Super (2010)

Son yıllarda, malum, super kahraman hicivlerinde, ya da daha da ayrıntılı söylemek gerekirse, “‘gerçek hayatta’ maskeli kanun koruyucular olsa nasıl olurdu” kafasıyla gırla film çekildi. Mark Millar’ın çizgi romanından uyarlanan Kick Ass bunların içinde eli yüzü düzgün, eğlenceli bir film olarak çıkarken, 2009 yapımı Defendor, “eh işte” dedirtmişti. Will Smith’li Hancock’a ve Ivan Reitman’ın My Super Ex-Girlfriend’i gibi filmlere girmeyeyim bile. Yazıyı yazdığım an itibariyle seyretmemiş olduğum Griff the Invisible nasıldır bilmiyorum, ama fragmandan onun da Defendor ve bu yazının konusu olan Super çizgisinde bir film olduğu izlenimine kapılıyorum.

James Gunn’ın yönettiği Super, maskeli kahraman hiciv filmlerine fazla bir yenilik getirmiyor (Gunn, daha evvel Troma’dan çıkan Tromeo and Juliet, korku komedi filmi Slither gibi, janr sineması izleyicisinin ilgisini çeken kimi işlere imza atmıştı). Tek farkı, belki de, bunu artık çok bariz bir alttür haline gelmiş olan indie film estetiğiyle yapıyor olması. Filmin super kahramanı Crimson Bolt rolünde Rainn Wilson (Amerikan The Office’in yıldızlarından), onun “sidekick”i Boltie rolünde Ellen Page (Juno), kötü adam rolünde Kevin Bacon ve Crimson Bolt’un sevdiği kadın rolünde Liv Tyler yer alıyor. Filmin konusu, Frank D’arbo adında sessiz sakin, pasif bir adamın, karısı tarafından bir uyuşturucu satıcısı için terk edilmesi üzerine psikopata bağlaması, ve Hristiyan kanalında seyrettiği bir super kahraman dizisinden etkilenerek maskeli bir kahraman olmaya karar vermesi anlatılıyor. Filmin afişinde de görüldüğü üzere, Crimson Bolt namıyla sokaklarda terror estiren Frank’in mottosu da “Shut up Crime!” (Kapa çeneni, suç!) oluyor.

Super orijinal bir fikir sunmamasına karşın eğlenceli, şiddet, seks ve küfürden kaçınmayan, kimi şok edici sahneleri de bol olan bir film. Kick Ass ve Defendor gibi çeşitli çizgi roman kalıplarını ters yüz ederek, abartarak veya daha gerçekçi kılarak bir mizahi durum yaratıyor. Kick Ass’deki gibi abartılı ve gore miktarı yüksek bir şiddet anlayışı benimsiyor ve şiddeti uygulayanlardan birini genç bir kadın olarak kurguluyor. Fakat eğer bu bir şok öğesi olarak kullanılıyor ise, bunun hasını, bir kız çocuğuna yakası açılmadık küfürler ettiren ve bir suç çetesinin tamamını biçtiren Kick Ass zaten yapıyor.  Kick Ass ve Defendor’dan tek farkı, belki de, bunu artık çok bariz bir alttür haline gelmiş olan indie film estetiğiyle yapıyor olması. Filmin afişinden, logosuna, jeneriğinden kamera kullanımına, lo-fi bir Indie film tandansı akıyor. Bu, Tarantino ve Rodriguez’in milyonlarca dolar harcayıp ucuz görünümlü grindhouse filmleri yapması gibi bir hareket değil tabii. Super gerçekten düşük bütçeli (2.500.000 $) bir yapım ve bunu gösteriyor.

Son olarak, her ne kadar bu maskeli kahraman hicivlerini seyetmeye devam etsem de, hepsinde bir eksiklik hissediyorum. Sinema dünyası bu hikaye tarzını yeni keşfetmiş olsa da, çizgi roman severler, 80’lerden bu yana benzer hikayelere aşinalar. Vigilantism’in patolojik doğası üzerine, başta Alan Moore’un Watchmen’i olmak üzere bir dolu hikaye anlatıldı ve o hikayeleri aşacak bir şey yapılması artık zor. Ama, elbette aynı şeyi başka pek çok janr ve hikaye türü için de söyleyebiliriz. Sanırım bu tip filmlerde bir eksiklik hissetmemin nedeni, hikayelerinin çizgi romanlardaki öncüllerini aşamıyor oluşları değil, hala süper kahramanların gerçek dışı hikayelerinde kaybolmak isteyişim. Çizgi roman yazarı ve kaos majisyeni Grant Morrison’ın dediği gibi, neden süper kahramanların modern mitolojileri içinde hayal gücümüzü dörtnala koşturmak varken, gerçekçi – ve birbirini tekrar eden – hikayeler isteyelim ki?

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir