Roma (2018): Çocukluk Travmalarına Yolculuk

Ben dünyanın en şanslı insanıyım. Benim üç tane anneannem oldu. Biri, annemin annesi, diğerleri bana senelerce bakıp beni büyüten güçlü, dirayetli ama içten içe kırılgan ve naif iki anaç Anadolu kadını olan “M.” ve “N.”. Üçünü de çok sevdim. Bunlardan biri olan M. kocasını yeni kaybetmişti ve sanırım paraya ihtiyacı olduğu için bana bakmıştı. İlk baktığı çocuk bendim, onu biliyorum. Bir yıl sonra kendi torunu olduğunda ikimize birlikte bakmıştı. Bir torun daha gelince ve ben de anaokuluna başlayınca, kendi evini dağıtıp torunlarına bakmak için kızının evine yerleşti. Çocuklar büyüyünce -artık burada bir fazlalıksın dercesine- o evden “gitmesi istendi”. “An Elephant Sitting Still”i (Öylece Oturan Bir Fil) seyrettiğim zaman aklıma anneannem M. gelmişti. Anneannem M. tekin olmamakla tanınan bir kenar mahalledeki bir çıkmaz sokakta yaşardı. Yıllar sonra evine döndü, bir daha hiçbir çocuğa bakmadı ve orada bir başına öldü.

Benim çocukluğumda öyle herkesin giremeyeceği, girse çıkamayacağı türden bir yerdi anneannemin mahallesi. Çocukluğumun iki yılı o mahallede geçmişti. Yıllar sonra bir çocukluk arkadaşımla mizah sitesi kurma fikri aklımıza geldiğinde web sitesinin adını o mahalleden almasına karar verecek kadar üzerimizde etkisi olan bir yerdi. Yıllar sonra “dur, şurayı bir daha bir göreyim” dediğimde az kalsın bıçaklanıyorduk. Neyse. O mahalleye şehrin diğer tarafına uğramayan türde seyyar satıcılar gelirdi. Derme çatma arabalarıyla tuhaf kokular yayan birbirinden garip tipler. Alfonso Cuarón’un Roma’sını seyrederken gözümün önünde çocukluğum tanıdık imajlarla yeniden inşa ediliyordu. O nedenle, belki de başka hiçbir seyircinin dikkat etmeyeceği küçük detaylara takıldım. Sokaktan geçen ve bacasından dumanı tüten kıytırık bir seyyar satıcı arabası gibi.

İşte tanıdık bir imge daha… İlkokuldayız. Bir arkadaşım bizi evine çağırdı. Belli ki göstermek istediği bir şey var. İçeri girdik, yanılmıyorsam üç belki dört çocuğuz. İçeri baktık, top patlamış gibi. “Ne oldu abi buraya? Hırsız mı girdi?”. Minik ev sahibinden cevap: “Babam gitti.” Gitti de bu hâl ne? Çocuktan cevap: “Kendi eşyalarını götürdü.” Diğer arkadaşlardan birinin bir çocuğun saflığından kaynaklanan patavatsız cümlesi: “İnşallah benim babam gitmez. Kesin televizyonu götürür.” Aylar sonra bir gün evimize giriyorum, televizyon, olması gereken yerde yok. Aklıma sadece ve sadece tek bir şey geliyor. Çocuk olmak böyle bir şeydir işte. Unutamadığınız sözcükler çocukluğunuzu yeniden inşa eder. Yıllar sonra tekrar bir aradayız. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Büyük bir ahmaklık ve dalgınlıkla komidinin üstündeki bir fotoğrafı gösterip soruyorum: “Abi bu kimdi?” Arkadaşımdan cevap: “Ha, o mu? Babam.” Bu yalın cümlenin belleğimin koridorlarında hidrojen bombasına benzer bir yıkım gerçekleştirmesi zaman alıyor. Yıllar sonra anlıyorum Cem Karaca’nın “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar / Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık” ile ne demek istediğini.

Bir hatırlama seansına dönen Roma acılarımı deşmeye devam ediyor. İşte dikkatimi çeken, belki de hiç kimsenin sallamadığı küçücük ama vurucu bir diyalog. Evin oğullarından biri anlatıyor. Küçük bir çocuk geçen arabalara içinde su olan balonlardan atıyormuş (hangi çocuk böyle bir yaramazlık yapmamıştır ki?). Askerî bir cipe de atmış. Askerî araç durmuş, içinden sinirli bir asker inmiş ve oğlana ateş etmiş. Cleo -endişeyle karışık büyük bir saflıkla- çocuğun iyi olup olmadığını soruyor. “Kafasından vurmuş. Ölmüş.” diye cevaplıyor Paco. O kadar. Donup kalıyoruz. Suçu, çocuk olmakmış zavallının. O çocuğun bir daha arkadaşlarıyla oynayamayacağını idrak edince boğazım düğümleniyor, geçmişe ışınlanıyorum. “B. nerede, niye gelmiyor?” diyorum, hasta diyorlar. Hasta da nasıl hasta bu? Haftalardır yok. Evine gidiyorum, sonuçta ilkokul arkadaşım değil mi, aynı mahalledeyiz. Zil çalıp kaçmışlığımız çok. Ama evlerinde kimse yok. Aylar geçiyor bizimki kayıp. Bir gün eve getirildiğini öğreniyoruz. Bir arkadaşımla beraber koşuyoruz evlerine. İçeri alınmıyoruz. Sizi görmek için balkona çıkacak diyorlar. Bir müddet bekliyoruz. Annesi balkona çıkarıyor B.’yi. İkinci katın balkonundan bize el sallıyor. İyileşince aramıza döneceğini ve tekrar top oynayabileceğimizi öğreniyoruz, havalara uçuyoruz mutluluktan. Nasıl mutluyuz anlatamam. Daha doğrusu mutluyduk ama 30 yıl oldu, hâlâ gelmedi. Biz hâlâ bekliyoruz. Çocukluk işte. Öyle.

Roma’nın sonlarına doğru çok iyi tasarlanmış, hayli önemli bir sahne var. Tuxpan’daki bir lokantadaki yemek masasındayız. Dikkatli bakıldığında, bütün geçiş sahnelerinde olduğu gibi burada da bir uçak imajı dikkatimizi çekiyor. Uçak, film boyunca hayatın tüm hızıyla devam ettiğini mimliyor. Cemal Süreya’ya atıfta bulunursak, “Hayat kısa, uçaklar uçuyor.” diyor Cuarón. Bu seferki uçağımız bir oyuncak. Kameranın önünde ailenin oturduğu masa var. Uçak o masanın üstünde. Diğer masaları ve tezgâhın arkasındaki çalışanları görüyoruz. Hafiften bir müzik de var. Herkes kendi derdinde. Ama oradaki sesleri kısmıyor Cuarón, dikkat dağıtma riski olmasına rağmen hareketliliği de azaltmıyor. Anne çocuklarına acı haberi verecek. Yemekler yenmiş, çocuklar oyun oynamaya başlamış. Anne çocuklara babalarının bir daha eve dönmeyeceğini ve onlar evde yokken eşyalarını alması için tatile çıktıklarını söylüyor. Gelirini yükseltmek için işini değiştireceğini, yeni hayatlarının bir maceraya benzeyeceğini ve her zaman birlikte olacaklarını da. Aslında baba mevzusunu çok daha önce tesadüfen işiten Paco ağlıyor sadece. Çocuk işte, inanmamış. Kardeşlerine de duyduklarını söylememiş. Tıpkı sinemanın önünde babası Antonio’yu çok net bir şekilde görmesine rağmen arkadaşına “O (babam) değildi.” diye ısrar eden ağabeyi Toño gibi. Mevcut işini bırakıp bir yayınevinde çalışacağını söyleyen annesine, “Ama sen biyokimyacısın.” diyor Toño. Sofía, her annenin evladına söyleyebileceği türden bir yalanla geçiştiriyor oğlunu: “Biyokimyayı oldum olası sevmemiştim zaten.” Tüylerimiz diken diken oluyor. Daha bu dramatik konuşma devam ederken garson gelip “Bitti mi?” diyor ve ekliyor: “Tatlı olarak dondurmamız var”. Herkesi elinde dondurmayla görüyoruz bir sonraki planda. Bir acıyı bir tatlı takip ediyor. Onların arkasında da bir çiftin düğün fotoğrafı çektirdiklerini ve sonra neşe içinde dans ettiklerini görüyoruz. Yıkılan bir evliliğin ardından yeni kurulan bir yuva geliyor. Bir acı, bir tatlı, bir acı, bir tatlı… Hayat gibi. Sade, dingin, sessizliğiyle çığlık atan bir ağıt bu. Hayata yakılmış görsel bir ağıt.

Roma sınıfsal çatışmayı eksenine alan bir film. Filmdeki herkes sınıfını biliyor hatta bunun acımasız ağırlığı altında eziliyor diyebiliriz. Giyim-kuşam, kiminle takıldığın, her şey kişinin ekonomik sınıfına göre değişkenlik gösteriyor. Odalarına çekilen Cleo ve Adela, kendilerini izleyen ev sahibesinin şerrinden korkup elektriği kapatıyorlar ve mum yakıyorlar. İnsanın içine oturan bir detay. Filmde çok küçük ama acımasız bir sahne var. Cleo’nun hizmet ettiği aileyle birlikte televizyonda bir komedi programı izleme girişimi. Bu girişim, ev sahibesinin Cleo’ya yerini/haddini bildirme amacıyla yaptığı bilinçli müdahaleyle anında yerle bir ediliyor. Kısa ama çarpıcı bir sahne. Zaten Sofía yer yer Cleo’ya yüklenmekten geri durmuyor hatta ters giden bazı işlerin acısını ondan çıkarttığı sahneler var, resmen Cleo’yu eziyor/sömürüyor. Daha sonra aile reisi evi terk ettiğinde, o boşluğu hizmetçi Cleo’nun doldurmaya çalışması gerekiyor. Çocuklarla ve anne ile tatile giden, onlarla oturup onlarla kalkan, aynı arabaya binen, çocukları kollayan o oluyor. Kazasız belasız atlatılan olası bir felaketten sonra Cleo’nun aile kurma hayallerinin yerini, yanlarında çalıştığı ailenin bir bireyi olma hayalinin aldığını anlıyoruz. Kıl payı atlatılan bir felaket, bir tür arınma ve aileye kabul ayinine dönüşüyor (“Cleo’nun köyüne de gideriz!”). Aslında bir babanın yapması gerekeni yapmış oluyor Cleo. Hayatını hiçe sayarak çocuklarını kurtarmaya çalışıyor. Dram ise bunu kendi çocuğuna yapmak istememiş olmasında vücut buluyor. Bir noktada yükü daha fazla taşıyamıyor ve bebeğinin doğmasını istemediğini itiraf ediyor. Hakikaten insanın boğazını düğümleyen bir sahneye tanık oluyoruz. Yalnız, Alfonso Cuarón sınıflar arası geçişe yeşil ışık yakmıyor. Herkese yerini hatırlatan acımasız ama gerçekçi bir rejisi var (Mesela “Hayatımızı Cleo kurtardı, değil mi Cleo?” sorusunu takip eden “Cleo, bana muzlu süt yapar mısın?” cümlesi gibi). Her şey gerçek hayatta olduğu gibi peliküle yansıyor. Her iki tarafın da birbirlerine muhtaç olduğunun altını çizmekten yana kullanıyor tercihini. Ev sahibesine hamile olduğunu açıklayan Cleo’nun başlıca korkusunun evden kovulmak olduğunu anlıyoruz çünkü anladığımız kadarıyla Cleo’nun gidecek hiçbir yeri yok. Yeri geldiğinde özlemle andığı köyünde yaşanan felaketten sonra annesini bile arayamıyor. Hamile olduğu için gidemiyor da. Cleo’nun hiçbir birikiminin olmadığını, zar zor hayatını idame ettirdiğini anlıyoruz. Yeni yılı kendi sınıfına ait insanlarla kutluyor, hamileyken bile çalışmak zorunda kalıyor.

Alfonso Cuarón bize bir vakitler bu dünyadan geçmiş ve geçerken de insanların yüreğine dokunabilmiş hakiki insan portreleri sunuyor, Roma’yı sahici, yıkıcı ve dokunaklı yapan başlıca öğe bu. Hayat dolu bir film Roma. O yüzden aynı sahneyle başlayıp, “Hayat devam ediyor.” dercesine aşağı yukarı aynı sahneyle bitiyor ama küçük bir farkla. “Eğme başını. Göğe bakalım.” diyor Cuarón Turgut Uyar’ın dizelerini hatırlatırcasına. Bir röportajında “Bu senaryoda yer alan şeylerin %90’ı hafızamdan çıkmıştır.” demiş Cuarón. Bizzat yaşadıklarını, şahit olduklarını ya da duyduklarını aktarmış öyküye. 20 yıldır birçok röportajında bu öyküye atıfta bulunmuş. Bir yapbozu andıran çocukluğunun kayıp parçalarını bulmaya çalışan meraklı bir çocuk gibi, seti kurarken ailenin yaşadığı evdeki eşyaları bile akrabalarından toplamaya çalışmış. Roma’yı bir filmden ziyade kişisel geçmişe ve çocukluk travmalarına yapılan bir yolculuğa dönüştüren şey bu. Bütün dalların birleştiği kök ise Cleo. Cleo, çeşitli öyküleri birbirine bağlıyor ve filmin harcı oluyor. Film, onun gerçek hayattaki karşılığına, küçük Cuarón’u yetiştiren Libo’ya ithaf edilmiş. Ben de bu yazıyı anneannem M.’ye ithaf ediyorum. Anneannem de sadece lamaların, dövüş sanatları ustalarının, bazı müthiş sporcuların ve Cleo’nun ustalaşabildiği bir konuda ustaydı: Her türlü acıya tek başına göğüs gerebilir ve kimsenin asıl değerini teslim etmediği basit ama mucizevi işlere imza atardı. İyi seyirler…

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir