Love and Death / Aşk ve Ölüm (1975)

woody allen ile ilgili görsel sonucuYalan yok, Woody Allen’ın kaba güldürüye dayalı “cıvık” filmlerini diğer filmlerinden çok daha fazla seviyorum. Daha iyi ve daha kaliteli olduklarını iddia etmiyorum, öyle bir şey yok ama “Annie Hall” (1977) gibi iki-üç örnek hariç, durum bu. Bunun da en önemli sebebi, o biraz slapstick, biraz Chaplin biraz Marx Kardeşler estetiği ve büyük ölçüde de Woody Allen’ın endişelerden ve saplantılarından oluşan sıra dışı mizah anlayışının bende büyük bir karşılık buluyor oluşu. Allen’ın, kimi zaman felsefe ve politika soslu “komedi için komedi” tarzı filmlerini her izlediğimde beni bir anda ışık hızıyla bambaşka diyarlara götürüyorlar. Zaten sinemanın bir amacı da bu değil midir?

Woody Allen’ın filmografisi içinde “Take the Money and Run” (1969), “Bananas” (1971), “Everything You Always Wanted to Know About Sex But Were Afraid to Ask” (1972), “Sleeper” (1973) ve “Love and Death” (1975) gibi erken dönem filmleri bambaşka bir yere oturur. Allen burada, komedyenler için metinler kaleme aldığı stand-up yıllarının adeta bir özetini verir. Hepsinde ana bir izlek bulunmakla birlikte, filmler gag’lere, one-liner’lara ve yer yer slapstick’e göz kırpar ve parodi hüviyeti taşır. Ciddiyetten uzak “çocuksu” bir anlatı filmi sarıp sarmalar ve absürt bir sinema inşa edilir. Woody Allen, “Annie Hall” (1977) ile birlikte komedi anlayışını olgunlaştırır ve kendine has bir sinema dili oluşturur. Allen, bazen sıkı aile dramalarıyla, bazen artık klasikleşmiş kadın-erkek ilişkisi filmleriyle kırk yıldır yoluna emin adımlarla devam ediyor ama ara sıra “Zelig” (1983) gibi eski çalışmalarını hatırlatan hınzır işlerle göz kırpmayı da ihmal etmiyor. Araya, “Purple Rose of Cairo” (1985) ve “Midnight in Paris” (2011) gibi küçük mucizeler ilave etmeyi de unutmuyor. Woody kimi zaman kendini tekrar eder, kimi zaman “vay canına!” dedirtir, kimi zaman ufak tefek hayal kırıklıkları yaratır ama düşünmeye, üretmeye ve paylaşmaya asla ara vermez. Takdir edilesi bir yönü de budur.

Woody Allen’ın “Take the Money and Run” (1969), “Bananas” (1971), “Men of Crisis: The Harvey Wallinger Story” (1971), “Everything You Always Wanted to Know About Sex But Were Afraid to Ask” (1972), “Sleeper” (1973), “Love and Death” (1975) ve “Zelig” (1983) tarzı eserlerinde kendine has, benzersiz bir doku vardır. Açıkçası, bunlar herkesin zevkine uymayan filmler. Özellikle, absürt sinemayı ve sinemada “absürt”ü beğenmiyorsanız bu filmleri size tavsiye edemem, ama beğeniyorsanız, sakın kaçırmayın. Bu film dizgesi içinde en nev-i şahsına münhasır filmlerden biri de; Allen’ın klasik Rus edebiyatı ile Charlie Chaplin, Bob Hope ve Ingmar Bergman filmlerini aynı kaba koyup çalkaladığı müthiş bir kokteyli andıran “Love and Death” (Aşk ve Ölüm, 1975) olsa gerek. “Love and Death”, bir yandan edebiyat panteonunda bir kır gezintisini andırırken, öbür yandan da absürt sinemanın inşasında bir kilometre taşı olmayı başarabiliyor. Bunun sebebi, Allen’ın keskin zekasından başka bir şey değil.

Woody Allen Kahramanlarla Dalga Geçiyor: Love and Death…

“Love and Death” (1975), Woody Allen’ın fütüristlerle ve biraz da Asimov’la gırgırını geçtiği “Sleeper” (200 Yıl Sonra, 1973) ile kendisini bir anda zirveye taşıyan, bol ödüllü biçimsel denemesi “Annie Hall” (1977) arasındaki boşlukta çektiği tek film. Arada, Walter Bernstein’ın yazdığı ve Martin Ritt’in yönettiği HUAC soruşturmaları ve kızıl/komünist avını hicveden “The Front”da (Paravan, 1976) oynamış ama yazdığı ve/veya yönettiği tek film, “Love and Death”. Bu, şu açıdan önemli, “Love and Death”i tekrar izleyip, hakkındaki yazıları okumaya başlayınca, aslında bu filmin “Annie Hall”un teknik ve düşünsel anlamında müjdecisi olduğu gördüm. Nasıl ki, “Annie Hall”, Woody Allen sinemasında ana kahramanın bir çizgi film karakteri statüsünden kopuşunu ve varoluşunun bütün acılarını göğüslemesini simgeliyorsa, “Love and Death” de bu süreçteki bir tür köprü olma işlevi taşıyor. Allen’ın “Annie Hall”dan sonraki filminin Bergman’vari karakter draması “Interiors” (1978) olduğunu hatırlayınız. Onun eski sinemasıyla yeni sineması arasındaki ilk kırılım, aslında “Love and Death”miş meğer. Bu film, ustanın önceki filmlerindeki bütün haşarılıkları taşımakla kalmıyor, felsefi ve politik anlamda (o güne kadarki) en yoğun söylemlerini de barındırıyor. “Love and Death”, Woody Allen’ın, Tanrı, ölüm (ve cinayet), savaş gibi en ciddi konulardaki görüşlerine dair bir geçit töreni gibi. Malraux’un “sanat, ölüme karşı son savunma hattıdır” sözüne inanan Woody Allen’ın; cinayet, suikast, düello, savaş, intihar gibi her türden ölüm şekline dair komedi paketi içinde sunulmuş yakıcı tespitler içeren filminin aşk, seks, cinsellik, evlilik gibi mevzularda da heybesi bir hayli dolu. Her ne kadar, filmin adı “Suç ve Ceza”, “Savaş ve Barış” gibi modern klasiklerin isimlere bir gönderme niteliği taşısa da, Allen, aslında hayatta en çok kafa yorduğu, bitmek tükenmek bilmeyen kaygılarını en çok besleyen iki kavrama dair bir başlık atmıştır filmine: Aşk ve Ölüm.

Şimdi, okuyanlar bilir, Rus edebiyatında Dostoyevski ve Tolstoy iki farklı ekolü temsil eder. Tolstoy, hayata karşı biraz daha inanç temelli pozitif bir yaklaşım sergilerken, Dostoyevski insanın karanlık taraflarına ışık tutan çok daha karamsar bir tablo çizer. Allen, hayata bakış açısı olarak Dostoyevski’nin tarzını benimser. Her ikisinin de baş karakterleri, “hasta” adamlardır. Çektiği acılar da en az onunkiler kadar yoğundur, sadece bunu dışavurma biçimi farklıdır. Mesela, “Love and Death”de tam her şey normale döndü, olması gerektiği hâle geldiği dediğiniz anda, film Dostoyevski, Bergman, Camus ve Sartre’vari bir kavis çiziverir. Düellodan sonraki (zoraki) evlilik, Sonya Boris’i önemsemeye başladıktan sonra Boris’de patlak veren intihar etme güdüsü, evlilik her iki taraf açısından da tam rayına oturmuşken ortaya çıkıveren boşluk hissi ve o boşluğu doldurmak için planlanan o uçuk politik komplo (suikast) fikri buna örnek verilebilir. Allen, yaşamın getirdiği (öngörülemez ve önlemez) belirsizliklerle adeta koza gibi örer filmini. Ve nihayetinde, hikâyenin sonu da, acı, ölüm ve düş kırıklığıyla biter. Hep, en beklenmedik şeyler olur. Eğer çok karamsar biriyseniz, hayat da öyle değil midir zaten?

Aslında “Love and Death”in (1975) konusu basit. Boris Gruşenko (Grushenko) adlı bir Rus genci, güzel, alımlı ve entelektüel kuzeni Sonya’ya (Sonja/Sonia) aşıktır ama bir türlü ona açılamaz. Sonya’yı isteyen çoktur ama onun gözü Boris’in abisi Ivan’dadır. Derken Napolyon, Rusya’ya ilk seferini başlatır ve bütün erkekler (zorla) askere alınır. Savaş ve şiddet karşıtı, sakarlık abidesi Boris, türlü tuhaflıkların üst üste gelmesiyle bir tür savaş kahramanı olur. Tek hayali, bir gün Sonya ile evlenmektir. Evlenir de. Ama bu ona mutluluk getirmez. Çiftimiz, Napolyon’a suikast düzenlemeye karar verince, işler büsbütün çığırından çıkar.

Woody Allen’ın “Love and Death”deki başarısı, filmin başındaki ilk replikten sonuna kadar büyük bir mizah anlayışından asla taviz vermeden hareket ediyor oluşu. Aslında “Love and Death”, o tarihe kadarki eserleri içinde en yüksek dozda felsefi içeriği olan ve en çok sayıda sanat eserine (şiir, roman, film, müzik vb.) ve sanatçıya göndermede bulunduğu senaryodur. T.S Elliot şiirlerine, Dostoyevski romanlarına (Budala, Karamazof Kardeşler, Suç ve Ceza) bol bol atıf vardır filmde. Hatta hücredeki ziyaret sahnesinde, yaklaşık bir dakika içinde Dostoyevski’nin yarım düzineyi aşkın romanına atıfta bulunulur. Mesela; savaşa giderken yanında kelebek koleksiyonunu götüren nahif, korkak ama hassas biridir Boris. Kelebek koleksiyonu tabii ki, Vladimir Nabokov’a bir göndermedir.

Woody Allen, gerek kendi canlandırdığı Boris Gruşenko karakteri, gerekse Keaton’ın canlandırdığı Sonya (Sonja/Sonia) üzerinden varlık ve ahlâk felsefesi hakkındaki sayısız düşüncesini seyirciyle paylaşır. Film boyunca; Tanrı inancına (yer yer eleştiriyi aşan bir dozda), savaş yanlılığına karşı saldırı oklarını atmayı ihmal etmez. Zihin ve beden arasındaki uyumsuzluk, nesnelliğe ve öznelliğe bakış açısı ile yemek ve yaşam arasında yakaladığı birlik ve zıtlıklar değindiği diğer konular arasındadır. Ama Allen bütün bunları, en iflah olmaz karşıtlarını bile kahkahaya boğacak bir tarzda filme enjekte eder. Skeçler şeklinde kurgulanmış sahneler, slapstick, screwball, one-liner’lar havada uçuşur. Film, aynı zamanda bir “parodi” olduğunu unutmanıza hiçbir zaman izin vermez. Örneğin, Allen, savaşın anlamsızlığını vurgulamak için Charlie Chaplin’in “The Great Dictator”ı (Büyük Diktatör, 1940) ve “Shoulder Arms”ı (Acemiler Bölüğü, 1918) ile Buster Keaton’ın “The General”ındaki (1926) tarzı benimser. Önce, Şarlo’nun acemi bir eri oynadığı “Shoulder Arms”daki askeri talim komikliklerine yeni varyasyonlar ekler, daha sonra, “The Great Dictator” ve “The General”deki gibi, savaşın ortasına, olayla alakası olmayan (“uygunsuz”, anlamında), sakar mı sakar birini koyarak dev bir kontrast yakalar. Maurice Yacowar’ın deyimiyle, “Sleeper”daki Miles gelecekte/gelecekle ne denli uygunsuzsa/uyumsuzsa, Boris de geçmişte/geçmişle aynen öyledir. 20. yüzyıl değerlerini, kavramlarını ve uygulamalarını bambaşka bir çağa uyarlamaya çalışıyor gibi bir hâli vardır ve bu da başlı başına bir durum komedisi yaratır (siyahi eğitim çavuşu, ponpon kızlar, savaşta abur cubur satan işportacı vb.). Allen, dile dayalı mizahında ise farklı bir tarz sergiler. Örneğin; Sonya ile Boris’in entelektüel tartışmalarında ciddi konular (aşk, ölüm, savaş, varoluş gibi) hakkındaki görüşlerini paylaşırken mutlaka “vurucu nokta” (punch-line) olarak espri kullanır. Fikirlerinin unutulmasını ve/veya araya kaynamasını bu yolla engeller.

Tabii, bütün bunlar olurken, kaba saba esprilerine de ara vermez. Köyün delisiyle, komşularla, aileyle ve akrabalarla ilgili olan esprilerde herkesin anlayabileceği daha yüzeysel bir dil kullanır. Slapstick tarzı bazı esprilerinde de bu yöntemi dener. Komedi zamanlaması anlamında, şişeyle Don Francisco’yu bayıltacağı yerde, yanlışlıkla Sonya’yı (Diane Keaton) bayılttığı sahneyi örnek alalım. Burada, Charlie Chaplin ve sonraki yıllarda kimi Bob Hope filmlerinde gördüğümüz tarzda sakarlığa dayalı bir mizah kullanır, hatta doğal sesleri kesip sessiz sinema döneminde çekilip sonradan orkestralarla müziklendirme yapılan klasik eserlere saygı duruşunda bulunur. Birçok sahnede, Sergei Eisenstein’a (“Potemkin Zırhlısı”, “Aleksandr Nevsky”, “Grev”), Ingmar Bergman’a (“Persona”, “Yedinci Mühür”, “Smiles of a Summer Night”), Charlie Chaplin (“Büyük Diktatör”, “Asri Zamanlar”, “Acemiler Bölüğü: Şarlo Asker”) ve Marx Kardeşler’e (“A Night at the Opera”) yapılan göndermeler de cabası.

Woody Allen; film boyunca klasik edebiyattaki “kahramanlık” anlayışıyla dalgasını geçer. Seyirciye doğrudan seslendiği ilk iki sahne, bizzat kendisine teşekkür edip annesini (savaş hakkında hiç inanmadığı şeyler söylediği zaman) seyirciye tanıştırdığı yer ile düello yaptığı (ama canını bağışladığı) kont için “Onu vurmalıydım” dediği yer olur. Kesinlikle tesadüf değil. Allen, sinemadaki dördüncü bariyeri kırıp doğrudan izleyiciye konuştuğu bu tip sahnelerde, çok saçma bulduğu bir şeyi daha da büyük bir saçmalıkla taçlandırıp, kendisini bulunduğu ortamdan soyutlar ve bir tür başkaldırıda bulunur. Onun sinemasında pür ciddiyetin aranması gereken en önemli yerler, doğrudan seyirciye konuştuğu sahnelerdir, bunu aklınızın bir köşesine yazın. Allen’ın müzik kullanımında Sergei Prokofiev tercihi de ilk başlarda sizi şaşırtabilir. Bunun sebebi, “Alexandr Nevsky”nin (1938) müzikleri olmasıdır. Tabii, burada Allen’ın kullandığı görüntüler itibariyle Eisenstein’ın filme dair “kahraman”vari üslubuyla zıtlık yakaladığını söylemek mümkün. Allen, Eisenstein’ın aksine, savaşı ve (kahraman) savaşçıyı övmek yerine yeriyor, hatta yerin dibine batırıyor, diyelim. Woody Allen, “Love and Death”de “Potemkin Zırhlısı”ndaki aslanlı kurgunun verdiği etkiyi de tersine çeviriyor. Kuleşov efektiyle kahramanlığın (korkusuzluğun, şeklinde okuyunuz) değil, korkaklığın altını çiziyor.

Kahramanlığın yanı sıra, Tanrı inancı, öbür dünya inancı ve ibadet de çok geçmeden Woody Allen’ın keskin dilinden ve kaleminden nasibini alır. Bir kahkahayla başlayan ve bir dansla biten bir komedi filmi için hayli ağırlığı göndermeleri vardır “Love and Death”in. Bu arada, Allen favori konusunu da ihmal etmez. Yani, aşkı ve cinselliği. Graham McCann’ın da belirttiği gibi, Woody Allen’dan önce hiçbir komedyen sinemada (örtülü ya da açık biçimde) mastürbasyon, oral seks, orgazm, adet dönemi, vibratör ya da gebelikten korunma gibi konular hakkında görüşlerini herkesin ne demeye çalıştığını anlayacağı kesinlikte belirtmemişti. Woody Allen, “terbiyesiz”, “ahlaksız” gibi sıfatlarla anılmak pahasına da olsa sınırları altüst etmiştir. Woody Allen, bu bağlamda, “Love and Death”de de formunda. Eşcinsellik, sübyancılık, zina ve çeşitli fetişizmler mizahına malzeme olmaktan kurtulamıyor. Bunların tamamına yakınında, abartıya ve zıtlığa dayalı bir komedi anlayışı ortaya çıkıyor (Sonya’nın sevgilileri, ihtiyar rahibin tavsiyesi, Boris’in Socrates’e dair akıl yürütmesi, Boris’in Kontes’le yaşadığı ilişki vb.).

İnanın bana, Woody Allen’ın “Love and Death”ini (1975) tek bir yazıya sığdırmak mümkün değil. Karşımızda çok iyi yazılmış ve türler arası geçiş matematiği çok iyi ayarlanmış bir senaryo var. Akademi ödüllü Ghislain Cloquet’nin görüntü çalışması Jean Renoir’ın bile dikkatini çekmiş. İki sene sonra “Annie Hall” ile Oscar kazanacak olan Ralph Rosenblum da kurguya son hâlini vermiş ve ortaya sinemasal anlamda da keyif veren bir iş çıkmış. Yazıyı filmdeki bazı repliklerle sonlandırıyorum, belki izleme iştahınız açılır.

FİLMDEN BİRKAÇ REPLİK

(Kontes’in sevgilisi Anton, Boris’i küçük düşürmeye çalışıyor.)

Anton: Gruşenko mu? Bu tüm St. Petersburg’un konuştuğu genç korkak değil mi?

Boris: Hiç de genç sayılmam. 35 yaşındayım.

(Kontes, Boris’i yatağına almaya karar verir.)

Kontes Alexandrovna: Gece yarısı yatak odamda olun.

Boris: Mükemmel. Siz de orada olacak mısınız?

(Filmin 1809-1812 yılları arasında geçtiğini hesaba katınız. İkili, odada buluşmuşlar.)

Kontes Alexandrovna: Biraz şarap ister misin? Seni biraz havaya sokar.

Boris: Ben 1700’lerin sonundan beri havamdayım.

(Boris, ilk görüşte aşık olduğu Kontes’i yatağa atmayı başarmıştır.)

Kontes Alexandrovna: Sen bugüne kadar gördüğüm en iyi sevişen erkeksin.

Boris    : Yalnızken bol bol pratik yaparım.

(Napolyon Rusya’yı işgal edince Boris ülkeden tüymek, Sonya kalıp mücadele etmek ister.)

Sonya: Sen ne öneriyorsun, pasif direniş mi?

Boris: Hayır, aktif kaçış öneriyorum.

(Sonya, Boris’i Napolyon’a suikast konusunda ikna etmeye çalışıyor.)

Sonya: Şiddet, insanlığın hizmetinde kullanıldığında meşrudur.

Boris: Kim demiş onu?

Sonya: Hun Kralı Attila.

(Boris, idam edilmeden önceki gece olaya iyi yanından bakıyor.)

Boris: Aslında tüm insanoğlu işlemediği bir suç yüzünden infaz edilmiyor mu? Eninde sonunda herkes gidiyor, tek fark, ben yarın sabah saat 6:00’da gideceğim. Aslında 5:00’te gitmem gerekiyordu ama çok iyi bir avukatım var.

 

KAYNAKLAR

McCann, Graham. “WOODY ALLEN”, 1990. Polity Press, İngiltere.

Yacowar, Maurice. “LOSER TAKE ALL: THE COMIC ART OF WOODY ALLEN”, 1991. Roundhouse Publishing, İngiltere.

http://www.imdb.com/name/nm0000095/?ref_=nv_sr_1

http://www.imdb.com/title/tt0073312/quotes?ref_=tt_ql_trv_4

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir