Bir Western Klasiği: Stagecoach (1939)

poster-stagecoach-1939_01Avrupa’daki dini baskılardan kaçmak isteyen 102 yolcusuyla birlikte Kuzey Amerika’ya gitmek üzere İngiltere’nin Plymouth Limanı’ndan harekete geçen, yaklaşık iki ay denizde kalan ve bu sırada bir bebeğin dünyaya geldiği iddia edilen Mayflower isimli geminin bu yolculuğu yeryüzünün en gizemli olaylarından biri olarak görülebilir. Yirmiye yakın Amerikan Başkanının bu gemideki ailelerin soyundan gelmiş olması, iki kıta arasında binlerce göçmen taşımasına karşın diğer gemilerin isimlerinin unutulması Mayflower’ın gizemine az da olsa ışık tutacaktır. John Ford yönetmenliğini yaptığı Stagecoach filmiyle hem Hollywood’un simgesi diyebileceğimiz western türünün temellerini atmış hem de kıtaya ayak basan ilk püritenlerin macerasını kitlelere aktarmayı başarmıştır.

1929 yılı Ekim ayında Wall Street’te yaşanan büyük düşüşün yol açtığı büyük bunalımdan ancak 1932’de başkan seçilen Franklin Roosevelt’in yürürlüye koyduğu “New Deal” politikasıyla çıkılabilmiştir. Bu politikayla ekonomide egemen olan liberal yaklaşımın zararlı yönleri törpülenerek, devletin daha aktif ve düzenleyici bir rol üstlenmesi sağlanmıştır. Bu dönemde toplumdaki gelir dağılımı son derecede adaletsiz ve milli gelirin üçte biri, nüfusun yüzde beşi arasında paylaşılıyordu. Kırsal kesimde kişi başına düşen gelir ortalaması, şehirlerin dörtte birinden daha azdı ve büyük bir işsizlik söz konusuydu. Başkan Roosevelt’in politikası bunalımdan çıkış çabasına tüm toplumu seferber etmeyi amaçlıyor, çok güç koşullardan geçiliyor olsa da, Amerika’nın yeniden ayağa kalkabileceği ve toplumun bir kez daha kenetleneceği ideali aşılanıyordu. Her ne kadar Ernest Haycox isimli bir yazarın aynı isimli romanından uyarlanmış olsa da John Ford’un “Stagecoach” filmiyle Başkan Roosevelet’i desteklemesinin ve Amerikan yaşam tarzının övgüsünü yapmasının dönemin politikalarıyla uyumlu olduğunu söylemeliyim.

Avrupa’nın “dışladığı” bu insanların yeni bir toplum kuracak güce sahip oldukları inancıyla yola çıkmaları ve Yeni Dünya’ya ulaşabilmek için karşılaştıkları bütün zorluklar posta arabası üzerinden anlatılmıştır. Filme adını veren “stagecoach”, çeşitli noktalar arasında belli bir tarifeye göre yolculuk yapan büyük at arabası anlamına gelmektedir. Mayflower isimli gemiyi simgeleyen ve içinde, asker eşi bir kadın, alkolik bir doktor, bir fahişe, yolsuzluk yapan bir banker, bir kumarbaz ve bir kanun kaçağı bulunan posta arabasının sakin başlayan yolculuğu Kızılderililerin saldırılarının başlamasıyla bir kâbusa dönüşür. Mayflower gemisinde doğan bebek gibi posta arabasında da bir doğum gerçekleşir. Böylece geçmişinde neler yaşanmış, nelere bulaşmış olurlarsa olsun püritenlerin “yaratacağı” yeni toplumun doğum haberi verilir. Doğan çocuğun babasının asker olması manidardır ve “yeni toplumun” nasıl bir kökten geldiğini anlamamıza yarar. Ayrıca, posta arabası sürücüsünün bir sahnede bebeğin sesi ile kurt sesleri arasında özdeşlik kurması sahip olacakları gücü simgeler.

stagecoach-1939

Hıristiyanlıktaki on iki havariden biri olan Petrus, İsa Peygamberin, kilisesini üzerinde kurmak istediği “kaya” olarak kabul edilir. İngiliz kralının kilise üzerindeki üstünlüğünü tanımayan ve kendilerine ait ayrı bir kilise kurmak istedikleri için takibata uğramış olan ve “hacılar” olarak da bilinen ilk göçmenler aslında “Yeni Dünya”da Hıristiyan esaslarına göre “bir tepenin (kayanın) üzerinde bir kent” yaratmak istiyorlardı. Amerika kıtasının Eski Ahit’te vaat edilmiş “Kutsal Topraklar” olduğuna inanmış olmaları, bu yolculuğa çıkmalarını göze alacak motivasyonu sağlamıştır. Hacıların taşıdığı bu inanç filmde, viski tüccarının “iyi Hıristiyanlar olmalıyız” sözleriyle vurgulanmıştır. Yakın dönemin görkemli filmlerinden Christopher Nolan’ın “Interstellar” filminde de yeryüzünün yetmediğinden hareketle uzaya çıkma hedefi olarak “İnsan ırkı sürüklenecek. Soluklanmak için çaresizce dayanacağı bir kaya arayacak. O kayayı bulmalıyız” şeklinde ifade edilmiştir. Dayanılacak bu “kaya” ise kiliseden başka bir şey değildir. Bu inanç yakın dönem Amerikan siyasetine damga vurmuş etkin bir ağız tarafından şöyle ifade edilmiştir.

“Amerikalılar, yağmacı güçlerden iki geniş okyanusla korunmuş ve zayıf ülkelerle komşu olan hemen hemen boş bir kıtaya yerleşmişlerdir. Tanrı’nın lütfuyla benzeri olmayan ve nihai olarak üstün bir konuma sahip olduğuna inanan Amerika büyük okyanusların kendisine sağladığı güvenliğini, ilahi takdirin bir işareti olarak yorumlamayı ve eylemlerine, güvenlik marjı yerine, başka herhangi bir ulus tarafından paylaşılmayan üstün bir ahlaki değer yüklemeyi doğal bulmuştur.” (Henry Kissinger, Diplomasi)

Ne var ki, kıta üzerinde milyonlarca insanın yaşıyor olması, kendi dinsel inançlarına göre yaratacakları bu yeni toplumun önündeki en büyük engeli oluşturuyordu. Yeni Dünya’ya ayak basan püritenler, açlıktan, soğuktan ve diğer zorlu doğa koşullarından Kızılderililere sığınarak kurtulmuş olmalarına karşın bunu çabucak unutmuşlar, topraklarına sahip olmak istedikleri Kızılderililerin insan soyundan gelmediği hatta onların şeytan soyundan geldikleri iddiasıyla önce yok saymaya sonra da kitlesel imha hareketine girişmişlerdir. Kızılderili öldürmek suç olarak görülmediği için de milyonlarca insanın büyük bir kıyıma tabi tutulması tarihin karanlık dehlizlerinde kaybedilmiştir.

“Tanrı tarafından özel olarak seçildiğine inanan birçok Püriten, Yeni İngiltere adını verdikleri bu topraklara gelirlerken boş topraklara gelmiyorlardı, bu bölgede çok sayıda Kızılderili kabile yaşıyordu. Massachusetts Körfezi Sömürge Valisi John Wintrop Kızılderili topraklarını almak için yasal bir bahane bularak bu toprakları “boş topraklar” olarak ilan etmişti. Ona göre Kızılderililer madem bu toprakları fethedip egemenlikleri altına almamışlardı, o halde bu topraklarda yasal haklar söz konusu olamazdı.” (Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi)

Amerikan resmi tarihinin ilk andan itibaren “Kızılderili Ayaklanması” demesi manidardır. Ayaklanma, kurulu düzene ve bir otoriteye başkaldırmak demek olduğuna göre, adı üzerinde göçmen olarak kıtaya gelen püritenler ne zaman her şeyin hâkimi olduklarını düşünmüşlerdir, anlamak mümkün değil. Geronimo’nun “kendilerine ayrılan bölgeden çıktığı” iddiasını dile getiren filmin de aynı bakış açısını savunduğu görülür. General Philip Sheridan’ın “En iyi Kızılderili ölü Kızılderili’dir” sözü filmin Kızılderili’ye bakışını özetler çünkü bir bütün olarak Kızılderilileri imha sürecinin en büyük destekçisi olan western, böylece kendi görüşlerini de tüm dünyaya benimsetmiş ve çocuk oyunlarında bile Kızılderililerin “kötü”, “acımasız” ve “kalleş” olduğunu zihinlere kazımayı başarmıştır.

“Amerikan sineması western türüne indirgenemez ama hiç kuşkusuz western Amerikan sinemasına özgü bir türdür ve bu sinemanın en önemli simgesidir. Westem ya da kovboy sineması, Amerika’nın “Batı”ya açılmasına romantik ve oldukça nostaljik bir bakış getirir. Kovboy bir destan kahramanıdır. Aslında sığır çobanı olsa da, aynı zamanda dürüstlük, namus, onur, görev bilinci gibi kavramların da bekçiliğini yapar, suçsuzların yanında yer alır, suçluları cezalandırır. Kültürsüz ama romantik ve ülkücü bir serüven adamıdır kovboy. Bir açıdan Ortaçağ şövalyelerine benzetilebilir. Bunların yanı sıra kasabalar arasında ulaşım sağlayan posta arabaları ve kara dumanlar salarak geçen kömür lokomotifli trenler de western’in ana öğeleri arasında yer alır. Yerleşilecek toprak aramak için birlikte yola çıkan insanların oluşturduğu kervan ise türe destansı bir hava kazandırır. Kervan zorlukları aşıp, Kızılderili saldırılarını püskürtüp hedefine ulaştıktan sonra toprak paylaşımı yapılınca, toprak mülkiyeti sorunu gündeme gelir. Zaten western’in ana temalarından biri Mississippi ırmağının batı yakasında özel mülkiyetin kurulmasının tarihidir.” (Rekin Teksoy, Sinema Tarihi)

Burjuvazinin tarih sahneye çıkmasıyla Avrupa’nın genlerinde bulunan ırkçılık “kuvve’den fiile” çıkarak bir hastalık gibi yeryüzüne yayılmaya başlamıştır. Bu ırkçılık bir yandan burjuvazinin “diğerlerine” üstünlüğünü vurgularken diğer yandan vicdani bir rahatsızlık duymamak için gereksinim duyduğu ideolojik işlevi sağlıyordu. Ne var ki, bu ideolojinin burjuvazinin ezeli ve ebedi düşmanı aristokrasiden ve ruhbandan aşağı kalır yanı olmadığını hatta onlardan üstün olduğunu vurgulayacak bir biçime sokulması gerekiyordu yoksa beyazlar üstündür ancak soylular ve ruhban daha da üstündür iddiası her an ortaya atılabilirdi. Bunun bilinciyle ortay çıkan Gumplowicz’den Gobineau’ya, Rosenberg’ten Galton’a burjuvazinin sözde düşünürleri ve filozofları ırkçılığı burjuvazinin üstünlüğüne dayandıracak “bilimsel” kuramları üretmeyi başarmışlardır.

“Kolomb geldiğinde Kuzey ve Güney Amerika’nın geniş toprakları üzerinde 75 milyon insan yaşardı ve bunun 25 milyonu Kuzey’de yaşıyordu. Toprak ve iklimin hazırladığı farklı çevrelerde yüzlerce farklı kabile yaşamı oluşmuştu ve bunlar aralarında en az iki bin dil konuşuyorlardı. Tarımı geliştirmişler, kendi kendine büyüyemeyen ve dikilmesi, bakılması, gübrelenmesi, hasat edilmesi, soyulması gereken mısır yetiştirmeyi öğrenmişlerdi. Bazı kabileler göçebe-avcı, yiyecek-toplayıcı olarak gezici, eşitlikçi toplumlar halinde yaşarlarken, diğerleri daha fazla yiyeceğin, daha geniş bir nüfusun bulunduğu, kadın erkek arasında daha fazla işbölümünün olduğu, sanatsal ve toplumsal işler için daha fazla zaman ayırabilen topluluklar halinde yaşıyorlardı.” (Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi)

“İsyan” eden Apaçilerin karşılarına çıkan her şeyi yakıp yıktıkları ve liderlerinin Geronimo olduğu başka bir kabileye mensup Kızılderili’den öğrenilir. Böylece hem beyazların aralarında düşmanlık olduğunu iddia ettikleri Kızılderilileri birbirlerine düşürmeyi başardıkları hem de Kızılderililerin iyi ve kötü olarak ayrılmaya çalışıldığı görülür. Posta arabasının mola verdiği bir yerdeki hancının “apaçi” olan karısının kaçarak isyancılara katıldığının ima edilmesi, “biz bu topraklarda beraber bir toplum kurmak istiyorduk ancak sizler kaçmayı seçtiniz” kolaycılığından başka bir şey değildir.

“Sömürgecileri rahatsız eden bir başka şey de şu idi. Beyazlar kaçarlar, gidip Kızılderililere sığınırlardı ya da savaşta yakalanıp Kızılderililer arasında yetiştirilirlerdi. Bu durumda kalan bir beyaz kendisine seçme şansı tanındığında hiç düşünmeksizin Kızılderili kültüründe kalmayı seçiyordu. Oysaki Kızılderililer, kendilerine bir seçme hakkı tanındığında hiçbir zaman beyazlara katılmayı düşünmezlerdi. Amerika’da yirmi yıl yaşayan Fransız düşünür Hector St. Jean Crevecoeur bu konuda şöyle yazmıştır. “Onların toplumsal bağlarında, biz Avrupalılar arasında bulunmasından övündüğümüz her çeşit bağın üstünde, insanı özellikle onlara bağlayan bir şeyler bulunmalı çünkü binlerce Avrupalı Kızılderili oldu ama bu yerlilerden kendi isteğiyle gelip Avrupalı olmayı seçen tek bir örnek bile yok.” (Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi)

Stagecoach filminin, sözde demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü gözükmesine karşın geçmişe egemen bakış açısıyla baktığını, kurulu düzeni meşru gördüğünü ve yer yer ırkçılığa yöneldiğini söylemeliyim. Oyunculuk kariyeri eski olmasına karşın çıkışını bu filmle gerçekleştiren ve sonraki bütün filmlerinde görev, takım ruhu, emre itaat, erkekçe korkusuzluk temalarını işleyen John Wayne, Amerikan askerinin ve Amerikancılığın somut örneği haline gelmiştir. ‘’Dük’’ diye anılan ve sınır boylarında Kızılderilileri ve Meksikalıları yola getiren “beyaz adam” olan John Wayne bu işte o kadar başarılı olmuştur ki, Kongre 1979 yılında, üzerinde yalnızca ‘’JOHN WAYNE, AMERİKA’’ yazılı bir madalya bile yaptırmıştır.

stagecoach-1939-john-wayne-rare-colorized-3

Yedi yolcusuyla birlikte yola çıkan ve Kızılderililerin “isyan” etmesiyle birlikte savaşın ortasında kalan posta arabasının, yoluna devam edip etmemesi için yolcular oylama yapar. Bir kaç kişi geri dönmeyi isterse de, çoğunluğun kararlı olmasından dolayı yola devam ederler. Yolculuğun büyük bir bölümünü endişe içinde geçirdikten sonra korkulan olur ve Kızılderililer arabaya saldırır. Posta arabasının Avrupa ile Amerika arasındaki okyanusu simgeleyen nehrin geçilmesinden ve bebeğin doğumundan sonra saldırıya uğraması ve bütün karakterlerin bebeği korumak için kendilerini feda etmeleri bir kez daha yeni toplumun doğuşunu simgeler. Kahramanca karşı koymalarına ve savaşmalarına karşın cephaneleri biter ve kurtulamayacaklarını düşündükleri esnada süvariler yetişip herkesi kurtarır. 

036-stagecoach-theredlistJohn Ford, 1948 tarihli “Fort Apache” filminde Kızılderilileri ilk kez insancıl olarak gösterme cesareti göstermiş olmasına karşın Stagecoach filmi tartışmasız ırkçı yönelimler sergilemekten çekinmez. Niçin savaştığına değinilmeyen Kızılderililerin sebepsizce insanları katlettiğinin iddia edilmesi bunu doğrular. Ayrıca western sinemasının temelde, Kızılderili kıyımı ve yabancı düşmanlığıyla öne çıkan milliyetçi hatta faşist bir ideolojinin ürünü olduğu bilinir. Kızılderililerin, nasıl göçmenlerin ideallerine engel oldukları iddia edilmişse, posta arabasının hedefine ulaşmasını engelleyenlerin de yine Kızılderililer olduğu yönünde benzerlik seyirciye aşılanır. Böylece “beyaz adam”ın masum olduğu ve kendisi koruduğu vurgulanırken sebepsizce suçlananların yine Kızılderililer olmasının üzücü olduğunu söylemeliyim. 

Filmdeki en ilginç noktanın, Kızılderililerin “ayaklandığını” öğrenen bankerin, bu “ayaklanmayı” lehine kullanma isteği olduğunu ve bu bankerin niyetinin en baştan beri seyirciye aleni bir biçimde gösterilerek yapıldığını söylemeliyim.  İlk günden itibaren bankalar Amerikan halkı tarafından, birkaç kişinin çıkarlarını koruyan ve toplumun kanını emen  “canavar” olarak görülmüş ve filmde de benzer şekilde işlenmiştir. Banka sahibinin işçilerin maaşlarının daha erken bankaya yatırılması isterken “bankalara faydası olan her şey ülkeye de faydalıdır” demesine karşın aldığı “yalnızca sizin için” yanıtı manidardır. Kargaşalıktan faydalanıp daha fazla kar etmek için kandan beslenen ve filmin sonunda tutuklanarak hapse atılan bankacı karakteri “Vergi ödüyoruz ama karşılığında ne alıyoruz? Ordu tarafından bile korunamıyoruz! Bu devlet ne hale geldi böyle? İş adamlarını koruyacağına onların işine burnunu sokuyor”  sözleriyle Başkan Roosevelt’in politikalarına bakışını ortaya koyar. Devletin bankaları denetlemek ve kontrol altına almak istemesine karşı çıkan banker karakteri, “Devlet, iş adamlarına karışmamalıdır. Bu ülkenin başkan olarak bir iş adamına ihtiyacı var” diyerek aslında kendi hırsızlığını gizlemeye çalışan banker karakterinin filmin her anında aşağılanması “New Deal” politikasıyla uyumludur. Bütün karakterlerin bebeğin doğumuna yardım ettiği sahnede bankerin yardım etmesine müsaade edilmez. Sarhoş, kumarbaz, hapishane kaçkını, fahişe, Meksikalı hatta bir apaçi yeni “Amerika”yı simgeleyen bu doğuma yardımcı olurken, dışarıda bırakılan tek kişi bankacı karakteridir. 

stagecoach

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir