Starcrash (1978)

“Starcrash is Bigger Than Star Wars” *1

Bilim kurgu tarihinin en müstesna filmlerinden biridir Starcrash. Gerçi İtalyan yönetmen Luigi Cozzi, filmini bilim kurgudan ziyade “bilim fantezi” (science fantasy) olarak sınıflandırmayı tercih ettiğini söylemişti. Eh, pek de haksız sayılmaz aslında.

Bilindiği gibi Star Wars (ya da daha sonra adlandırıldığı gibi Star Wars: Episode IV – A New Hope), 1977 yılında gösterime girdikten sonra birçok B-film yapımcısının ağzını sulandırdı. Nasıl sulandırmasın ki? Yaklaşık 11 milyon Starcrash poster 1dolarlık bütçesine karşılık (461 milyonu Amerika, 315 milyonu diğer ülkeler olmak üzere) toplam 776 milyon dolar gişe hasılatı elde eden bir filmden bahsediyoruz. Starcrash de bu rüzgârdan faydalanmak isteyen Star Wars replikası filmler arasında sayılır. Ancak Luigi Cozzi, zamanında buna itiraz etmiş ve senaryonun Star Wars gösterime girmeden çok daha önce tamamlandığını iddia etmişti. Fakat 2004’te verdiği bir röportajda aslında ilk yazdığı senaryonun kabul edilmediğini, Amerikalı yapımcının “Star Wars gibi bir film istiyorum” diye direttiğini ve Starcrash’i bunun üzerine yazdığını itiraf etti.

Dario Argento’nun el verdiği sinemacılardan biri olan Cozzi, 1970’li ve 1980’li yıllar boyunca bir dizi korku, bilim kurgu ve fantastik filme imza attı. Filmografisinde The Killer Must Kill Again (1975) gibi önemli bir ‘giallo’ olmasına karşın, asıl kült mertebesine erişen filmleri; Starcrash (1978), Contamination (1980) ve art arda çevirdiği iki Herkül macerası (Hercules-1983 ve The Adventures of Hercules II-1985) oldu. Birçok filminde Lewis Coates takma ismini kullanan 1947 doğumlu sinemacı, en son 1997 yılında Argento hakkında bir belgesel için kamera arkasına geçmişti. Yaklaşık yirmi yıl aradan sonra tekrar yönetmenliğe soyunan Luigi Cozzi’nin son filmi Blood on Melies’ Moon ismini taşıyor. Dario Argento ile Lamberto Bava’nın da rol aldığı film, geçtiğimiz aylarda birkaç festivalde gösterildi. Fragmana bakılırsa formundan hiçbir şey kaybetmemiş.

Şunu en baştan netleştirelim; eğer B filmler ile aranız iyi değilse bu filmden uzak durun. Yok, ben B filmlerin hastasıyım diyorsanız ve hala Starcrash’e denk gelmediyseniz, hiç vakit kaybetmeden ekran başına geçmeye bakın çünkü sizi çok ama çok eğlenceli bir film bekliyor.

Bomba Bir Oyuncu Kadrosu

Önce oyunculara bakalım çünkü gerçekten önemli, ilginç ve hatta şaşırtıcı bir oyuncu kadrosu var. Afişin tepesinde kocaman David Hasselhoff yazdığına bakmayın. Prens Simon rolündeki oyuncu, 90 dakikadan biraz fazla süreli filmin ancak elli ikinci dakikasında ortaya çıkıyor. Seksenli yılların çocukları için hep Kara Şimşek’in (Knight Rider) Michael Knight’ı olarak kalacak Hasselhoff, birkaç lise itiş kakışından hallice dövüş sahnesi dışında akılda kalıcı bir varlık gösteremiyor. *2

Filmin asıl kahramanlarıysa iki uzay kaçakçısı: Stella Star (Caroline Munro) ve Akton (Marjoe Gortner). B film hayranları için Munro’yu anlatmaya fazla gerek yok. The Abominable Dr. Phibes (1971), Dracula A.D. 1972 Judd Hamilton ve Caroline Munro Starcrash(1972) ve Dr. Phibes Rises Again (1972) gibi filmlerde görece önemsiz roller alan oyuncu, The Golden Voyage of Sinbad (1973), Captain Kronos (1974) ve At the Earth’s Core (1976) ile daha önemli rollere terfi etti. Dahası The Spy Who Loved Me’nin (1977) en dikkat çekici Bond kızlarından biri olmayı başararak ününü iyice arttırdı. Akabinde gelen Starcrash sonrası Maniac (1980), The Last Horror Film (1982) ve Slaughter High (1986) gibi korku filmlerinde rol aldı. Yönetmen Cozzi verdiği birçok röportajda bütün filmi Stella Star karakteri üzerine kurduğunu ve bu rol için aklında hep tek bir ismin olduğunu defalarca yinelemişti. Stella Star’ın Barbarella’dan (1968) açık bir şekilde etkilendiği, daha seksi kıyafetleriyle ekranda göründüğü anda anlaşılıyor. Ortağı Akton ise ilk başta uzaylı bir yaratık olarak tasarlanmış. Ancak rolü canlandıracak olan Marjoe Gortner (Dev Tohumu’nun (The Food of the Gods, 1976) başkahramanı Morgan), yüzünün görünmeyeceği bir filmde oynamayacağını söyleyerek uzaylı makyajını reddetmiş. Bu sebeple uzunca bir süre uzaylı olduğunu anlayamadığımız Akton, geleceği görebilme yetisi gibi sıra dışı özellikler gösterdikçe izleyeni biraz huylandırıyor. Daha sonra bazı diyalogların arasına sıkışmış birkaç kelimeyle onun insan olmadığını, insan görünümlü bir uzaylı anlıyoruz.

İmparator rolünde ise bu tip filmlerde görmeye alışık olmadığımız, usta oyuncu klasmanında tartışılmaz bir yere sahip Christopher Plummer yer alıyor. Gerçi Plummer, kendisine verilen diyalogları bir put gibi hareketsiz ve ruhsuz bir şekilde kameraya okumaktan başka bir şey yapmıyor ya neyse. Kendisine bu filmde rol almayı neden kabul ettiği sorulduğunda; “Roma’ya gidip üç gün takılmak için ne teklif edilse kabul ederim. Bu teklif bir porno filmde rol almak bile olsa.” gibisinden kinayeli (ama bence kendi içerisinde gayet tutarlı) bir cevap vermişti.

Starcrash (10)

Robot Elle rolünde ise Judd Hamilton var. Hamilton, 1970 ile 1982 yılları arasında Caroline Munro ile evliydi. Munro kontenjanından kadroya dahil olan Hamilton, film boyunca robot kostümü içerisinde olduğu için yüzü hiç görünmüyor. Cozzi, biraz da esprili bir şekilde, bu seçimi bilinçli olarak yaptığını söylüyor. Sette devamlı konuşan Hamilton’ı ancak bir robot kostümü içerisine hapsederek susturabilmiş. Filmin ana kötüsü Count Zarth Arn’ı ise Joe Spinell canlandırıyor. Spinell, birkaç sene sonra kült korku filmlerinden Maniac’ın (1980) senaristlerinden biri olacaktı. Aynı filmde unutulmaz Frank Zito karakterine de can verecek olan efsane oyuncu, başrolü Anna D’Antoni’yi canlandıran Caroline Munro ile paylaşacaktı.

Beyin Yakan Diyaloglarla Bezeli Fantastik Ötesi Bir Evren

Devasa bir uzay gemisinin uzayın derinliklerinde, biraz da gürültülü bir şekilde(!) yol aldığı sahneyle açılan Starcrash’de ilk dikkatimizi çeken şey uzayın aşırı renkliliği oluyor. (Burada bir parantez açıp ‘uzayda ses’ meselesine çok takılmamak gerektiğini, milyonlarca dolar harcanarak çekilen Star Wars’taki uzayın da gayet gürültülü olduğunu belirtmek lazım.) Sanki uzayda değil de bir diskodasınız ve tavanın dört bir tarafından sarısıyla, pembesiyle, kırmızısıyla, mavisiyle rengârenk ışıklar saçan toplar sarkıyor. Lego kullanarak yapılmış gibi duran uzay gemisinin içerisine geçtiğimizde, bu sefer de eşya ve mekân tasarımları fena halde göze batıyor. Artık gezegenler arası seyahatin mümkün olduğu bir çağdayız ve eşyalar ile mekânların en azından kullananların rahatına hizmet etmesini bekliyor insan. Ama gel gör ki abuk sabuklukta iddialı eşya ve mekânlar, kullananlara işkence etmek için özel olarak tasarlanmış gibi duruyor. Olduğu yerde dönüp aynı kattaki başka bir koridora bağlanan asansöre (niye, niye, o koridor bir dönüşle diğerine bağlansa çok daha hızlı hareket etmez misin), bir kişinin bile zorlukla geçebildiği koridorlara (Türk mürettebat olsa devamlı omuz atma mevzuları olurdu) ve bir bilim kurgu filminde şimdiye kadar gördüğüm en küçük kumanda odasına, filmin sadece ilk iki dakikasında denk geliyoruz.

İmparator’a karşı savaş açan kötülerin kötüsü Count Zarth Arn’ı ve onun gizli silahını sakladığı üssü arayan uzay gemisi, geminin içine nasıl girdiğini anlayamadığımız şeffaf kırmızı topların saldırısına uğruyor. Gemiden son anda kaçan üç kaçış kapsülüne binebilenler dışında kalan herkes ölüyor ve uzay gemisi, buzlarla kaplı bir gezegenin hemen dışında patlayarak yok oluyor.

Açılış jeneriğinin ardından Starcrash’in kahramanları, Stella Star ve Akton ile tanışıyoruz. İmparatorluğun uzay polisi tarafından kovalanan iki kaçakçı, beyin yakan diyalogların eşlik ettiği birtakım heyecanlı manevralardan sonra Şef Thor ve Robot Elle tarafından yakalanıp mahkemeye çıkarılıyor. İçi garip bir sıvı dolu bir fanus içerisindeki altın kaplamalı bir kafanın yönettiği mahkeme, her ikisi de başka gezegenlerdeki hapishanelerde uygulanmak üzere Akton’a 220 sene, Stella’ya ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veriyor ve favori bölümlerimden biri başlıyor. Akton’un nereye gittiğini bilmiyoruz ama Stella, mahkûmların sedye benzeri ilkel taşıma araçlarıyla radyum topları taşıyıp bir kazana attıkları bir hapishaneye geliyor. Bütün mahkûmların üzerinde basit ve birbirine benzer kıyafetler varken moda ikonu Stellamız Barbarella çakması kıyafetiyle çalışıyor ama niyeyse iki mahkûmun taşıdığı sedyelerden birine yancı olarak yanaşıp, aslında baya baya çaktırarak, sedyenin ucundan tutuyormuş gibi yapıyor ve işten kaytarmasına hiçbir gardiyan ses etmiyor.

İmparator, Stella ve Akton’u huzuruna çağırıyor ama holografik görüntü ile karşılarına çıkıp bir teklifte bulunuyor. Count Zarth Arn’ı ve onun gizli silahını aramaya giden uzay gemisine İmparator’un yaşayan tek oğlu Prens Simon komuta ediyormuş. Eğer Count Zarth Arn’ın gizli silahını bulup yok ederlerse serbest kalacaklarını söyleyen İmparator, konuşmasının sonunda oğlunu arayıp bulmalarını da istiyor. Böylece Şef Thor ve Robot Elle’in eşlik ettiği Stella Star ve Akton, birbirinden farklı gezegenlerde birbirinden farklı bir dolu düşmanla karşılaşacakları çılgın bir maceraya atılıyor.

12 Ağustos’ta gösterime girecek Suicide Squad ya da The Dirty Dozen (1967) gibi filmlerdekine benzer bir yapıya sahip Starcrash, hapishaneden çıkartılan suçluları “kahraman” statüsüne yükselterek, özgürlükleri karşılığında kendilerinden çok daha tehlikeli suçlulara karşı savaşmaya zorluyor ve bu sayede suçları ve suçluları kendi içinde derecelendirmiş oluyor. Sistemin dışında kalarak ya da bizzat ona karşı gelerek yöneticilerin gözünde “suçlu” konumuna geçenleri, sistemin içine dahil edip öğütme çabası olarak da yorumlanabilir. Verdikleri savaşı kazansalar da, kaybetseler de asıl kazanan sistem oluyor.

Starcrash ve Esin Kaynakları

Evet, Starcrash üzerine yapışmış yafta nedeniyle Star Wars replikası filmler arasında sayılıyor ve bizzat filmin yapımında görev almış kişilerin beyanatları da bunu destekler nitelikte. Fakat filmin bütününe baktığımızda esin kaynaklarının sadece Star Wars ile sınırlı kalmadığı rahatça görülüyor. Gerek eşya ve mekân tasarımları, gerekse rengârenk uzay tasviri, 50’li yılların bilim kurgularını akla getiriyor. Hikâyedeki fantastik öğelerin kullanımı ve bilimsellikten uzak yaklaşımlar da bu benzerliği destekliyor. Luigi Cozzi, sanki uzayda geçen bir Sinbad macerası çekmiştir. Şeklen Barbarella’ya benzeyen bir kadın kahraman tasarlayan Cozzi, Sinbad’ın dişi versiyonunu yaratmış gibidir.

Starcrash (11)

Önemli bir başka esin kaynağı ise Cozzi’nin hayranı olduğunu bildiğimiz Ray Harryhausen ve onun dahil olduğu fantastik macera filmleridir. Görsel efekt alanında belki de bir numara olan büyük ustanın elinden çıkan Jason and the Argonauts (1963) ve The Golden Voyage of Sinbad (1973) gibi filmlerdekine benzer ‘stop-motion’ sekansların varlığı, bu iddiayı karşı konulmaz bir şekilde destekler. Ayrıca Forbidden Planet (1956) ve Flash Gordon (1936) gibi önemli bilim kurgu filmlerinden de ufak doneler ödünç almıştır.

Velhasıl Starcrash, yalnızca bir Star Wars replikası değildir. Cozzi’nin kendinden önce çekilmiş ve hayranı olduğu bütün bilim kurgu ve fantastik filmlerin, biraz fazla karışık da olsa bir araya geldiği, çılgınca gözüken bir rüyanın beyazperdeye yansıtılmış halidir.

Sonsöz

Çekimler, finansman problemleri nedeniyle sık sık kesilse de, altı ay kadar bir sürede tamamlandı. Film aslında American International Pictures için çekildi ama filmin bitmiş halini gören yapımcılar, gösterime sokmaktan vazgeçtiler. Bunun üzerine devreye Roger Corman’ın başında olduğu New World Pictures girdi ve filmi satın aldı. Corman, Starcrash’ten öylesine memnun kalmış olmalı ki hemen akabinde kendi ‘space opera’sını çekmek için harekete geçti: Battle Beyond the Stars. (İncelemesini okumak isteyenleri buraya alalım.)

Starcrash, B filmlere düşkün her izleyiciyi kolayca tavlayabilecek, çok eğlenceli, benzersiz, tam manasıyla bomba bir film. Beyin yakan diyalogları, abuk tasarımları ve dur durak bilmeyen aksiyonuyla bende ayrı bir yeri olan filmin, arşivimdeki yeri her daim garanti.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

*1: “Some Girls are Bigger Than Others”: The Smiths’in The Queen Is Dead albümünde yer alan parçalardan biri. Caroline Munro > Carrie Fisher!

*2: İşin komiği filmin yarısından fazlasında görünmeyen David Hasselhoff, çekimler için sete geldiği ilk gün hastalanıyor ve çekim süresindeki gecikmelerin önüne geçmek isteyen Cozzi, Prens Simon’ın ilk olarak göründüğü sahneleri Hasselhoff’suz çekiyor. Stella Star ve Robot Elle, üçüncü kaçış kapsülünün düştüğü gezegene geldiklerinde ilkel bir kabilenin saldırısına uğruyorlar. Kabile robotu parçalara ayırıyor ama altın maskeli gizemli bir adam aniden ortaya çıkarak Stella’yı kurtarıyor. İşte o gözlerinden lazer ışınları fırlatan maskeli adam Prens Simon ama maskenin ardındaki kişi Hasselhoff değil.

Posterler, Lobi Kartları, VHS, DVD ve BluRay Kapakları

Not: Görselleri tam boy görebilmek için üzerlerine tıklayabilir, sağ ve soldaki oklara basarak da galeri içinde gezebilirsiniz.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir