Şehvet Katlinde Marquis de Sade Etkenleri

Günümüz popüler kültürünü yoğun olarak ilgilendiren ve bir kült yaratmış olan seri katilleri “seri katil fenomeni” olarak adlandıralım. Böylece popüler kültür ve etkileriyle ilgilendiğimiz daha anlam kazanır. Seri katil fenomeninin şehvet katilliğiyle aynı etkenler taşıdığına bugüne dek pek çok kez tanık olduk. Seri katiller kurban olarak belirledikleri kişileri cinsel ilişkiyi çağrıştıran imgelerle yok etmekteydiler. Dolayısıyla cinsel istek ile şekillenen cinayet eylemi son bulduktan sonra cinsel doygunluğa da ulaşılmış, şehvet isteği dinmiş oluyordu. Korku sinemasını ilgilendiren bütün katillerin az ya da çok cinsel ilişkiden nasiplerini almaları, kullandıkları sivri, delici ve kesici aletlerle anlaşılmaktaydı. Bu gibi durumlarda tabanca ve ateşli silahların cinsel ilişkiyi metaforik olarak yansıtamamaları, penis metaforunu çağrıştıran bıçak gibi aletlerle yer değiştirmeyi gerektirmişti. Özellikle kurbanların cinsel ilişkiye düşkün kadın karakterlerde olması ve sona kalan ve katilden kurtulabilen kadın karakterinin bakire olması bu tezi daha da güçlü kılıyordu. Korku sineması belirli kalıplar taşırken seri katil fenomeniyle ilgilendiğinde gerçek seri katillerden de bir o kadar etkilenmişti. Amacımız bu etkileri yeniden gündeme taşımak değildir. Bu sefer farklı bir yaklaşımla popüler kültürdeki özellikle korku sinemasına ışık tutmuş seri katillerle ortaya çıkan şehvet katlini ve –doğal olarak- seri katil fenomenini ünlü yazar Marquis De Sade bakış açısıyla inceleyeceğiz. Bu nedenle kaynakça olarak Marquis De Sade’in kendi eserleri kullanacağız. Amacımız korku sinemasını ve sanatlarını incelemek olduğundan, gündelik erkek ve kadın şehvet cinayetlerinden ziyade korku sinemasının da yakından ilgilendiği bir tema haline gelmiş olan seri katillerin şehvet katliamlarına değineceğiz. Bu doğrultuda suçun meşrulaşması mevzusunu incelemek bize daha fazla veri sağlayacaktır.

Suça Teşvik Eden Filmler ve Okumalar

Seri katil filmlerini ele alan fenomende gözümüze çarpan unsurlardan biri de katilin fanatik bir kitle tarafından yüceltildiği, bakış açısının katil gözüyle yapıldığıdır. Dolayısıyla kurban olarak nitelendirdiğimiz karakterler bizim özdeşleştiğimiz karakterlerden çok bizim de kurban olarak benimsediğimiz karakterlerdir. Buradan yola çıkarak şöyle bir saptama yapabiliriz: Var olan çevreye suç unsuruyla bakmak, şuçu kendi gözümüzde meşrulaştırmak ve bir nevi suça ortak olmak anlamındadır. Özdeşleşme süreciyle gelen bu suça ortaklık en masumane yoldan yapılmakta, suçtan seyirciye her hangi bir pay çıkartılmamaktadır. Bu nedenle katilin bakış açısıyla kurbana yaklaşmak hem bir zevk, hem de bir tatmin sağlamaktadır. Bu tatmin yoluyla kendimizi suçtan izole bir ortamda ama aynı zamanda suça teşvik edilirken buluruz. Bu payda Marquis De Sade ile bazı kesişmeler mevcuttur: Marquis De Sade hem gerçek anlamda şehvet suçlusudur hem de bulunduğu ceza evinde kendini, kendisini çevreleyen fiziksel ortamdan ötürü suç işleyemeyerek şehvet katliyle ilgili eserler yazmaya verir. Yani seri katil fenomeninde nasıl seyirci fiziksel ortamından dolayı gerçek anlamda suç işleyemiyorsa, Sade da aynı şekilde cezaevi engelinden ötürü daha fazla suç işleyemez ancak yazdığı eserlerdeki bakış açısından ötürü suça teşvik edilir. Marquis De Sade okuyucusu da bu paradigmadan suça teşvik edilir ve kendi etik anlayışıyla bu suçlardan ayrılma yolunda gider.

Şehvet Katlinin İdeolojisi Var mıdır?

Marquis De Sade’ın eserlerinde rastladığımız şehvet katli erdeme karşı yürütülen, Tanrı tanımazlığa varan bir eylemdir. Seri katil fenomeninin mutlu Amerikan rüyasının karşısında bir engel oluşu ve pek çok ideolojiyi sorgulayışı içinden çıkılmaz, karmaşık bir hal alır çünkü özellikle The Texas Chainsaw Massacre: The Beginning filminde rastladığımız katil fenomeni hem sol görüş için tehdit olduğu kadar muhavazakar görüş için de bir tehdit unsuru taşımaktaydı. Bundan dolayı bireye seri katillerin hışmına uğramamak için herhangi bir sebep, görüş, davranış biçimi ve ideoloji tanımıyordu. Kısacası belirli ideolojilerin katliyle ortaya çıkan seri katil fenomeni kısa bir süre sonar bütün ideolojileri kapsamakta, kimseye bu fenomenden kaçış imkanı tanımamaktadır.

Bizi bu doğrultuda Marquis De Sade’a yönelten unsur, Marquis De Sade’ın eserlerindeki erdeme karşı yürütülen değişik ideolojilerdeki insanların erdem alehinde bir araya gelişleridir. Burada özellikle din adamlarını da saymamız gerekir. Şayet şehvet katli ve suça teşvik bu eserlerde barınıyorsa, hemen hemen hepsinin değişik fikirlerdeki kişilerden oluştuğunu belirtmeliyiz. Bu nokta önemlidir çünkü bizim seri katil fenomeninde barındırdığımız seri katiller de farklı görüş, davranış ve ideolojilerde bulunabilmektedirler. Ancak ne kadar farklı katliam olursa olsun hemen hemen hepsi aynı amaca hizmet ederler: Güçlünün güçlüyü ezmesi ve erdemin ortadan kalkması (yine de bu madde başarıya ulaşamaz). Bununla beraber katliamdan cinsel haz uyandıran duygular edinme de bu fenomeni kendi babında önemli kılar.

Marquis De Sade’ın eserlerine baktığımızda da (özellikle Sodom, Justine ve Juliette’e) her kim suçtan payını alıyorsa güçlüleşmekte ve suçu tüm dünyaya mal etmeye çalışmaktadır. Para ve ekonomik güç ile gelen iktidar kurban arayışında yeterli imkanı sağlayacaktır çünkü aristokrasinin yargılanamadığı ve suç ne olursa olsun haklılık kazandığı anlayışı işlenmektedir. Bir süre sonra alt tabakadan gelen insanlar da suça alet oldukça zenginleşmekte, iktidar sağlamakta ve bu iktidar katliam yapmak uğruna daha da zalimleştirmektedir. İster din adamı olsun, ister soylu biri olsun, ister bir hapishane kaçağı olsun, hemen hemen herkes zalimleştikçe ve suçu benimsedikçe kazanır, güçlenir ve isim yapar ancak bunun karşılığında erdeme sıkı sıkıya bağlı kişiler kazanma uğruna bu paydan hiçbir şey alamazlar. Din, bu noktada sığınma olarak tanınacak yegane unsurken Marquis De Sade’ın romanlarında dinin bile sığınılabilecek mistik ve güvenli bir yanı yoktur çünkü din adamları bile şehvete düşmüşler, bu doğrultuda akla hayale sığmayacak suçlar işlemişlerdir. Dolayısıyla bizi seri katil fenomeniyle yüz yüze bırakan unsurlardan biri de suçu işleyen kişinin hizmet ettiği kuruma ve inança hizmet etmesi yerine, suçu yeryüzünde meşrulaştıran kavramlara yönelmesidir. Seri katil de ne kadar çok cinayet işlerse o kadar çok iktidar sağlamakta, daha zalimleşmekte ve daha erişilemez olmaktadır. Bu husus, seri katilin kendini önemli biri olarak görmesine yol açar. O halde burada tek bir ideoloji hakimdir: Güç demek suçta ilerlemek demektir. Suç ilerledikçe dünya üzerinde meşrulaşması demektir ve doğanın yaradılışından ve işlevinden ötürü suçun gerekli bir mekanizma olarak savunulması demektir. Marquis De Sade bunu doğanın işleviyle tanımlar: Doğada kuvvetli olan kuvvetsiz olanı ezer ve bundan ötürü erdem ve ahlaka bağlı kalmadan hiçbir şeye ve kimseye hesap vermez. Doğanın döngüsüne bağlı insanın da suç işleyerek doğaya yakınlaşması gerekir.

Bir kez daha tekrarlamak gerekirse farklı ideolojiler, farklı ideolojileri kurban ederler. Suçu işleyen kişinin ve suça maruz kalan kişinin bulunduğu koşullar, geçmişi ve davranışları önemli değildir. (De Sade’ın eserlerinde soylu çocuklarının kaçırılması ve şehvet oyunlarına alet edilmeleri gibi). Şayet suça hizmet ediyorlarsa, her kim olursa olsun (yani hangi ideolojide olursa olsun) önlerine çıkanları yok edebilmektedirler. Karşılığında merhamet ve acıma adına hiçbir şeye rastlanmaz.

Şehvet ve Seri Katil Üzerinden Kadın

Marquis De Sade’ın eserlerinde özellikle şehvete hizmet eden suçlarda kadına hiçbir hak tanınmaz. Aşk ve tutku Marquis De Sade’ın eserlerinde adeta tabudur. Bu sayede suç daha yaygınlaşmakta, cinsel haz uyandırmaktadır. Seri katillerin kadın üzerinde kurduğu cinsel iktidar cinayetlere yansımıştır ve şehvet uyandıran bu eylemler durgunlaşmak yerine daha da artmaktadırlar. Marquis De Sade esasen bir kadın düşmanı değildir ancak bir takım ayrımların yapıldığını yadsımamaktadır. Örneğin; erdem, ayrım yapmanın yanlış olduğunu, herkesin Tanrı gözünde eşit olduğunu ve paylaşım içinde olmaları gerektiğini savunur. Halbuki Sade’ın eserlerinde ayrım yapmak çok belirgindir. Erkek/kadın ayrımı çok nettir. Güçlü/güçsüz ayrımı çok nettir. Suç/erdem ayrımı da çok nettir. Seri katil fenomeninde barınan ve günümüzü ilgilendiren seri katillerin de ayrım yapmalarını olağan karşılamalıyız. Öncelikle suç ile zıddı arasında bir ayrım yapıldığının bilincine varılması gerekir. Bu şekilde suç daha meşrulaşır ve katile kendince bir iktidar sağlar. Onun ötesinde kalanlar erdemli, yani Marquis De Sade’ın da belirttiği gibi kaybedenler ve kaybetmeye mahkum olanlardır. Şayet Marquis De Sade’ın eserlerinde kadın en alt tabaka ve erkeklere hizmet etmeye mahkum olarak gösteriliyorsa, günümüz seri katil fenomeni de kadına bu açıdan yaklaşmaktadır: Bir seri katil gözünden kadın, erkeğin sonsuz şehvet duygusunu tatmin etmek için yaratılmış, ölmeye ve yok edilmeye mahkum yaratıklardır. Kurbanlar seri katillere hayatlarını teslim ederek hem şehvet açlıklarına hizmet etmekte, hem de yukarıda bahsettiğimiz ayrımları daha da netleştirmektedirler.

Seri katil fenomeninde suçu meşrulaştırma ve dünyaya mal etme dürtüsü zaten kendini fanatik kitle sayesinde dile getiriyor ancak Marquis De Sade’ın eserlerinde suçu meşrulaştırma istemi erdemi yok etme adına yapılmaktadır. Özellikle kurban statüsündeki kadın için hemen hemen hiçbir kurtuluş yolu yoktur. Şayet varsa bile bu yol yok edilmeye, kadını mutlak perişanlık içinde bırakılmaya çalışılmaktadır. Kadının erdemi yok saymasının mümkün olmayacağı durumlarda bile kadının erdem ve Tanrı yolundan sapmaması Marquis De Sade’ın kadın karakterini yok etmesini önlemekte, Sade’ın kendisinin önüne bir engel çıkarmaktadır. Ancak Sade’ın yöntemi ilginçtir: Erdemi yok etmek adına önüne çıkan erdemli kadını suça alıştırmaya, teşvik etmeye çalışır. Erdemi takip edip hemen akabinde suça yönelen ve bu şekilde ün, para ve iktidar sağlayan diğer kadın karakterleri ise kadın olmaktan çok, hayatını suça adamış ve bu şekilde erkek cinsiyetine yaklaşmış ve kadın olmaktan uzaklaşmışlardır. (Justine eserindeki Dobois örneği gibi)

Seri Katil Filmlerinde Suçlu ve Erdem

Marquis De Sade’ın biz okuyucularına bıraktığı yegane unsure suçun kendisinin yüceltilmesidir. Burada yüceltebileceğimiz bir karakter ya da kişi yoktur çünkü Sade’ın evreninde herkes suçlu olmak ve erdem ortadan kaldırılmak zorundadır. Halbuki seri katil fenomeninde ve filmlerinde bize en çok sunulan öğe; suçun meşrulaşması kadar suçlunun halkın diğer bireylerinin arasından sıyrılması ve suçunu dünyaya kabul ettirmesidir. Evet, suç meşrulaşmıştır ancak katilin ta kendisi ve eylemleri daha ön plana yayılmıştır. Marquis De Sade’ın evreninde göremediğimiz erdem, seri katil fenomeninde halen yer almaktadır. Ya da en azından seri katili çevreleyen ortamda erdem kalıntıları halen bulunmaktadır. Seri katilin yakalanma çabaları bunun kanıtıdır. Hatta bu filmlerde geriye sadece bir kurban kalsa da, o kişi erdemlerine sıkı sıkı bağlı kalmaya çalışan kişidir. Halbuki Marquis De Sade eserlerinde suçun cezalandırılması doğaya ters düşmektedir. Hele soylulukla gelen iktidar mevcutsa, o zaman suçun cezalandırılması mümkün değildir.

***

Marquis De Sade ile seri katil fenomenini bir araya getiren unsurun başında şehvet katliamı gelmekte, bunu takiben sistemler arasında ayrım yapmak, suçu meşrulaştırmak ve tüm dünyaya ve doğaya atfetmek, hemen arkasında da hangi ideoloji olursa olsun kurbanın her daim kurban olacağı gelmektedir. Yine de seri katil fenomeninde erdeme rastlarız. Marquis De Sade’dan farklı olarak seri katil fenomeninde suç kişisel olarak meşrulaştırılmakta ancak erdem vasıtasıyla bu suç yok edilmeye çalışılmaktadır.

Öteki Sinema için yazan: Burak Bayülgen

  • De Sade, Marquis: Sodom, Çev: Birsel Uzma, Chiviyazıları Yayınları, 2006.
  • De Sade, Marquis: Justine: Erdemin Felaketleri, Çev: Birsel Uzma, Chiviyazıları Yayınları, 2001.
  • De Sade, Marquis: Juliette: Suç Kardeşliği, Çev: Münire Yılmaer, Chiviyazları Yayınları, 2004.
  • De Sade, Marquis: İkinize de Yer Var, Çev: Yaşar İlksavaş, Oğlak Yayınları, 2001.
  • De Sade, Marquis: Erdemle Kırbaçlanan Kadın, Çev:Yaşar İlksavaş, Oğlak Yayınları, 1999.

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir