The Hurt Locker (2008)

MPW-43020Kathryn Bigelow “Bu ödülü, Irak’ta ve Afganistan’da savaşan çocuklarımıza ve şehitlerimize adıyorum” diyerek “en iyi yönetmen” ödülünün kendisine verilmiş olmasından duyduğu mutluluğu ifade etti.

Hiç uzatmadan söylemek gerekirse, Afganistan ve Irak’ın birilerinin vatanı olduğundan ve oralarda ölen, yaralanan, sakat kalan başka insanlardan hiç söz etmeyen yönetmenin bu konuşmasının da, yönettiği film kadar duygusuz, ırkçı ve militarist olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. İşgalci askerlerin kendi aralarında yaptıkları “bu güzel mahalleyi sevmedin mi” tarzı aşağılama, küçümseme, nefret içeren konuşmalarının ve ilerleyen sahnelerde yıllarca siyahlar için söylenen “hepsi birbirine benziyor” sözlerinin “siyah” bir askerin ağzından söyletilmesi filmdeki ırkçılığın boyutunu anlatmaya, filmi askerlerin gözünden görmesi istenen seyircinin bu sahnelerden hiç rahatsız olmaması hatta filmin övgülerle karşılanması da ırkçılığın ve İslam karşıtlığının ne kadar yaygın olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor.

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu on beşinci yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaettin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Bir bomba imha robotunun görüntüleriyle başlayan filmde, ezan sesinin duyulmasıyla tam teçhizatlı Amerikan askerinin belirmesi ve Bağdat yazısının perdeye yansıması seyircinin zihnine kazınacak şekilde eşzamanlı olarak gerçekleşiyor. Böylece hem Müslümanları ibadete çağıran ezan sesinin Batı düşmanlığının simgesi olduğu iddia ediliyor hem de Batı dünyasının çıkarlarını korumak için ezan sesinin duyulduğu her yerde Amerikan askerinin göreve hazır olduğu vurgulanıyor. Filmin bütününe bakıldığında bomba, patlama, çatışma olan her sahnede ezan sesi duyulmaktadır. Bu ezanın sürekli yanlış okunmasında kasıtlı değilse bile iyi niyetli davranılmadığı çok açıktır. Ezana, Amerikalı askerlerin “maneviyatını” güçlendirmek için yer verilmediği açık olduğuna göre seyircinin bilinçaltına bomba ve İslam’ın eşzamanlı olarak yerleştirilmeye çalışıldığı söylenebilir. Böylece, İslam’la ilişkisi olmayan seyirci, hayatının herhangi bir anında ezan sesi duyduğu an, aklına etrafında bomba olup olmadığı fikrinden başka bir şey gelmeyecek ve korkuyla kaçacaktır. İnsanın üretim faaliyeti esnasında yaratılan ve sürekli zenginleştirilen imgelem dünyasının Batılı seyirciye göre yeniden kurgulandığı ve bu kurgunun “ödüllendirilerek” tüm dünyaya dayatıldığı gözlerden kaçmıyor.

4316359539_9e8a390b91_z

Koloniler henüz kurulurken bile işgücü alanında vazgeçilmez oldukları iddiasıyla, “zencilerin” köleleştirilmesinin Kilise inançlarına uygun olduğu iddia edilmişse de, Allah’ın takdiri ile el değmemiş olarak bırakıldığına inanılan “kutsal kıta” üzerinde köleliğin meşru görülmesi sıkıntılara sebep olacağından, “zencilerin” insan ile hayvan arası bir tür olarak görülmesi tercih edilmiştir. Burada da geleneğin başarıyla sürdürüldüğünü görebiliyoruz.

“Batı sömürgeciliğinin ve emperyalizminin doğal dinamiği olan ırkçı öğretilerin öncülüğünü yapan Kilise, yerlilerin “insan olmadıkları” tezini benimsemişti. İspanyol tarihçi Oriedo yerlileri “Doğuştan tembel, kötü, melankolik, korkak ve genellikle yalancı, dönek, şehvet düşkünü ve homoseksüel… İspanyolların kendileriyle savaşırken, körelmesin diye kılıçlarını kafalarına vurmamaya çaba göstermelerine yol açacak derecede kalın kafalı bir halktan ne beklenir ki” diyerek anlatmıştır. İspanyol sömürge ideoloğu Sepulveda ise “İnsanlar maymunlardan ne kadar farklıysa, İspanyollardan o kadar farklıdır” diyerek yerlileri insan ile hayvan arası bir tür sayıyordu.” (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Bir operasyona giderken yolu açmaya çalışan işgalci askerlerin, insanlara bağırıp çağırması ve üzerlerine plastik su şişesi gibi ellerine geçen çeşitli nesneler fırlatması üzerine, aklıma, ismini vermenin gereksiz olduğu bir Kuzey Afrika ülkesinde gördüklerim geldi. Bu ülkede “devlet katında” çalışan herkesin, görevi ne olursa olsun kendi vatandaşına karşı ayrıcalıklı ve üstün sayıldığı, resmi plakalı bir aracın hiç acelesi olmasa bile geçiş üstünlüğüne sahip olduğu ve bunları gören diğer araçların nasıl büyük bir korkuyla sağa sola kaçıştıklarını anlatmaya kelimeler yetmez. Birbirleriyle çarpışan, yol kenarındaki çukurlara düşen, bariyerlere takılan ve çeşitli kazalara sebebiyet veren onca araç olmasına karşın orada kaldığım süre boyunca bir tek kişinin bile sesini çıkarabildiğini, hakkını arayabildiğini, itiraz edebildiğini görmedim. Yeryüzündeki en acı verici şeylerden birisinin, kendi insanından “böyle bir muamele” görmek olduğunu düşünüyorum. Yalnızca orada değil bütün Doğu kültüründe durum genel olarak benzerlik göstermektedir. İnsan birey değil “kutsal devlet” ve onun “hazineden geçinmelileri” karşısında acizdir, korumasızdır, zavallıdır ve bir kul’dur. Ezeli ve ebedi devletin bireye üstünlüğü kabulüyle halkına insancıl davranmayan bir zihniyeti içselleştirmek zorunda bırakılmış Doğu insanının, işgalci askerlerin yaptıklarıyla, kendi “devletinin” yaptıkları arasında ciddi bir ayrım yapmakta zorlandığını düşünüyorum. Yönetmenin, böyle bir sahneye yer vermiş olması, böyle bir farktan haberli olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yönde yapılacak eleştirilere vereceği yanıt “Biz onlara kendi yöneticilerinden bile iyi davranıyoruz” şeklinde olacak ve filmdeki bütün ırkçı ve aşağılık argümanlarını bu tutumun arkasına gizlemelerine yarayacaktır hatta yaramıştır da.

4317455525_b8eab4afaa_z

Askerlerin bomba imha ekibi gelmeden önce güvenliği sağlamaya çalıştığı her sahnede merakla etrafa doluşan Iraklılar donuk bir ifadeyle bakmakta, kadın ve çocuklar sürekli kaçışmaktadır. Önüne bomba bırakılan bir bina tamamen boşaltılırken, yan binalarda oturan Iraklıların evlerinde kalmaları ve olan biteni öylece izlemeleri ayrıca yaşadıkları yerlerin pis ve tam bir kargaşanın hâkim olduğu yerler olarak gösterilmeleri Batı medeniyetinin eşsiz ve üstün olduğunu göstermek içindir. İnsan duyguları olan bir varlıktır. Yüzlerinde hiçbir duygu, korku, heyecan, panik havası bulunmayan bu insanların bu denli duygusuz olmaları, kendilerinde canlılık, irade ve enerji bulunmamaları, yönetmenin gözünde “Batılı önderlerin” ellerinde biçimlenecek cansız malzemeler, üstün ırkların harekete geçireceği hareketsiz kitleler olarak görülmelerinden kaynaklanmaktadır. Irak’a başlatılan işgalin ismi de “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu’ değil midir zaten.

Ele geçirdikleri bombaları açık arazide imha ettikleri bir sırada filmin kahramanı eldivenlerini unuttuğu bahanesiyle arkadaşlarının şaşkın bakışları altında her an patlamaya hazır bombaların arasına dalar. Patlayıcıların arasında, canı pamuk ipliğine bağlı bir şekilde dolaştıktan sonra eldivenlerini bulduğunu söyleyerek geri dönmesi, zaten ölüm korkusu yaşayan acemi askerleri etkilemek içindir. Bir süre sonra hepsi, onun gibi olmayı düşlemeye başlayacaktır. “Kahramanın” bu davranışından savaşmaya gidenlerin çoğunluğunun toplumun dışladığı kimseler, akıl hastaları veya para peşinde koşan psikopatlar olduğunu çıkarabiliriz.

Ekipte acemi bir er vardır ve çok korkmaktadır. Korkularıyla baş edemez hale gelince birliğin doktoru albaydan yardım ister. Doktorun “Bu senin hayatın için kötü bir zaman olmak zorunda değil. Savaşa gitmek, hayatında bir kere yaşayabileceğin bir tecrübe tadını çıkarabilirsin” der. Bunlar nasıl sözlerdir, sanki para için gelmemiş, sanki başka bir ülkeyi işgal etmemiş, sanki öldürmek için eline silah almamış gibi vicdani sorumluluk ve haysiyetten o kadar uzak, öylesine rahat konuşuyorlar ki nasıl bir zihniyete sahip olduklarını anlamak mümkün değil.

Film boyunca her yere bomba yerleştiren vicdansız, acımasız ve salt kötülükle dolu birileri olduğu iddia edilir, binalara, yollara, arabalara hatta küçücük bir çocuğun ölmüş bedenine bile… Bu bombaları koyanların kimler olduğunu film seyirciye söylemiyor. Bağdat’ta bir başka ülke askerinin ne işi var, onu da söylemiyor. Bombaları etkisiz hale getiren ve “erkekliğini” ispatlayan bu “kahramanların” ilkel savaşçıların düşmanlarının diş, kulak, burun, kafaderisi gibi çeşitli organlarını alması gibi,  etkisiz kıldığı her bombadan bir parçayı saklaması aynı zamanda acımasızlıklarının da göstergesi sayılabilir.

Ekip, bir görev dönüşü tuzağa düşer ve saatlerce güneş altında çatışmak zorunda kalırlar. Bir süre sonra susayan askerler, bu acemi askerden su isterler. Suyu alan herkes, bir yudum bile içmeden yanındaki arkadaşına uzatır. Oysa bu acemi er, böyle bir şeyi düşünemez ve kimseyle paylaşmadan bir şişe suyu tek başına içer. Burası, acemi askerin fedakârlık, yardımlaşma ve cesaretten yoksun olduğunun gösterildiği yerdir ve sahnenin sonuna doğru bir erkek yani tam bir asker olacaktır. Böylece bir binanın içerisinde ilerlerken, altı yanan ve içinde su kaynayan bir kap dururken, altı yanmayan bir tencereye dokunarak sıcak olup olmadığını anlamaya çalışan “moronların, psikopatların, akıl hastalarının, toplum dışına atılmışların” tam bir asker olma süreci tamamlanmış olur. Filmin böyle bir dönüşümü teşvik etmesi  militarist ve insan düşmanı olduğunu ispatlamaya yeter.

Acemi askere, savaş bir kez yaşayabileceğin tecrübedir, tadını çıkar diyen albay birlikteki diğer korkaklara örnek olmak adına operasyonlara katılır. İşgalci olduklarının farkında değilmiş gibi, acemi tavırlar ve “lütfen”, “durun” gibi “kibar” hareketlerle çevredeki meraklıları uzaklaştırmaya çalışırken gösterilen naif albay ayaklarının dibinde patlayan bir bombayla paramparça olur. Böylece “bunları” adam yerine koyarsan, ona selam verirsen, elini sıkarsan, kibar davranırsan olacağı budur, patlatıverirler bombayı ayağının dibinde ve parçanı bile bulamazlar çünkü “onlar” insan değildir, donuk ifadelerle bakan, umarsız, amaçsız, içinde sevginin kırıntısı bulunmayan, din, aile, insanlık, eş, kadın, sevgili, kahramanlık gibi duyguların uzağından bile geçmeyen bombacılardır mesajı hem seyirciye hem de korkan askerlere verilmiş olur. Bu sahne ile “biz Iraklılara her türlü yakınlığı gösteriyoruz ancak hak etmiyorlar” denilerek, askerlerin hep kötü olmadığı da vurgulanır ancak  bu “kibarlığın” albay rütbesinde gösterilmesi manidardır.

4317091744_c6dd6b5345_z

Özgün senaryo denilen şey ve üzerine methiyeler düzülen şey tipik “Rambo” hikâyesinin yeniden yazılmasıdır. Bu filmlerde “asker” cepheye dönmekten başka çıkar yol bulamaz çünkü savaşmak ve öldürmek için eğitilmiştir. İçinde vatanseverlik bulunmayan paralı bir askerin sözde dramını ödüllendirmek nasıl bir zihniyettir dilemiyorum. Michael Bay’in “The Secret Soldiers of Benghazi” filminde de paralı bir askere “eve dönüp sigorta poliçesi mi satmak istiyorsun” diye “hayatın gerçekleri” hatırlatılır. Rambo’nun “Ben orada milyonluk araç kullanıyordum, beni adam yerine koyuyorlardı. Oysa burada kimse yüzüme bakmıyor.’’ sözleri de bu gerçeğin açıkça ifade edilmesidir. Toplumun dışındaki bu “askerler” cephede daha özgürdür, istediği gibi yüksek sesle müzik dinler, içki içer, uymak zorunda olduğu kurallar yoktur ve kimse kendisine karışmaz. Düzenli bir hayatı ve aile sorumluluğunu üstlenmekten aciz ve “gerçek” hayatla baş edemeyecek bu “hasta” adamların barınabileceği tek yer zaten ya cephe ya da hapishanedir.

En iyi film ve senaryo ödüllerini alan bir filmde, işgalci askerlerin “korsan” DVD satan Iraklıları teşvik ettiği ve desteklediği görülüyor. Dünya üzerinde etkin bir korsanla mücadele yöntemi belirlense ilk önce Hollywood karşı çıkacaktır diye düşünüyorum. Yoksa değil sinema günlük birkaç lira bulamayan milyarlarca insanın bu propagandalardan nasıl haberi olacak ki?

Bomba imha uzmanının eve döndükten sonra bir markette mısır gevreği seçme sahnesi, “benden bu kadar’’ diyenleri cepheye çekmek içindir. “Sizler askersiniz, sizin için bombayla uğraşmak ve savaşmak markette alışveriş yapmaktan daha kolaydır, daha fazla bomba teknisyenlerine ihtiyaç var’’ sözleri “Seni İstiyorum” sloganından daha etkili oluyor çünkü çağrıyı yapan kendilerinden biri olunca daha samimi bir hava oluştuğu inkâr edilemez. Mantar ayıklamak, havuç doğramak, çatı oluğuna düşen yaprakları temizlemek, alışveriş yapmak hatta sevgilisi ve çocuğuyla vakit geçirmek ona göre değildir. Yerinin cephe olduğunu düşünür çünkü cephe alıştığı bir yer olmuştur.

“Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” adı altında başlatılan işgal sonucu milyonlarca insan ölmüş, milyonlarca insan topraklarını terk etmek zorunda kalmış, ülkenin bütün altyapısı yok edilmiş, sular ve tarım alanları kirletilmiş, salgın hastalıklar artmış, insanlar basit tedavi imkanlarından bile mahrum edilmiştir. Bunun yanı sıra ülkenin milyarlarca dolarlık petrolüne ve parasına el konulmuş, tapu daireleri tahrip edilerek araziler hızla el değiştirmiştir. İngiltere’de birkaç gün önce Irak işgali ile ilgili olarak yayımlanan “Chilcot Raporu” ile ilgili olarak İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, Irak’ın Amerika ve İngiltere tarafından sahte bahanelerle istila edilmesini “askeri saldırganlık” ve “sömürgecilikle” bir tuttuktan sonra şöyle devam etmiştir.

“Bu savaş yüz binlerce insanın ölümüne milyonlarcasının sığınmacı durumuna düşmesine yol açtı. Irak toplumunu ve ülkenin alt yapısını yıktı. İşgal ölümcül bir mezhepçiliği besledi ve bu bir iç savaşa dönüştü. Bu savaş yurtta ve dünyada güvenlik sağlamak yerine terörü besledi ve bütün bölgeye yaydı.” Chilcot Raporu’nun yapılanları “modern sömürgecilik” ve “işgal” olarak ilan etmesi karşısında, The Hurt Locker gibi işgali meşrulaştıran filmleri ödüllendirenler de utanıp özür dileyecekler midir, merak ediyorum. Aslında, ödül verenlerden çok, kendini sömürgecilik karşıtı, anti-militarist ve anti-kapitalist olarak tanımlayan –isteyince etiketten bol bir şey yok aslında, kesip, yapıştırıp, isminin önüne koymak serbest- ancak Oscar denilince sabahlara kadar televizyon ekranlarından “kırmızı halı” yorumculuğuna koşan zihniyetin utanıp utanmayacağını merak etiğimi söylemeliyim.

Fazla uzatmadan söylemek gerekirse, John Wayne Alamo (1960) ile reklamların, Elia Kazan ise On the Waterfront (1954) ile arkadaşlarını satmaya mazeret bulmanın Oscar ödülü getireceğini kesinkes ispatlamışken, Kathryn Bigelow The Hurt Locker (2008) ile sömürgecilik, işgal ve militarizm güzellemesi yapmanın Oscar ödülünün ta kendisi olduğunu göstermiştir. Her üç yönetmenin diğer ortak noktalarını bulmayı ise “kırmızı halı” yorumcularına bırakıyorum.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir