Klaus Kinski: Sanatçının Bir Şeytan Olarak Portresi

“The ultimate acting is to destroy yourself.” Klaus Kinski

Anthony Quinn bir seferinde, “Marlon Brando’nun yeteneğine hayranlık duyduğunu, öte yandan o yeteneği yaratan ıstırabı ise kıskanmadığını” söylemişti. Böyle bir bedel varken, kalsın, istemem demeye getirmiş yani. Kendisi de büyük bir sanatçı olduğu için, o çapta bir yeteneğin nasıl bir yaratıcı-yıkım oluşturduğunun bal gibi farkındaydı, bunu bilerek o lafı etmişti. Uzunca bir süredir Marlon Brando üzerine yazılan ne varsa okuyorum, birbirinden tuhaf hikayeler, hayret verici anekdotlar öğrendim. İnanın, burada yazsam birçoğu için “olmaz öyle şey” dersiniz. Adam nev-i şahsına münhasır bir çeşit akıl hastası. 1920’lerde, 30’larda doğan ve bu denli büyük bir acıyla sanatını inşa eden birkaç yetenekli isim daha var. Jack Nicholson, Dennis Hopper, Montgomery Clift ve James Dean ilk aklıma gelenler…

Aynı dönemde çok çok uzaklarda, deyim yerindeyse başka bir galakside aynı acılarla olgunlaşacak, bir büyük oyuncu daha dünyaya gelir. 1926 yılında Nikolaus Günther Nakszynski adıyla, bugünkü Polonya sınırları içinde doğan Klaus Kinski. Kinski, benim en çok sevdiğim aktörlerden biri. Hatta sevmekten de öte, karşı konulmaz bir açlık ve merakla uzun yıllar araştırdığım, hakkında ne bulduysam okuduğum, izlediğim bir aktör. Klaus Kinski’nin öyle dişe dokunur bir ödülü yok. Pek seçici biri olduğu söylenemez. 130 civarı uzun metrajda yer almış, çoğunda başrol bile değil. Sürekli üretmiş. Aldığı paraya bakmış. TV dizileri, TV filmleri, sinema filmleri, sahne şovları, otobiyografiler, okuma kayıtları… Hep ama hep üretmiş Klaus Kinski.

Klaus Kinski’nin hayatı da, benzerine ancak Marlon Brando’da tanık olduğumuz dev bir yıkım-yaratım sürecinden ibaret. Hakkında anlatılan anekdotlardan hareketle Brando’nunki kadar tuhaf, Brando’nunki kadar sıradışı bir hayatı olduğunu anlayabiliyoruz. Televizyon, gazete ya da dergi röportajlarındaki cevapları, konuk olduğu programlardaki sıradışı tavırları dilden dile anlatılıyor. Örneğin Kinski katıldığı bir talk-show’da, ki “Je später der Abend…” (1973) adlı programı bulup izleyebilirsiniz, kendisine sorulan tek bir soruya bile cevap vermeden programı kapatıyor. Ve efsane oluyor. Benzer bir durum, katıldığı talk-show’larda, program boyunca anlaşılmaz şekilde konuşan, lafı eveleyip geveleyen Marlon Brando’da da sıkça görülür. Bu ikilinin röportajlarında verdiği birçok cevap korkunç zekalarından adeta zehirli bir ilaç gibi sızan son derece provokatif sonuçlar doğurmuştur. Bu iki aktörün Vietnam (Brando), ensest (Kinski), ırkçılık (Brando), Hz. İsa (Kinski), Hollywood (Brando), Hitler (Kinski) gibi konularda tuhaf ve sarsıcı açıklamaları; toplumsal tartışmalara yol açmış, bazen kitlesel eylemlere dönüşmüş, ülke çapında yürüyüş ve protestolara neden olmuştur.

Klaus Kinski’yi yakından tanımak ve bu büyük aktörün ne manyak bir adam olduğunu anlamak için Werner Herzog’un çektiği “Mein liebster Feind – Klaus Kinski” (Sevgili Düşmanım, 1999) adlı belgesel biçilmiş kaftan. Herzog denen hinoğluhin kelimebaz, belgeselin adında Almanca “düşman” anlamına gelen “Feind”i kullanıyor. İngilizce “Şeytan”, “İblis” anlamına gelen “Fiend” ile analoji kurulabilsin diye. Herzog daha çok küçük bir çocukken, Münih’te, Kinski’nin de yaşadığı büyük bir evde kaldığı için birbirinden ilginç hatıralarını naklediyor belgeselde. Kinski’nin 48 saat süren ve dinmek bilmeyen bir öfke nöbetinde evin banyosunu yerle yeksan etmesi bunlardan biri. Çekimler sırasında bir grup yerlinin gelip Kinski’yi öldürmeyi teklif etmesi ve oynayacağı birkaç sahnesi daha olduğu için Herzog’un teklifi reddetmesi dahil! Kaçırmayın derim.

Steff Gruber’in çektiği, Herzog-Kinski işbirliğinin ilgiye değer örneklerinden “Cobra Verde”nin yapım süreçlerini mercek altına alan “Location Africa”da (1987) ve Les Blank’in “Fitzcarraldo”nun yapım aşamalarında yaşananları anlatan “Burden of Dreams” (1982) belgesellerinde Kinski’nin agresif kişiliğini ve yıkıcı eğilimlerini gözlemlemek mümkün. Bu belgeselerde sık sık Kinski’nin ehlileştirilmesi mümkün olmayan vahşi bir hayvan, bir tür şeytanî figür olduğu ima ediliyor. Patolojik bir vak’a olduğu ise ispatlanıyor. Seti terk ederse, projeyi yüzüstü bıraktığı için önce Kinski’yi sonra da kendini öldüreceğini ilan ederek oyuncusunu alenen tehdit eden çılgın bir yönetmen (Herzog) için pek de şaşırtıcı bir oyuncu değilmiş anlaşılan.

2008 tarihli “Jesus Christus Erlöser” (Jesus Christ Savior, 2008) Kinski’nin avangard ve provokatif sahne performansını, özellikle sık sık girdiği öfke nöbetlerini gözlemlemek için önemli bir kaynak. 1971 tarihli oyunda/gösteride Kinski’nin sık sık konsantrasyonu bozuluyor, bazen seyirciyle dalaşıyor. Çekip gidiyor. Sonra geri geliyor. Sonra sakin bir şekilde devam ediyor. Çok geçmeden gene delleniyor. İniş ve çıkışlarla dolu tek kişilik bir oyun bu. Kinski kendi yazdığı monoloğuyla binlerce kişinin karşısına çıkıyor ve Hz. İsa’nın hayatını anlatıyor. Oyun bitiyor. Fiyaskoyla sonuçlanan oyunun devamı gelmiyor. Ama oyun zamanla kendi efsanesini yaratıyor. Kinski’nin de tıpkı Brando tarzında bir akıl hastası olduğunu gözlemlemek için harika bir belge. Şimdi aklıma geldi. “Jesus Christus”u ilk önce Almanca aslından mp3 olarak bulup dinlemiştim ki Almancam çok zayıftır. Ne kadar mutlu olmuştum. Sırf Kinski’nin o meşhur hitabetini duyayım diye. Anlamasam bile duyayım, dinleyeyim istemiştim. Sene 2002-2003 falan olmalı. Hey gidi günler hey. Artık birçok şeye kolaylıkla ulaşılabiliyor. 2000’lerin başında birçok Kinski filmini, merakıma yenik düşerek, hiç bilmediğim lisanlarda izlemiştim. Yeri gelmişken itiraf edeyim. Özellikle de bazı İtalyan usulü westernlerini…

Klaus Kinski’nin Herzog’un da sık sık altını çizdiği kaprislerinden, çekilmez davranışlarından gına getiren bir yönetmen de David Schmoeller. Schmoeller, “Please Kill Mr. Kinski” (Lütfen Bay Kinski’yi Gebertin, 1999) adlı mini belgeselinde Klaus Kinski’nin “Crawlspace” (1986) filminin setinde insanları, en başta da kendisini nasıl çileden çıkardığını anlatıyor. Belgeseli izlerken gülme krizine girmemek mümkün değil.

Tüm bu belgesellerden sadece Kinski’nin birinci sınıf bir psikopat olduğunu öğrenmiyoruz tabii ki. Kinski’nin kendini günlerce banyoya kapatıp, banyonun akustiğinden yararlanarak tek bir kelimeyi on binlerce defa tekrar ederek ses alıştırması yaptığını, rollerine kendini nasıl hazırladığını, yaratıcı ruhunun öfke patlamalarıyla nasıl açığa çıktığını, her role bir meydan okuyuş olarak baktığını ve kısa sürede rolünün esiri olarak yaşadığını da öğreniyoruz. Onun oyunculukta –tıpkı Marlon Brando’da olduğu gibi- sadece jest ve mimikleriyle değil konuşma tarzıyla da öne çıkmak istediğini öğreniyoruz. Sonuçta karşımızda, “Hitler’in konuşma metinlerini ondan çok daha iyi okurdum. Orası kesin” diyen bir hitabet ustası var.

Klaus Kinski’nin akıl sağlığını yitirmesine yolaçan şeyler geçmişinde gizlidir. Berlin’de büyüyen usta, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman Ordusu’na yazılıyor. Hollanda’da İngilizler tarafından esir alınıyor. Bazı kaynaklarda sırf Alman Ordusu’na yazıldığı için ona yüklenirler. Büyük bir haksızlıktır bu. Her şeyden evvel Klaus o zamanlar sadece 19 yaşındadır. Ve hem annesini hem de babasını o savaşta kaybetmiştir. Ne yapsaydı yani? Tabii, tüm bu travmaların onda kişilik bozukluğuna yol açmadığını savunan yok. Hemen her konuda uçlarda yaşayan biri Kinski. Ama gerek evliliklerinden ve beraberliklerinden, gerek film çektiği ülkelerden ve beraber çalıştığı insanlardan açıkça görülüyor ki, ırkçı falan değil. Her milletten adamla çalışıyor (Ayhan Işık’la bile filmi var). Klaus Kinski; Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca biliyor, bu nedenle çoğu Avrupa ülkesinde iş buluyor. Mottosu basit: “Nerede oynayacağım ve ne oynayacağım pek de mühim değil. 10 günden fazla zamanımı almayın ve istediğim parayı verin, yeter”. İyi para vermiyorlar diye Pier Paolo Pasolini, Federico Fellini ve Luchino Visconti gibi büyük yönetmenlerin tekliflerini geri çevirmiş birinden bahsediyoruz. Ya da istediği parayı verdiler diye açık seçik filmlerde oynamış birinden…

Kinski savaştan sonra oyunculukla ilgilenmeye başlıyor. 1.73 boyundaki bu yetenekli ama çirkin Almanın işi ilk başlarda kolay olmuyor. 1950’lilerden itibaren filmlerde küçük roller kapıyor. Sıradışı tipi nedeniyle bugün bile o filmleri izlediğinizde, onu rahatlıkla tanıyabilirsiniz. Daha çok mahkûmları, suçluları ve dış görünüşü nedeniyle yabancı filmlerdeki “Alman”ları, “Slav”ları oynuyor. 1960’lı yılların başından itibaren yavaş yavaş dikkatleri üzerine topluyor. “Bankraub in der Rue Latour” (1961), “Der rote Rausch” (1962), “Das Gasthaus an der Themse” (1962) ve “Das indische Tuch” (1963) filmlerinde iyi işler çıkarıyor. Avrupa’nın çeşitli yerlerinde çekilen filmlerde oynamaya başlıyor. Derken, kariyerinin ilk dönüm noktası olarak nitelendirebileceğimiz yıl geliyor. 1965.

1965 yılında, dünya çapında popülerlik kazanmış iki filmdeki iki miniminnacık rolle uluslararası bir aşinalık kazanıyor. Sergio Leone’nin o tadına doyumolmaz “Birkaç Dolar İçin”i (Per qualche dollaro in più, 1965) ve David Lean’in bol Oscarlı “Dr. Jivago”su (Doctor Zhivago, 1965). Özellikle “Birkaç Dolar İçin”de Albay Mortimer’in ensesinde kibrit yaktığı sahnede birkaç saniyede harikalar yaratıyor. Bir sonraki karşılaşmalarında düello yapıyorlar. İşte o sahnede canlandırdığı kambur Juan karakteri, “Cuchillio (Aldo Sambrel) 3’e kadar say” dedikten sonraki duruşuna bir bakın. 40 yıllık birikimin, çalışmanın ve emeğin kusursuz bir bronz büste dönüştüğünü göreceksiniz. Bu İtalyan usülü western şahserindeki küçücük rol ona uğurlu geliyor ve kariyerinin en önemli dönüm noktasını teşkil ediyor. Bir sonraki sene Damiano Damiani’nin, bizde “İstiklal Fedaileri” adıyla oynamış olan “Quién sabe?” (A Bullet For the General, 1966) adlı westernindeki ‘El Santo’ rolü geliyor. Ve Kinski’nin “The Last Ride to Santa Cruz” (Der letzte Ritt nach Santa Cruz, 1964) ve “Winnetou 2” (Winnetou: Last of the Renegades, 1964) ile başlayan Avrupa usülü kovboy filmleri (eurowestern) kariyeri harikulade bir ivme kazanıyor (bugün bu kanonik filmler için yaygın bir şekilde ‘İtalyan usülü westernler’ ya da ‘spagetti westernler’ tanımı kullanılmaktadır).

Nelerde oynamıyor ki, Kinski? “Man, Pride & Vengeance” (L’uomo, l’orgoglio, la vendetta, 1967),  “If You Meet Sartana Pray for Your Death” (Se incontri Sartana prega per la tua morte, 1968), “The Great Silence” (Il grande silenzio, 1968), “And God Said to Cain” (E Dio disse a Caino…, 1970), “Black Killer” (1971), “Shoot the Living and Pray for the Dead” (Prega il morto e ammazza il vivo, 1971), “His Name was King” (Lo chiamavano King, 1971) ve daha nicesi. Çok kısa süre içinde birçoğu başrol olmak üzere yirmiyi aşkın western. Tabii bu 1965 sonrası dönemde başka türlerde filmler de çevirmeye devam ediyor. Dikkat çekici olanlar içinden birkaç seçim yapmam gerekirse; Duccio Tessari’nin “The Bastard”ını (I bastardi, 1968), Riccardo Freda’nın “Double Face”ini (A doppia faccia, 1969), Jesus Franco’nun “Marquis de Sade: Justine”ini (1969), yine Jesus Franco’nun “Venus is Furs”ünü (Paroxismus, 1969) ve yine Jesus Franco’nun “Nachts, wenn Dracula erwacht”ını (1970) sayabilirim. Tabii bunlar benim tercihlerim.

Ve 1972 yılı. Klaus Kinski’nin kariyerinin ikinci dönüm noktasını bu yıl olarak kabul etmek gerekir. Elbette her liste kişiseldir ve her liste sadece o listeyi yapanı bağlar ama Atilla Dorsay’ın “100 Yılın 100 Yönetmeni” kitabını ilk kez okuduğumda sadece tek bir yönetmenin nasıl olup da o listede olmadığına hayret etmiştim. O da Werner Herzog’dur. 1972 yılına gelindiğinde Werner Herzog, geride birbirinden ilginç ve yaratıcı 2 uzun metraj ve çok sayıda başarılı belgesel bırakmış genç bir yönetmendi. Münih’te Elisabeth Sokağı’nın 3 numarasındaki apartmanda henüz 13 yaşında küçük bir çocukken tanıdığı Klaus Kinski amcasıyla sinema tarihinin en başarılı ve verimli yönetmen-oyuncu ilişkilerinden birine başlamaları işte bu 1972 yılına tekabül eder. 15 yıl boyunca kavga-dövüş yürüttükleri sansasyonel işbirlikleri bize sinema tarihinin en tuhaf, en kışkırtıcı ve en muazzam eserlerinden birkaçını hediye etmelerine yol açar. Beraber 5 uzun metraj film çekerler. “Aguirre, der Zorn Gottes” (Aguirre: The Wrath of God, 1972), “Woyzeck” (1979), “Vampir Nosferatu” (Nosferatu: Phantom der Nacht, 1979), “Fitzcarraldo” (1982) ve “Cobra Verde” (Yeşil Kobra, 1987). Werner Herzog’un görkemli, kışkırtıcı ve takıntılı sineması Klaus Kinski’nin eksantrik kişiliğinde büyük bir canlılık kazanır. Bu filmlerdeki birbirinden tuhaf karakterleri bu şekilde kim ete kemiğe büründürebilirdi? Belki sadece Marlon Brando! Herzog ve Kinski adeta birbirlerini bütünleyip zenginleştirirler. Werner Herzog’u sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden biri yapan da, Klaus Kinski’yi sinema tarihinin en önemli oyuncularından biri yapan da, birçok yıkımı da beraberinde getiren bu benzersiz işbirliği olur.

“I decide who offends me.” Klaus Kinski

Klaus Kinski, ‘Aguirre’ performansından sonra dünya çapında bir saygınlık kazanır. Ama 1960’ların sonundan itibaren giderek artan ve artık tavan yapan bu şöhret onu daha da delirtmekten ve sonunda Nietzsche gibi bir zihinsel çöküşe sürüklenmekten alıkoyamayacaktır. Tıpkı Nietzsche’nin bir ata sarılıp ağlaması gibi, Paris sokaklarında yürürken gördüğü bir sokak köpeği onu gözyaşlarına boğmaya yetiyordur artık. Derin ve keskin duygusal kırılmalarla bir zelzele gibi titriyordur. Tıpkı kendisini Tanrı olarak görmeye başlayan ve kendisine getirilen suyun altın bir kâsede getirilmesini isteyen Nietzsche gibi, çekim tekrarı isteyen yönetmene “Bir yanardağdan ikinci bir kez püskürmesini isteyebilir misin? Bir şimşekten ikinci bir kez çarpmasını isteyebilir misin?” diye bağıran da Kinski olur.

Kinski’nin uyumsuzluğu, agresifliği patetik bir boyut alır. Çalkantılı özel hayatı irili ufaklı skandallarla sarsılır. Her yaptığı olay olmaya başlar. Küçük roller için çok büyük paralar almasına rağmen setlerdeki kötü şöhretiyle nam salar. Onunla bir çalışan yönetmen bir daha çalışmak istemez. Çekilmez bir adamdır artık. Düşmanları çoğalır. Sinemada giderek daha çılgın, daha tuhaf, daha tehlikeli adamları oynamaya başlar. Luigi Bazzoni’nin başyapıtı “Le Orme” (Footprints on the Moon, 1975) ve Jesus Franco’nun “Jack The Ripper”ı (1976) bu dönem çektiği önemli filmlerdir. 1970’li yıllar kapanmadan önce, kavga-dövüş ayrıldığı Werner Herzog “Vampir Nosferatu” (Nosferatu: Phantom der Nacht, 1979) ve “Woyzeck” (1979) için kapısını bir kez daha çalar büyük ustanın. Herzog; Nosferatu’yu bitirdiği gibi, bir haftalık aradan sonra hemen “Woyzeck”e başlar, 18 günde tamamlar. Kinski’nin giderek artan histeri krizleri Woyzeck rolüyle adeta bütünleşmesine yol açar. “Vampir Nosferatu” Berlin’de büyük takdir toplar, “Woyzeck” Cannes’da Altın Palmiye’ye aday olur. Altın Palmiye’yi bir başka delirmiş askeri, Albay Kurtz’u, canlandıran Marlon Brando’lu “Apocalypse Now” (Kıyamet, 1979) alır. “Woyzeck” ise ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ ödülüyle döner.

80’li yıllarda Klaus Kinski; aşağı yukarı sadece delileri, psikopatları ve “kötü” adamları oynar. Görünüşü giderek daha ürkütücü ve korkutucu bir hale gelmiştir. “Schizoid” (1980), “La femme enfant” (1980), “Les fruits de la passion” (1981) ve “Android” (1982) filmleri, onun hastalıklı kişiliğinin tuhaf bir yansıması oldukları izlenimini verir. Filmler kötü ama Kinski olağanüstüdür. 1982 yılında çekimleri devam etmekte olan “Fitzcarraldo” filminde Jason Robards’ın yerine apar topar Klaus Kinski çağrılır. Kinski filmografisinin en önemli performanslarından birini, büyük bedeller ödeyerek bize kazandıran yine Werner Herzog olmuştur. Herzog’un ödülü Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen heykelciği olur. İkilinin dördüncü işbirlikleri bize, bir kez daha, büyüleyici bir modern sinema klasiği hediye eder.

“Fitzcarraldo”dan sonra yine eksantrik rollerine devam eder Kinski. Bilimkurgularda, komando filmleri furyasında, cinayet ve macera filmlerinde değişik rollerde görürüz onu. Çoğu önemsiz filmlerdir bunların. Aralarında bir adım öne çıkan iki-üç film saymam gerekirse; John le Carré uyarlaması “The Little Drummer Girl” (1984), “The Secret Diary of Sigmund Freud” (1984) ve “Crawlspace”i (1986) sayabilirim. Kontrol altında tutulması zor, denetimsiz şiddeti çocukları dahil herkesi kendinden uzaklaştırmaya yetiyordur artık. Ehlileştirilmesi asla mümkün olmayan vahşi bir leopar gibidir o. Mavi gözlü, şeytanî bir leopar. Ve bu ihtiyar leopar artık onu bekleyen sona yaklaşıyordur.

1987 yılında Werner Herzog ile Klaus Kinski son bir kez daha işbirliği yaparlar. “Cobra Verde” isimli filmde, Kinski’yi Marlon Brando’nun “Queimada”sındaki (İsyan, 1969) gibi bir rolde görürüz. Kinski, Afrika’ya sürgün giden köle “yöneticisi” Cobra Verde rolünde harikalar yaratır. Yöredeki tek beyaz olarak, izole olduğu bu topraklarda yavaş yavaş aklını oynatan bir psikopatı ondan iyi kim canlandırabilirdi ki? Belki bir tek Marlon Brando.

“Cobra Verde”yi (1987) takiben iki hoş filmde yine kendisine yakışan rollerde oynar Kinski. “Grandi cacciatori“ (1988) ve “Nosferatu a Venezia (Nosferatu in Venice, 1988). Ama ustanın son bombası, hayatları arasında şaşırtıcı benzerlikler taşıdığına inandığı (ki, buna ben de inanıyorum) müzisyen Paganini’yi canlandırmak olmuştur. Kendi yazdığı ve yönettiği (tek) filmde bizzat Paganini’yi canlandıran Klaus Kinski; hayatı hep uçlarda yaşamış, tehlikeli çıkışlarıyla ve öfke patlamalarıyla nam salmış, varını yoğunu olur-olmaz işlerde çarçur etmiş ama tek bir saniye bile geriye dönüp bakmamış, zirveye eriştiği sanatını şeytanî bir şekilde icra ettiği rivayet olunan büyük bir ustaya saygı duruşunda bulunmaktan çok, otobiyografik bir filme imza atmak istemiştir, belli ki. Bir tür vasiyet niteliğindeki “Paganini” (1989), ustanın son filmidir. Kendisine yakışır bir finalle sinemaya veda etmiş olur. Başka bir projede de yer almaz. 1991 yılında, California’da, 65 yaşında hayata gözlerini yumar. Kalpsizliğiyle nam salan aktör, kalp krizine yenik düşmüştür.

Klaus Kinski gibi; dört kıtada 100’den fazla film çekmiş, Sergio Leone, David Lean, Billy Wilder, George Roy Hill, Werner Herzog, Douglas Sirk, Damiano Damiani, Laslo Benedek ve Andrzej Zulawski gibi yönetmenlerle çalışma fırsatı yakalamış büyük bir oyuncunun kariyerinden şıp diye üç-beş film seçmek kolay değil. Hele benim gibi, adamın fanatiği olan birinin bunu yapması çok daha zor. Yine de deneyeceğim. Sayıyı fazla abartmadan, seyrettiğiniz zaman beğeneceğinizi ümit ettiğim, daha çok hikayeyi sürüklediğini düşündüğüm rollerde yer aldığı filmlerden küçük bir seçki yapacağım. O nedenle ufak tefek rollerde yer aldığı filmleri büyük ölçüde değerlendirme dışında tutacağım. 1966-1989 yılları arasındaki, aşağı yukarı çeyrek asırlık kariyerine odaklanacağım. İşte Klaus Kinski’yi yakından tanımanızı sağlayacak birkaç iyi film: 

bullet_for_general_poster_01“QUIÉN SABE?” (A BULLET FOR THE GENERAL, 1966)

Damiano Damiani, İtalyan suç sinemasının ve hatta bence Avrupa suç sinemasının (eurocrime) en önemli yönetmenlerinden biri. Tür filmleri konusunda bir uzman…

“Quién sabe?” (A Bullet For the General, 1966) onun hem siyasi sularda (sonuçta bir Solinas uyarlaması) yüzdüğü hem de aksiyonu eksik etmediği müthiş bir western. “Quién sabe?”, Kinski’nin başrol oynadığı “And God Said to Cain” (E Dio disse a Caino…, 1970) ve “His Name was King” (Lo chiamavano King, 1971) filmlerinden çok daha oturmuş, zengin ve saygın bir yapım. Kadrosu da daha iyi. “Quién sabe?”de Gian Maria Volontè ve Klaus Kinski bir kez daha muhteşem bir western için biraraya gelmişler. “Birkaç Dolar İçin”i (Per qualche dollaro in più, 1965) Volontè hakkındaki yazımda tavsiye etmiştim. Bu sefer de ikilinin bu harika filmini öneriyorum.

IL GRANDE SILENZIO (THE GREAT SILENCE, 1968)

Sadece İtalyan usülü westernlerin değil, tüm bir sinema tarihinin de en nadide eserlerinden birisidir Sergio Corbucci’nin bu filmi.

Muazzam görüntü çalışması, benzersiz karakterleri, heyecan verici konusu, tadına doyum olmaz müzikleri ve karamsar finaliyle tepeden tırnağa dört dörtlük bir film. “Il Grande Silenzio”yu ilk kez 2001 yılında izledim. Yıllarca bu filmin Amerika’da gösterime girdiği versiyonda yeralan “iyimser” (alternatif) finalini aradım. Yıllarca… Sırf Kinski’nin nasıl öldüğünü görebilmek için. Şimdi genç bir sinemasevere sadece o finali seyredebilmek için yaptığım şeyleri anlatsam inanmaz, açıyor filmin DVD’sini, blueray’ini ya da youtube’ta taratıverip görüyor o sahneyi çünkü. Artık her şey biraz daha kolay. Neyse, “Il Grande Silenzio” bir kar tanesi kadar kusursuz, ölüm gibi sessiz, zamansız bir başyapıt!

AGUIRRE, DER ZORN GOTTES (AGUIRRE: THE WRATH OF GOD, 1972)

“Aguirre, der Zorn Gottes”i (Aguirre: The Wrath of God, 1972) ilk kez izlediğimde, evde ayağa kalkıp alkışlamıştım. O güne kadar gördüğüm hiçbir filme benzemeyen (ki, halâ benzemez) bambaşka bir filmdi bu.

Sinema tarihine yeni bir soluk getiren film Kinski’nin şapka çıkartan performansıyla gücüne güç katıyor. Öteden beri, Francis Ford Coppola’nın “Apocalypse Now”ı tamamlamasına yol açan ısrarının itici güçlerinden biri olarak görürüm bu filmi. Atardamara atılmış derin bir kesiği andıran “Aguirre, der Zorn Gottes”, Herzog-Kinski işbirliğinin iki zirvesinden biri. Kaçırılmaması gereken, büyüleyici bir başyapıt!

VAMPİR NOSFERATU (NOSFERATU: PHANTOM DER NACHT, 1979)

1979 yılındaki filmlerinden “Woyzeck”i (1979) de alabilirdim, orada da muazzam oynamıştır ama Nosferatu’yu tercih ettim.

Jesus Franco’nun “Nachts, wenn Dracula erwacht”ında (1970) Kinski, Drakula’nın müridi Reinfierd rolündeydi. Repliği yoktu ama korkunç çığlıkları, ürkütücü bakışları ve “gıda tercihleriyle” kısacık sahne süresinde harikalar yaratmıştı. Yani demem o ki, Kinski buradaki rolüne çıraklıktan geldi.  Usta aktör; Karanlıklar Prensi rolünde ağır bir makyajın altında döktürüyor, delici jest ve mimikleriyle unutulmaz bir iş çıkarıyor.

FITZCARRALDO (1982)

“Fitzcarraldo” (1982), Werner Herzog-Klaus Kinski işbirliğinin bir diğer zirvesi. Eşi benzeri olmayan bir hikaye, insanı hipnotize eden bir üslupla peliküle aktarılmış.

Büyük bir tutkunun esiri olmuş ve adeta aklını oynatmış Kinski, dev bir ormanın tam ortasında, beyazlar içinde, yitik bir tanrıyı andırıyor. Görüntü çalışması akıl alır gibi değil. Herzog’un sinema sanatına duyduğu korkunç şehvetin karşısında diz çökmekten başka bir seçeneğiniz yok (özellikle de yapım sürecini ele alan o muhteşem “Burden of Dreams” belgeselini izlerseniz). “Fitzcarraldo” üzerinden 30 küsür yıl geçmiş olmasına rağmen etkileyiciliğinden zerre kaybetmemiş, zamanlar-ötesi, büyüleyici bir film. Başyapıt!

COBRA VERDE (YEŞİL COBRA, 1987)

Werner Herzog bir seferinde şöyle demiş: “Saçımdaki akların herbirini ‘Kinski’ olarak adlandırıyorum”. Bu kırsaçların ciddi bir kısmını da “Cobra Verde”yi çekerken elde etmiş olmalı.

Film, bir deliliğin filmini çekerken, kendi başına bir deliliğe dönüşüyor. Tıpkı “Aguirre”, “Fitzcarraldo” ya da “Apocalypse Now” gibi. Bu filmi seyrettikten sonra “Location Africa”yı (1987) izleyin, ne demek istediğimi çok daha iyi anlarsınız. Klaus Kinski, kariyerinin en unutulmaz performanslarından birini verirken, iyi ki Herzog’un saçları beyazlamış diyorsunuz.

PAGANINI (1989)

Öfkeli kişiliği ve şiddete yatkınlığıya tanınan keman ustası Paganini; sıkça kötü huylu, sapık, ahlâksız, manyak, kötü yola sapmış ve şeytanî olarak tanımlanan sıradışı bir kişilikti. O da doğasındaki yaratıcı-yıkımdan mustaripti. Obsesif ve patolojik bir vak’a olduğu açıktı. Ama büyük bir sanatçı olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Tıpkı Klaus Kinski gibi.

İşte Kinski, son filminde bu tarihi şahsiyetin yaşamını, kendi hayatının bir yansıması olacak şekilde kurgulamayı başarıyor. Hatta daha da ileri giderek kendi sapkın, sadistik ve canavarımsı yönlerini karakterin içinde eritmeyi deniyor. “Paganini” (1989), büyük usta Kinski’nin ilk ve tek yönetmenlik denemesi, ilk ve tek senaryo çalışması ve son filmi. Daha ne olsun?

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir