Person of Interest 4×05 ‘Prophets’ Bölüm İncelemesi

Person of Interest izleyicileri Elias’ın muhteşem monoloğunu nasıl unutabilir?

“Medeniyet kavramının temelinde, suçlulara onların kurbanlarına davrandıklarından daha iyi davranmak yatıyor. Onların seviyesine inmemeliyiz. Ama sen ve ben bunun dışındayız, aykırıyız. Tam olarak medeniyetin bir parçası değiliz. Daha çürük bir şeyiz. Bu da medeni insanların yapamayacağı şeyleri yapabileceğimiz anlamına geliyor. Dedektif Carter’a birçok kez seni öldürmeyi teklif ettim ama o hep hayır dedi. Sonuna kadar medeni bir insandı. Beni sevdiğini sanmıyorum; ama ben onu çok sevdim ve sen onu öldürdün. Böyle düşünürsek seni halletmemin benim sorumluluğumda olduğuna karar verdim Simmons. Arkadaşım sizi öldürecek ve ben sadece seyredeceğim.”

3×10 The Devil’s Share bölümünün finalindeki bu andan sonra, Person of Interest benim için sadece bir dizi olmaktan çıkmıştı; Battlestar Galactica’dan başka hiçbir bilimkurgu dizisinin erişemediği bir noktaya yerleşti ve kralın sağ kolu oldu. Arada ufak tefek aksaklılar olsa da bir daha bu konumunu kaybedecekmiş gibi de durmuyor. Fakat bölüm incelemesine geçmeden önce, söylemek istediğim bazı şeyler var.

Bu diziyle ilgili en temel eleştiri karakterlerin neredeyse bir süperkahraman kapasitesi ile şehirdeki tüm suçlara, tam zamanında yetişebilmesi oluyor. John Reese yorulmuyor, Root incecik kollarıyla Dual Baretta çekip hedeflerini indiriyor, Shaw sosyopatinin zirvesinde dolaşıp bozuk para gibi adam harcıyor. Bilimkurgu dizilerinin krallık tacını giydirdiğim Battlestar Galactica için de benzer kulvarda eleştiriler gelirdi; “Adamlar uzaya çıkmış, neden hâlâ kablolu telefon kullanıyorlar?” ya da “Caprica’daki araçlar Hammer, nasıl oluyor da günümüzdekilerle benzer vasıtalar kullanıyorlar?” gibi. Biliyorum, bu yazıyı okuyorsanız 4×05’e gelmiş bir izleyicisiniz demektir ve bu cümlede söyleyeceklerimin muhattabı kesinlikle siz değilsiniz ama yine de söylemekten imtina etmeyeceğim; Bu şekilde düşünenler Person of Interest gibi dizileri izlemeyi hak etmiyor. Roma hukukunun en temel çelişkisine düşmüş medeniyet simsarları gibiler; işin özü ortadayken usulüne kafa yoruyorlar. Kararın kendisi değil, karara sebebiyet veren dilekçenin imlası onlar için önemli olan… Ya da paketin içindeki hediyeyi göremeyip, ambalajı parçalamakla uğraşıyorlar.

Person of Interest 01

Person of Interest de tıpkı Battlestar Galactica gibi haftalık bir eğlence formatını mecra olarak seçip, elindeki imkanlar dahilinde önemli sorgulamalar yapan bir Amerikan dizisi… Fazlası değil. Ortalama 40 dakikalık bölüm prodüksiyonunu devam ettirebilmek için zamanla yarışmak zorunda, yapım limitlerini makul seviyede tutmaya mecbur ve ulusal yayın yapan CBS gibi bir kanalın 18-49 aralığındaki demografik kitlesinden her bir noktaya ulaşmak için sırtını yaslamak zorunda olduğu gerçekler var. Aksiyon ağırlıklı olmak, ürün yerleştirme kullanmak, normalde 6 gün sürecek bir hacking işlemini 3 dakikaya sığdırmak gibi… Aksi şekilde böyle bir diziyi çekebilmenin imkanı yok; anca başka bir dizi çekilir, o da The Wire olur ve CBS’te değil HBO’da yayınlanır. Yani beklentileri doğru ayarlamak ve Amerikan televizyonundan makul açılımlar istemek lazım. Yoksa Person of Interest kesinlikle izleyicisinin “görmezden gelme” iradesini sömürüp, bunu kötüye kullanan bir dizi değil. Umarım bu konuda meramımı anlatabilmişimdir. Şimdi gelelim bölüm değerlendirmesine…

Bu sezonun başından beri Reese’in yeni kimliğiyle adam vurma merakına önem gösteriliyordu ki bu bölümde nedenini gördük; hikâyeye yeni bir karakter dahil oldu: Dr. Iris Campbell. Bu karakterin iki türlü geleceği olabilir; ya Reese’in bile aşamadığı yüksek sezgisel kabiliyetleri onun gizli kimliğini tehlikeye sokar ve Samaritan maması olmasına sebep olur ya da Campbell ekibimizle yakınlık kurarak, Carter’dan geriye kalan kontenjanı kendi yönetmiyle doldurur. Ben Reese’in yeni ilişkisi olabileceğini düşünüyorum; fakat işler bambaşka biçimde de gelişebilir.

Person of Interest 02

Bölümün konusu ilk etapta seçimlere hile karıştırılması gibi görünüyordu ki 1 TL’ye alınıp 100.000 TL kazandıran bir kazıkazan gibi, olayın altından olağanüstü bir bilimkurgu malzemesi çıktı; insan ırkının geleceğini tayin eden bir yapay zeka ve onun hem bireyler hem de toplumlar üzerindeki tasarrufu… Decima’nın –ki kendileri mutlak kontrol ve insanoğlunun yönlendirilmeye muhtaç oluşuna yönelik inançları ile HYDRA gibi bir Nazi alegorisi adeta- Samaritan’ın marifetiyle kullanıldığının farkında bile olmayan bir politikacıyı makama getirebilmesi olabilecek en dolu şekilde işlendi. Bu noktada bana X-Files’taki ‘Smoking Man’ ruh halini yansıtan John Greer’ın yorumu bölümün düzineyi geçen muhteşem anlarından biriydi:

“Muhteşem, değil mi? Kendine güvenen bir yüz, şefkat dolu ve güçlü. Ama cesaret ya da omurgası yok. Mutlu etmek için istekli.”

“Eğer seçimler sonuçları değiştirebilseydi, yasal olmazdı” deyişini hatırlatan bir kurguyla yönetilme şeklimiz üzerinde hiçbir etkimiz olmadığını vurgulayan bir metni bilimkurgunun en güzel şekliyle sundular. Tabii ki Amerikan hayat görüşünün en önemli silahlarından biri olarak umut propagandası da yapmayı ihmal etmediler; sanki ekibimizin mücadelesi bazı şeyleri değiştirebilecekmiş gibi bir beklenti içine girmemizi sağlıyorlar. Fakat her geçen bölümde Person of Interest’in distopyasına sinen umutsuzluk aslında hayatımızın bir aksi ve bizi kurtaracak bir makine ya da Harold büyük ihtimalle bu gerçeklikte bulunmuyor.

Harold: Bana yalan söylemene gerek yok. Makine seninle konuştuğunda hayat dolu, bir amacın var gibi görünüyorsun. Ama son zamanlarda biraz kaybolmuş gibisin. Uzun süredir bunu gizliyorsun. Makineyle olan iletişimin sınırlı dediğinde seninle konuşmadığını söylememiştin.

Root: Konuşursa Samaritan bunu görür. Fısıltılar alıyorum. Bir telefona gizlenmiş yeni gizli kimlikler, bilgi mesajlarında şifreli olarak gönderdiği harita ve mesajlar. Dünyayı yeniden yapması gerekiyordu. Şimdiyse Tanrı kaçak durumda.

Samaritan tarafından izlendiği için Makine’nın Root’la eskisi gibi konuşamadığını da gördük. Ki Root bölüme adını veren ‘prophet’lerden’ birisi oluyor, zaten diğeri de Samaritan ile konuşan Martine. Bu arada fark ettiniz mi bilmiyorum fakat Martine’i canlandıran Cara Buono, Terminator 3’teki Kristanna Loken ya da Terminator: The Sarah Connor Chronicles’taki Summer Glau’ya oldukça benzer biçimde hareket ediyor. Mimikleri ve dönüşleri bana öyle robotik geldi ki, kendisinin Samaritan tarafından toparlanan sibernetik bir organizma olup olmayabileceğini düşünmedim değil. Sonuçta POI bu, ne yapsa yeridir :)

Person of Interest 03

Makine’nin Harold’a ilettiği mesaj; ‘Bazen bilmemek daha iyidir.’ idi. Sanki yalnızca bu bölümdeki öyküyle ilgili bir göndermeymiş gibi görünebilir fakat dizinin başından beri dile getirdiği mottosu bu. Suçları önleyebilmek hatta büyük terör eylemlerinin önüne geçebilmek gayesiyle bile olsa, bazı şeyleri bilmemek bazen daha iyidir. Şimdilik kurgu olarak izlemek keyifli olsa da ne yazdığımızı, ne konuştuğumuzu, ne yiyip içtiğimizi bilen, bizi 7/24 gözetleyen, bizi yönlendiren, bizi yöneten bir sistemin varolduğunu içten içe sezmek insanı huzursuz etmeye yetiyor… Hem de bizzat kendi elimizle bizi izleyen bu makineyi hayatımızdan parçalarla yemlerken; Neredeyiz, nasıl görünüyoruz, ne yapıyoruz, ne düşünüyoruz, ne hissediyoruz, ne izliyoruz? İçimizdeki bu huzursuzluk, Person of Interest’teki Harold Finch karakteri ile karşılık buluyor. Belki de o yüzden bu karakteri bu kadar seviyorum / uz. Ve sonunda bu bölümde, Harold’ın iç dünyasındaki çekince ve korkularının Makine’yi inşa etme sürecindeki etkilerini ve sonuçlarını gördük. 2001’de geçen bu bölüm de, dizinin bir başka muhteşem anlarından biriydi.

Bu muhteşem anların üzerine bir da Harold ve Root’un tüm diyaloğu eklendi ki yazıyı bitirmek için heveslensem de bahsetmeden geçmek istemiyorum.

Root: Yani Samaritan onun vali olmasını istedi. Asıl amacının ne olduğunu bulmalıyız.

Harold: Nasıl? 20 hamle ilerisini düşünüyor.

Root: Kurallara göre hareket ediyor.

Harold: Bizim kavrayamadığımız kurallar.

Root: Makineyi anladık, Samaritan’ı da anlayabiliriz.

Harold: Aslında makineyi hiç anlayamadık. 43 farklı versiyondan sizce kaç tanesi beni kandırmaya ya da öldürmeye çalışmadı? Makineyi zincirledim. Sesten ve hafızadan yoksun bıraktım. Şimdi denklemde ikisi de var ve bu beni korkutuyor.

Root: Kendi yaptığın Tanrı’ya güvenmiyor musun?

Harold: O bir Tanrı değil. Belli özellikleri kullanarak bazı hedeflere odaklanması için programladım ama o benim kontrolümden çıktı. Bir gün kendi amaçları uğruna makine bizi öldürmeye çalışabilir. Biz onun için sadece birer numarayız, birer kod.

Root: Hayır makine bize önem veriyor.

Harold: Özel olduğunuzu düşünmenizi sağlayarak sizi kandırıyorsa, bu düşünce sonunuz olabilir.

Root: Yanılıyorsun. O beni seçti. Onu ve seni ben koruyacağım.

Harold: Kafanızdan kurşunu yediğiniz an makine sizi bırakacak ve yerinize başka birini bulacak. Hayatınızı onun kaprislerine bağlamayın. Bu yapay zekaları anlayamayız. En iyi ihtimalle onlara karşı hayatta kalabiliriz.

Root: O bizi seviyor Harold. Hayatlara değer vermemi öğretti ama savaş kurban gerektirir. Kaybolmuş durumda değilim fakat korkuyorum. Kaybediyoruz. Ama nerede olduğumu ve nereye doğru gittiğimi biliyorum. Önümüzde ölümden çok daha fazlası var.

Devamında Root’un Shaw’a olan duygularını da belli ettiği bu diyalogta, uzun süredir hiçbir yapımdan almadığım zevki aldım. Bilmiyorum, belki de benlik bir şeydir. En sevdiğim bilimkurgu serisinin Terminator olmasından mütevellit, çok küçük yaştan beridir yapay zeka konusunda onun insani özelliklerle donaıtlmış tasavvurlarına hayranlık duyarım. Kendimizi özel hissetmemizi, evrendeki varlığımızı, şimdimizi ve yarınımızı bağladığımız, bizi biz yaptığına inandığımız “ruhun”, ruhsuz bir varlıkta gözlemlenmesi kadar bana büyüleyici ve aynı zamanda korkutucu gelen bir şey yoktur. Acaba yokoluşa giden, şiddeti doğuran eylemlerimiz zekanın kaçınılmaz bir sonucu mu? Kendi varlığının farkında olan herşeyin mutlak yolu buradan mu geçiyor? Evrende ‘barışçı’ olarak tanımladığımız herhangi bir zeka formu ya da bilinç var mı? Yoksa daha kadim bir zeka tanımına evrilmek için bu nefret, şiddet, ayrılık ve korku patikasından geçmek zorunda mıyız? Daha söylenecek çok şey var. Belki yazsam sabaha kadar yazarım ama burada bitiriyorum.

Harold, Makine ile konuşmayı en sonunda kabul etti. Bakalım ilerleyen bölümlerde Person of Interest zirvesini daha ne kadar uzağa taşıyacak? Göreceğiz.

Herkese iyi seyirler.

Yazar hakkında: Emel Bilge Çınar

1985 yılında İstanbul’da doğdu. İlk sinema deneyimi Jurassic Park olmuştur. Animasyon ve VFX alanında eğitim almak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Türkiye’ye döndükten sonra 3 yıl boyunca Post Producer olarak çalıştı. Bugünlerde bağımsız olarak 3D animasyon ve oyun yapımı üzerinde emek harcıyor. 2009′dan bu yana çeşitli mecralarda sinema ve TV üzerine yazılar yazmaya devam ediyor.

2 Yorumlar

  1. Bu diziyi ilk başladığı zamandan beri takip ediyorum ve çevremdeki insanlara da tavsiye ediyorum. Çünkü bana kalırsa görünenden çok daha fazlasını anlatıyor bu dizi. Basit bir bilim kurgu aksiyon değil. Tabii ki totali yakalamak adına bazı klişelere başvuruyor ama yine de kendisinden nefret ettirmiyor. Sonuna kadar devam diyorum. Yazıyı yazan arkadaşa da teşekkür ediyorum. Müthiş bir yazı olmuş ve benim gibi düşünen birilerinin olduğunu bilmek beni mutlu etti. Başarılar.

  2. Sayın Tornado,

    Beğenmenize çok sevindim, teşekkür ederim :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: