Metropia (2009)

METROPIA: KORKUDAN KORKTUĞUM KADAR…

Bazen bir film ile flörtleşmeniz için sadece görsel alt yapısını yeterli bulursunuz. Tek bir sahne ya da filmden tek bir kare bile filmin çağrısına kulak vermeniz için yeterlidir. Öyle ki, daha önce pek çok emsaline rastlamış olsanız da, önünüzdeki örneği son derece sığ bulsanız da içten içe bu görselliğin size keyif verdiğini düşünmekten de geri kalmazsınız. Sizi bilemem ama Metropia bu anlamda tam da benim aradığım bir film diyebilirim.

Distopya üst başlığının çerçevelediği sınıra toplanabilecek kavramların, görsellerin ya da emsallerin tamamını Metropia’da bulabilmeniz mümkün. Korku ütopyaları söz konusu olduğunda karşılaşabileceğiniz her şey mevcut bu İsveç ve Danimarka ortak yapımı animasyonda.

1984’deki Smith’in ya da Brazil’deki Sam’in sureti, burada da adeta Roger’ın vücudunda hayat buluyor. Nitekim Roger’da korkunç metropollerin “itleştirdiği” yaşama heyecanını kaybetmiş ve standart olarak etiketlenmekten kaçamayacak, ruhsuz bir bireydir. Bir “Distopya meslek ritüeli” olarak o da bir devlet memurudur ve çağrı merkezinde çalışmaktadır. Sebep basit; insanların sıkıntıları içerisinde, kendi sıkıntılarından uzaklaşan ve megakentlerin devasa binalarının gölgesinde kaybolup, eriyip giden mutsuz bir insanın portresinde yer alan, siyah ve beyaz tonlarının kent tuvallerine en başarılı biçimde sıçratıldığı meslek kollarında biri de bürokrasi dahilinde bir meslek sahibi olmaktır.

Roger’ın sıkıntısı da aşağı yukarı benzer distopya karakterleri ile aynıdır. Rutin hayatının neredeyse yaşamaya değer hiç bir tarafı kalmamıştır. Ruhu emilmiş ve kendi heyecansızlığı, kız arkadaşının heyecansızlığını da besleyerek her ikisini birden boğmaktadır. Tıpkı kentin geri kalan bireyleri -ki onlara birey diyebilirsek- gibi… Bununla birlikte kendi durumundaki karakterlerin akibetinin bir parçası olarak, hayat gidişatına sıkışan bir “uyanış” belirtisi de sergilemektedir.

“Büyük Biraderlerin” gözetimi altındaki Roger, kafasının içinde garip sesler duymakta ve bu seslerin kendi düşünceleri olup olmadığını kestirememektedir. Bildiği tek şey bu seslerin zaman zaman kendisini yönlendirdiğidir. Bu seslerin yönlendirmesi ve içgüdülerinin cevapları onu korkması gereken bambaşka bir “gerçekliğin” kucağına sürüklemektedir (uyanış?)

Roger’ın bu kendini arayış yolculuğunun, kitlesel bir beyin yıkama ve hakimiyet (Sıradan bir şampuanı aracı bir obje olarak kullanıp insanların düşüncelerini kontrol etmek) ideasına çıkan patikasının yol haritasına baktığımızda Gilliam’ın Brazil’inin, Orwell’ın 1984’ünün, Wachowski’lerin Matrix’inin ya da emsallerinin daha önce uğramadığı bir nokta görmüyoruz aslında. Bununla birlikte Tarik Saleh’in yönetmenliğini yaptığı Metropia, benzerlerine oranla biraz daha ağır aksak ilerliyor ve karakterinin -zaten mevcut filmde sona erecek olan- hikayesini sindire sindire işlemeyi tercih ediyor.

Saleh’in kullandığı görsellik, 2024 yılında geçen bu karanlık distopya örneğinin beslendiği en önemli noktalardan biri. Tiyatral ve köşeli uzun yapılar ve mekanlar ile birlikte mimiklerini sergilemekten adeta çekinen karakterler bu görselliğin doğru kodlanmış tasarımları olarak karşımıza çıkıyor. Her karakterin farklı korkuları olduğu yüzlerinden okunuyor. Bu farklılık da “yığın” tabirine uygun kitlelerin özünde hala birey olmak için çabaladıklarının açık bir kanıtı aslında. Sistem her ne kadar onları izleyip yönlendirmeye çalışsa da, yığınların içinden “sirenlerin” çağrısına kulak asmayan bireyler de çıkıyor ve Roger’ın tercihleri de yığından bir şekilde kopmasını sağlıyor. Nihayet Roger düşünmeyen kitlenin bir parçası olmaktan çıkıp, ağına takıldığı sıkışmışlık hissinden kurtulabilmek için zincirlerini kırıyor.

Geçtiğimiz yıl İf İstanbul Film Festivalinin en fazla ilgi gören filmlerinden de biri oldu. Saleh’e göre Metropia’yı bir kaynak olarak örnek aldığı “ağabeylerinden” ayıran en önemli özelliği ise, yer yer grotesk esintiler taşıyan görselliğini saymazsak, günümüz insanının sorunlarına ve korkularına ‘daha yakın’ bir ton tutturabilmesi.

Sözün özü; Metropia, hem distopya meraklılarını hem de animasyonseverleri cezbedebilecek başarılı bir yapım olmakla beraber, yer yer Gaiman’ın kaleminden dökülen MirrorMask’a olan benzerliği ile de animasyon sinemasındaki grafik arayışın gelebileceği farklı bir noktayı işaret ediyor… İyi Seyirler…

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

3 Yorumlar

  1. izledigim en kotu distopyalardan.

  2. Ve o kaçınılmaz soru gelir : Peki Ama Neden?

    Bu arada zilyon defa söyledim ama yine yine yine yine söylemekten dilimdeki tüy sayısı tamamen tükene kadar devam edeceğim sanırım…”Forum sitesi mantığı” günümüz popcorn kitlesini o kadar yılgın o kadar amaçsız o kadar bezgin ve o kadar boş yorum yapma alışkanlığını kazandırdı ki, bir film hakkında fikir beyan etmekten ziyade. “film berbat” ya da film harika” gibisinden ölçülemez tam da bu sebeple karşıdaki kitle için hiç bir işe yaramaz boş yorumlar yapmak alışkanlık haline geldi…

    Film iyi ya da kötü olabilir (zaten bu ikisi de hem ölçülebilir değiller hem de ne yazık ki relatifler) “Bu filmi beğenmedim şu şu şu sebepten dolayı…Ya da bu filmi gerçekten beğendim/kayda değer buldum…sebe ise tam da şu” gibisinden yorumlar yapabilmek gerçekten zor mu?

    Size her zaman sorulacak bir “neden” sorusu olacaktır. Ve eğer ki -yorumları geçiyorum- hayatımızda, yaptıklarımızda, beğenilerimizde ya da kaçındıklarımızda o meşhur “neden” ler “nasıl” lar yoksa?

    Ne anlamı var?

  3. Sözüm meclisin biraz içinde biraz dışında…Bir taşlama değil yapıcı olmasını umduğum bir yorumdur bu…Genel bir sıkıntıdır zaten…
    Eğrileri de tartışalım doğruları da…ama buradaki kitleye yakışır biçimde…İçini doldurarak yapalım bunu :)
    Sevgi ve saygılarımla…Fatih YÜRÜR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: