1954 Yılı En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı Vak’ası

 “When you have eliminated the impossible whatever remains, however improbable, must be the truth.”  Sherlock Holmes (The Sign of the Four)

Jack Palance; Alan Ladd, Ben Johnson ve Van Heflin gibi önemli isimlerle beraber rol aldığı “Shane” (Vadiler Aslanı, 1953) adlı kovboy filminde kiralık bir silahşör olan Jack Wilson karakterine can verir ve daha sonra (Lee Marvin, Lee Van Cleef vb. isimler tarafından) defalarca taklit edilen unutulmaz bir portre çizer. Yer aldığı bölümlerdeki sahne hakimiyetini bütünüyle ele geçiren Wilson karakteri belleklerde o denli büyük bir iz bırakır ki, sayısız filmde atıfta bulunulmakla kalmaz daha sonra bir çizgi roman karakterine bile dönüşür (Shane de Batman’deki ‘Shame’ karakterine ilham verir). Jack Wilson’ın eyleme/harekete geçmeden önce eldivenlerini giyişi bizim Cüneyt Arkın tarafından bile aventür filmlerinde taklit edilmiştir, hesap edin.

“Shane” (Vadiler Aslanı, 1953) aslında 1951 yılında tamamlanan ama post-prodüksiyonu (özellikle Stevens’ın kompleks kurgusu nedeniyle) bir hayli zaman aldığı için gösterimi 1953 yılına sarkan bir film. Fakat bu sarkma, filmin efsanesinin büyümesine ve duyulan merakın artmasına vesile olur. Gösterime girdiği zaman, anormal bir gişe geliri (maliyetinin 7 misli) elde eder ve kısa süre içinde bir fenomene dönüşür. Başta “Bonnie ve Clyde”, “Pale Rider” ve Sergio Leone’nin Dolar Üçlemesi olmak üzere olmak üzere sayısız filme ilham kaynağı teşkil eder. “Shane” (Vadiler Aslanı, 1953) hakkında ayrıca bir yazı yazmayı düşündüğüm için şimdilik geçiyorum. Bu muazzam film ”En İyi Film” dahil 6 dalda Oscar’a aday olur ve sadece En İyi Görüntü Yönetimi (Renkli Film dalında) ödülünü alır.

Jack Palance hakkındaki detaylı incelememde, kendisine aday gösterildiği ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ı konusunda haksızlık yapıldığı kanaatini taşıdığımı belirtmiştim. Ödülü, “From Here to Eternity”deki (İnsanlar Yaşadıkça, 1953) Angelo Maggio rolüyle -dev bir “lobi desteği”ni de arkasına alan- Frank Sinatra kazanmıştır. Ben konuyu merak edip biraz araştırdım, ilginç detaylara ulaştım. Hadi biraz dedikodu yapalım.

Belki farkeden olmuştur, Francis Ford Coppola’nın o meşhur “The Godfather” (Baba, 1972) filminde Johnny Fontaine diye bir karakter vardır. Fontaine, mafya ile bağlantılı bir şarkıcıdır. İşte o şarkıcı; belli grupların lobi desteğini arkasına alan, daha ön-yapım aşamasındayken bile gösterime girdikten sonra bol gişe ve bol ödül alacağına kesin gözüyle bakılan, herkesin konuşmaya başladığı ve merakla beklediği bol bütçeli bir film projesinde yer almak ister. Kariyerini tırmanışa geçireceğini düşündüğü bu film “bir savaş filmi”dir. Ama iflah olmaz bir çapkın olan Johnny Fontaine gelecek vadeden genç ve masum bir kadın oyuncuyu “mahvettiği” için filmin yapımcısı Jack Woltz’dan veto yemiş, rol başkasına gitmiştir. Fontaine, adamın gencecik sevgilisini ayartıp, elinden alıp kaçmış yani. Fontaine veto yemiş ama Woltz’un yapımcılığını üstlendiği filmin çekimleri henüz başlamamıştır. Fontaine, Don Vito Corleone’den yani “Baba”dan bir ricada bulunur tabi. Malikanesi Nazi Almanyası döneminde Yahudilerden çalınan sanat eserleriyle tıka basa dolu olan Jack Woltz, hani şu filmde çok sevdiği ödüllü yarış atının (Khartoum) kafasını kesip yatağında yanına koydukları adamdır! Neyse Woltz “reddedemeyeceği bir teklif alır” ve rolü, ölüm korkusundan, daha önce anlaştığı oyuncudan alıp Johnny Fontaine’e verir, Fontaine o savaş filmindeki rolüyle Oscar’a aday olur.

Mario Puzo’nun çoksatan romanını okudunuz mu? Evet biliyorum, romanı büyük bir ihtimalle okumadınız ama eğer okumadıysanız şimdi sizi okumadığınıza pişman edeceğim. Mesela kitabı okursanız Don Vito Corleone’nin sağ kolu Luca Brasi’nin kendi özçocuğunu kalorifer ocağına (yani sobaya) atıp yaktığı gibi tüyler ürpertici detayları öğrenirsiniz, işlediği hunharca cinayetleri, filmde kısaca bahsedilip geçiştirilen suikastlerini öğrenirsiniz. Bu da neden Brasi’nin herkesin tırstığı korkunç bir katil olduğunu ve neden Don Vito’yu devirmek isteyenlerin önce Brasi’yi ekarte etmesi gerektiğini kavramanızı sağlar. Ya polislikten ayrılan Al Neri’nin dokunaklı hikayesi? İşte kitabı okursanız, onun suikaste gitmeden önce dokunmaya bile kıyamadağı eski polis üniformasının onun için ne anlama geldiğini ve neden “aile”ye bu denli önemli bağlarla kenetlendiğini anlarsınız. Bakın “The Godfather” (Baba) edebi anlamda güçlü bir roman değildir, kabul ediyorum ama çok hoş, çok sürükleyici, kültürel referansları çok zengin bir romandır. Mesela Mario Puzo, Corleone ailesini birebir Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeşler” romanındaki o meşhur Karamazof ailesi şeklinde dizayn etmiştir. Eminim çoğu okuyucumuz bunu şimdi hayatında ilk defa duydu. Kitabı okuyanların bile çoğu bu bağlantıyı farkedememiştir, eminim. Otoriter, güçlü ve zeki bir baba, düşüncesizce hareket eden en büyük abi, mantıklı ve dikkatli bir oğlan kardeş, iyi huylu ama çabuk kandırılabilir bir başka oğlan kardeş ve evlat edinilmiş ama aile hizmetinde çalıştırılan ve özoğlanlardan asla ayrı tutulmayan bir üvey kardeş. Daha ne kadar bir benzerlik olabilir ki?

Neyse, kaldığımız yerden devam ediyorum. Mario Puzo’nun romanında Johnny Fontaine ana karakterlerden birisidir. Filmde öyle değil. Ama Frank Sinatra 1970 yılında bir restoranda karşılaştığı Mario Puzo’ya ağza alınmayacak hakaretler edip, alenen tehdit etmese ve filmin aleyhine kampanya başlatmasa filmde de öyle olacaktı. Kitaba da adını veren “Godfather” kelimesi, vaftiz babası demektir. Don Vito Corleone, Johnny Fontaine’in de vaftiz babasıdır. Bu da o kültürde evlat gibi birşeydir yani uğruna (hemen hemen) herşey yapılır. Neyse, kitapta sübyancı olarak gösterilen gaddar yapımcı Jack Woltz (bu Woltz’un sübyancı olduğunu ima eden bir sahne filmin nihai kurgusunda kesilmiştir), bir şekilde adaylık kapan Johnny Fontaine’nin Oscar almasını engellemeye çalışır. Bunu öğrenen Don Vito Corleone de kendi bağlantılarını kullanarak Fontaine’in Oscar ödülü almasını sağlar. Johnny Fontaine “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü aldığı gece katıldığı Oscar Partisi’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü alan aktrisle akıl almaz bir rezilliğe imza atar. Kitabı biraz daha merak edin diye detay vermiyorum. Kitapta da tıpkı filmde olduğu gibi, o bol ödüllü, bol gişeli savaş filminden sonra Johnny Fontaine’in önlenemez yükselişi başlar. Şarkıcı Johnny Fontaine de vefa borcunu ödemek amacıyla mafya için bazı işleri görmeye devam eder hatta kitapta büyük bir film şirketi bile kurar ve Jack Woltz’a rakip olur.

Neyse, gerçek dünyaya geri dönelim. Bütün kaynaklarda Johnny Fontaine’in az çok Frank Sinatra esas alınarak inşa edildiği yazılır. Zaten lafı nereye getireceğimi çoktan anlamışsınızdır. Haliyle o “savaş filmi” de gayet açık bir şekilde “From Here to Eternity”dir (İnsanlar Yaşadıkça, 1953). Hayatı boyunca hemen her röportaj eninde sonunda bu konuya bağlanır ama Mario Puzo, bu iddiayı ne doğrular, ne de yalanlar. Buna kendi kitabından hareketle “Omerta Yasası” diyebilir miyiz acaba?

Mesela ben “Johnny Fontaine” ismi de nerden çıkmış olabilir acaba diye hakkında yazılan biyografileri kurcalayınca Frank Sinatra’nın “Lady in Cement”i (1968) çektiği sıralar Miami’de şarkı söylediği meşhur mekanın adının “Fontainebleau” olduğu gibi dikkate değer bir bilgi tespit ettim. Bu arada, “The Godfather” romanı 1969 yılında yayınlanmıştır. Yani 67-68’lerde yazılmış olmalı. Ayrıca 1960’larda Frank Sinatra’nın “Rahmetli Başkan Kennedy”nin yakın dostu ve destekçisi olduğu biliniyor. Frank Sinatra Kennedy’nin yürüttüğü Başkanlık kampanyalarına aktif katılımla kalmıyor, Başkan seçilince de yakın çevresinde bulunmaya devam ediyor. Bu arada Kennedy’nin ismi John. Sinatra’nın da koskoca Amerikan Başkanı’na samimiyetlerine binaen “Johnny” diye hitap ettiğini okumuştum. O kadar samimilermiş. Şaşırtıcı değil çünkü, beraber çapkınlık yaptıkları ve dedikoduların odağında kalan birtakım gizli partiler verdikleri de biliniyor (yine de bu hitap konusunda çok eleştirilmiş, sürekli Başkan’la poz vermeye çalışıyormuş gibi duran Sinatra’ya “Little John” (Minik John) diye alaycı bir lakap bile takılmış). Kennedy öldüğünde Sinatra’nın 3 gün yas tuttuğu ve odasından çıkmadığını da okumuştum. O kadar yakınlarmış.

Sonuçta bunlar küçük tesadüfler. Ortada Frank Sinatra’nın rolü nasıl aldığına dair çeşitli tevatürler dolaşıyor. Ama bazı gerçekler de var. 1950’lilerin başında Sinatra’nın kariyeri başaşağı gitmeye başlıyor. Plak satışları düşüyor. 1952 yılında Sinatra’nın ‘basın temsilcisi/ajanı’ kiralayacak parası bile kalmıyor, başta basın temsilcisi olmak üzere çalışanlarının işine tek tek son vermeye başlıyor, bazı hizmetçileri dahil. Fiyatını düşürüp, gece kulüplerinde çok ucuza şarkı söylüyor. Ve Amerikan Vergi Dairesi’ne (IRS, Internal Revenue Service) 100 bin dolardan fazla borçlu olduğu ortaya çıkıyor (o zaman için çok büyük bir para olduğunu not düşelim). Frank Sinatra kariyerini tırmanışa geçireceğini düşündüğü rol için önce -o zamanki- karısı Ava Gardner’ı araya sokup filmin yapımcısı Harry Cohn’un karısı Joan’ı ikna ediyor. Ava ile Joan arkadaşmış. Joan da kocasını kandırmaya çalışıyor, kadın filmdeki “Maggio” rolü için yapılan seçmelere gidiyor ve tüm rakiplerini ekarte eden yetenekli bir delikanlıyı beğenmediğini söyleyip, Harry Cohn’a karşı çıkıyor. Harry Cohn karısını dinlemiyor ve Actor’s Studio’nun genç yeteneğine “Maggio” rolü için teklifte bulunuyor. Sonra ne oluyorsa oluyor ve rol birden Cohn’un aklına bile getirmek istemediği Frank Sinatra’ya gidiyor.

Rol gitmekle de kalmıyor, bir de o rolle Oscar alıyor adam. Bana göre Jack Palance’ın hak ettiği Oscar’ı alıyor, benim derdim o. İkisinin söz konusu filmlerdeki oyunculuklarını kıyaslayan bir sinemaseverin bu görüşüme hak vereceğini düşünüyorum. Yanlış anlamayın; Sinatra kötü oynamış demiyorum, o da iyi oynamış, zaten melodramatik rolü (ve insanın boğazını düğümleyen ölümü) nedeniyle kolayca seyirciyle özdeşen karakter de onunkidir ama Palance’ın Jack Wilson’ı bence oyunculuk anlamında bir adım önde demeye çalışıyorum. Bu ödül işinde Sinatra’nın kişisel bağlantılarını kullanmış olabileceğini düşünmek yanlış olmaz, zira ne Montgomery Clift’in ne de Burt Lancaster’in “From Here to Eternity” ile aday oldukları halde Oscar alamamış olması belki bir nebze buna işaret ediyor. Peki bunu nasıl yapmış acaba deyince, sadece jüriyi kendisine oy vermeleri hususunda baskı altına almak ya da önemli film eleştirmenlerini kendi tarafına çekmek değil, adaylıkların belli olması öncesinde bazı kuvvetli aday adaylarını da Akademi seçici kurul üyeleriyle yapılan bazı telefon konuşmalarıyla ekarte ettirmiş olabileceğini bazı kaynaklardan okumuştum. Mesela hatırladığım kadarıyla bu iddialardan en çarpıcısı Fritz Lang’in “The Big Heat”indeki olağanüstü performansıyla göz dolduran Lee Marvin’dir. Bir diğeri “Julius Caesar”daki (Jül Sezar, 1953) Cassius rolündeki John Gielgud’tur. Ha keza; “I Confess” (İtiraf Ediyorum, 1953), “The Wild One” (Kanlı Hücum, 1953) ve “The Naked Spur”un (İdam Mahkûmu, 1953) da o sene Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında es geçilmiş olma ihtimali var, çünkü dürüst olmak gerekirse buradaki isimler yerine aday gösterilen aktörler içinde Jack Palance’ın rolü hariç bir tane sıkı oyunculuk yok (diğer 3 adayı kastediyorum). Bu noktayı ilginç buluyorum. Bu arada o yıl En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığında adı geçen (yukarıda saydıklarım) ve adaylık alan tüm filmleri izlediğimi belirteyim. Sonuçta çekişme zaten kim oynarsa oynasın Oscar alma olasılığı olan bir rolü üstlenen Sinatra ile “Shane” filmindeki parmak ısırtan performansıyla Palance arasında yaşanmıştır.

Bir de yazdıklarımı değerlendirirken şunu asla hatırdan çıkarmamanızı rica ediyorum: 1951-52 yıllarında Frank Sinatra henüz “o kadar” meşhur değildir. Bu çok önemli. Sonraki yıllarda edindiği haklı şöhretini düşünerek arkasına o dönem bir rüzgar aldığını tahmin etmek yanılgı olur. Sinatra’nın mafya ile bağlantısı olduğu da %100. %99 bile değil, %100. Ve şunu da hatırdan çıkarmayın, Frank Sinatra’nın bu rolden önce hiçbir oyunculuk ödülü yok. Bu filmden sonra da, müzikaller hariç tek bir dişe dokunur oyunculuk ödülü yoktur, zaten Sinatra ahım şahım bir oyuncu değildir (ben “From Here to Eternity”ye ilaveten bir de “The Man With the Golden Arm”daki performansını önemli bulurum), iyi bir ses sanatçısı ve tartışmasız bir stardır ama sağlam bir oyuncu değildir. Yine de rol ve ödül yolunda gerçekten neler yaşandığını hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz, benim işim bulgularımı sizlerle paylaşmak ve kendi görüşümü açıklamak.

Bence New York’ta yaşayan, sıkı bir tiyatro ve sinema takipçisi, iyi bir entelektüel ve “kulağı biraz delik” olan Mario Puzo, “From Here to Eternity”deki ‘Angelo Maggio’ rolünün bir alicengiz oyunuyla alındığı, Akademi ödülü için araya birtakım kişiler sokulduğu ve “özel” bir kampanya yapıldığı konusunda haklı olabilir. Bence “The Godfather”daki ‘at kafası kesip yatağa koyma’ hikayesi gerçek değildir, ama Harry Cohn’un iflah olmaz bir sübyancı, meşhur bir çapkın, sert ve gaddar bir prodüktör olarak tanındığını, Mussolini ile arkadaş olduğunu (ofisini Mussolini’nin ofisi gibi tasarladığı ve onun ofisindeki bazı sanat eserlerinin imitasyonlarını yaptırdığı biliniyor hatta diktatörün imzasını çerçeveletip masasında teşhir ediyormuş) biliyoruz. Diğer olaylar dedikodu. Zaten Puzo’nun da az çok “bazı adamları” tanıdığı için bu konuda (içeriden) çeşitli duyumlar almış olması ve bir yazar olarak da bu dedikodulara ilaveler yaparak romanına koymuş olması büyük bir olasılık. Jack Woltz’un Harry Cohn, Johnny Fontaine’nin Frank Sinatra esas alınarak tasarlandığına bugün kimsenin şüphesi yok. Benim de bu konuda mikrop kadar şüphem yok. Şüpheli olan iki şey var, rolün ve ödülün gelişi.

Neyse, çok dağıldık, toparlıyorum ve kapatıyorum. Sene 1989. Francis Ford Coppola ”The Godfather: Part III” (Baba 3, 1990) için, ilk film nedeniyle birtakım gerginlikler yaşadığı Frank Sinatra’ya yaklaşık 20 sene sonra “artık sulh olalım” bab’ında bir rol teklifi götürür. Rol, Don Altobello’dur. Ama Sinatra rolü reddeder. Para için reddetmiş derler ama bence filmde doymak bilmez, sürekli tıkınan bir mafya olarak resmedileceği ve -hikaye gereği- hain olduğu anlaşılıp filmin finalinde (Puzo ve Coppola tarafından) öldürüleceğini anladığı için kabul etmemiş olabilir. Neyse Coppola, Sinatra’nın kabul etmediği Don Altobello rolünü bir başka isme götürür. Lakin her zaman derim, İtalyanların espri ve intikam anlayışı asla hafife alınmamalıdır. Don Altobello rolü, Eli Wallach’a gider. Yani “From Here to Eternity”de (İnsanlar Yaşadıkça, 1953) Angelo Maggio rolünün gittiği ilk aktöre!

Evet; Actor’s Studio’nun ‘Maggio’ rolünü seçmelerde bileğinin hakkıyla alan o genç ve yetenekli aktör, “İyi, Kötü ve Çirkin”in (Il buono, il brutto, il cattivo; 1966) o muhteşem Tuco’su Eli Wallach’tan başkası değilmiş meğer (şüphesiz, Maggio rolünü Wallach da oynasa “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı”nın Jack Palance’la beraber en büyük adayı o olurdu). Şimdi taşlar yerine oturuyor işte. Eli Wallach, yıllar sonra Angelo Maggio rolü için “istediğim parayı vermemişlerdi” gibisinden bir şey demiş (imdb’de okuduğum bu açıklamaya bir başka kaynakta rastlamadığımı belirteyim) ama ben bunun doğru olduğuna pek ihtimal vermiyorum (hatta böyle bir açıklama yapılmamış bile olabilir). Çünkü makul değil. Herşeyden önce 1953 yılında kendisinin başka hiçbir filmi yok. Hatta Wallach’ın ilk sinema filmi tee 1956 yılında. Koskoca 1953 yılında Wallach’ın kamera önünde oynadığı tek şey, uyduruk bir dizi. O sene sadece tiyatro yapmış. Akşamları, Elia Kazan’ın yönettiği Tennessee Williams uyarlaması “Camino Real”da oynamış, bu oyun için “Maggio” rolünü bıraktığı söyleniyor –ki, bu olasılık biraz daha makul- ama o zaman bu rolün ona verileceği son anda mı belli oldu da, adam haftalarca filmin seçmelerine katıldı, tüm rakiplerini (100’ü aşkın aday) geçti de rolü aldı? “From Here to Eternity”deki yanrolün tüm çekimleri maksimum 3 haftadır. Filmin tamamı zaten 7 Mart ile 5 Mayıs 1953 arasında çekilmiş, bitirilmiş. Size devasa bütçeli bir çoksatan uyarlaması olan “From Here to Eternity” (İnsanlar Yaşadıkça, 1953) projesindeki Angelo Maggio rolü gibi çoksatan kitabı nedeniyle tüm ülkenin iyi bildiği ve sinemada görmek için can attığı bir “iyi adam” rolü gelecek (finalinde gözyaşartıcı bir ölüm de var), siz başarıyla seçmeleri geçeceksiniz, ülkenin en büyük prodüktörlerinden Harry Cohn size teklif getirecek, hem de bu sizin ilk filminiz olacak, hem yönetmen önceki sene Oscar alan Fred Zinnemann olacak, hem de başrollerde koskoca Burt Lancaster, Montgomery Clift ve Deborah Kerr olacak ve siz o rolü reddedeceksiniz. Kusura bakmayın bana pek inandırıcı gelmedi. Bu işin arkasında olsa olsa “reddedilemeyecek bir teklif” vardır. Bu da benim naçizane yorumum. İleride konuyu aydınlatacak ne gibi yeni bulgular günyüzüne çıkar bilinmez ama ben şerhimi bu yazıyla şimdiden düşeyim. Yine de karar sizin.

Yazının girişindeki Edgar Conan Doyle alıntısıyla bitirelim. Şöyle diyor Sherlock Holmes, “İmkânsızı elediğinizde, geriye kalan her ne kadar olasılıksız görünse de, gerçektir.”

KAYNAKLAR

Fuchs, Jeanne ve Ruth Prigozy (editörler). 2007. “Frank Sinatra: The Man, The Music,The Legend”, Hofstra University, ABD.

Jacobs, George ve William Stadiem, 2003. “Mr. S: My Life With Frank Sinatra”, HarperCollins Publishers, ABD.

Malyszko, William (notları hazırlayan). 2001. “The Godfather” (The Ultimate Film Guides), York Press, İngiltere.

Phillips , Gene D. 2004. “Godfather: The Intimate Francis Ford Coppola”, The University Press of Kentucky, ABD.

www.imdb.com

www.wikipedia.org

http://www.thedailybeast.com/articles/2014/03/01/a-history-of-the-oscar-powerhouse-from-here-to-ternity.html

https://thedissolve.com/features/performance-review/743-in-1953-frank-sinatra-defeated-a-child-and-won-an-/

http://www.americanmafia.com/Feature_Articles_214.html

http://entertainment.howstuffworks.com/horse-head-in-godfather-real-event.htm

http://www.destinationhollywood.com/movies/godfather/feature_reallifecharacters.shtml

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

3 Yorumlar

  1. Inanilmaz bilgilendirici ve keyifle okudugum bir yazi olmus. Tebrikler Ertan

  2. Detaylı ve kapsamlı bir yazı olmuş, elinize sağlık.. Ama katılmadığım bir nokta var. Bence, Sinatra bir film aktörü olarak oldukça yeteneklidir ve -sizin de verdiğiniz iki örnek dahil olmak üzere- oynadığı rollerin hakkını vermesini bilmiştir. The Manchurian Canditate’den bahsetmenizi/eklemenizi beklerdim doğrusu.. Hatırladığım kadarıyla, Sinatra film dünyasını sevmekle birlikte nedense oyunculuğundan bir türlü memnun ol(a)mayan birisiydi. Ama yine de sinemadaki altın çağı boyunca malum ödül hariç bir kaç kez daha BAFTA ve Oscar adayı gösterilmişti. 60’lı yılların ilk yarısı dahil dönemin koşullarına göre çok iyi gişe başarısı yakalayan birinden söz ediyoruz.
    Oldukça ilginç bilgiler içeren, 1972’de piyasaya çıkmış olan “The Godfather Papers and Other Confessions”-sanırım bir şekilde bizde de çevirisi yayımlandı ama emin değilim- kitabını, eğer okumadıysanız, tavsiye ederim.. Puzo birinci ağızdan-Baba kitabı çerçevesinde-neyi nasıl ve niçin yaptığını anlatıyor.. Sinatra ile bir davette karşılaşmaları ve sonrasında yaşananlar ise yazınıza biraz daha katkı sağlayabilir bence…

    Kolay gelsin…

    İki minik not daha:

    Luca Brasi’nin çocuğunu sobaya kendi elleriyle değil doğumu gerçekleştiren ebeyi tehdit ederek gerçekleştirdiği kalmış aklımda..

    “hakkında yazılan otobiyografileri” ifadesi burada sıkıntılı oluyor sanırım, bilebildiğim kadarıyla Sinatra’nın herhangi bir otobiyografisi bulunmamakta…

  3. Orhun Bey çok teşekkürler,

    “Biyografi” olarak düzeltildi.

    Ben şahsen Frank Sinatra’nın iyi bir oyuncu olduğu kanaatini taşımıyorum, benim görüşüm o yönde. Belirli bir popülerliğin ve müzikal gücün ve starlığın ardında bazı adaylıklar ve ödüller aldığı doğru ama çok sayıda filmini izledim, ki hem adamı hem filmlerini severim ama bence ahım şahım bir oyuncu değil. Hatta bu ödülü kadar ilk Oscar’ı da palavradan bir propaganda Oscarı’dır. Ona değinmedim bile. Yalan yok, “Manchurian Candidate”i de severim. Sadece Sinatra’nın iyi bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum.

    “The Godfather Papers and Other Confessions”ı okumamıştım, onu bulup okuyacağım ama mafya söz konusu olduğu için Puzo’nun da, Coppola’nın da hatta olayla ilgili kim varsa açıklamalarının bir tür oto-sansür içerdiği zaman içinde ortaya çıkıyor. Böyle bir risk var. Ben bu yazıyla o tip bir olasılığa şerh koyuyorum. Örneğin, Frank Sinatra’nın bizzat kendisi Meyer Lansky’nin organize ettiği ve başta Luciano ve Costello olmak üzere tüm “babaların” katıldığı bir hafta süren o meşhur “Havana Buluşmasını” ve buluşmadaki rolünü tüm hayatı boyunca verdiği tüm röportajlarda reddetti. Bizzat reddetti. Tesadüfen gittim dedi. Sonra ne çıktı? Chicago mafyalarının emrivaki yaptığı, beyefendinin bazı bavullar taşıdığı ve birden fazla sefer Küba’ya içi fahişelerle dolu uçaklar getirttiği. Mafya söz konusu olduğunda herkes yalan söyleyebilir. Adam beni enseleyecekler diye kendi üstündeki oteli sicili temiz diye arkadaşı Sammy Davis Jr.’ın üzerine yapıvermiş. Oluyor böyle şeyler.
    Bilgilendirmeler için tekrar teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: