odasında, subaylar Muse’nin üzerine çullanırlar ve ellerini kelepçeleyip tutuklarlar.  Revirde kendini toparlamaya çalışan Phillips şoktadır ve adını zar zor söyleyebilmektedir. Bir Bainbridge ilk yardım görevlisi ona inanamadığı bir şey söylemektedir: “Güvendesin ve iyisin.” İşte o esnada kaptan hiç beklemediği bir duygu patlaması yaşar.

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir