The OA 1. Sezon İncelemesi

Sürprizbozanlardan hepimiz nefret ederiz. Peki ya dizi sürprizbozanı kendisi veriyorsa? Örneğin Babylon 5’in pilot bölümünde Londo Mollari, can düşmanı G’Kar’la birbirlerini boğazlayarak öldüreceklerini söyler. Bu kehanet 60 bölüm sonra, üçüncü sezonun 17. bölümünde gerçekleşir. Ama dizi oraya öyle bir gider, karakterler birbirlerini öyle şartlar altında öldürürler ki, ilk bölümdeki sahneyi gördüğünüzde düşündüğünüz her şeyde yanılırsınız. The OA, işte bu numara üzerine kurulu bir dizi.

Yedi yıldır kayıp olan Prairie Johnson, köprüden atlarken bir cep telefonu kamerasına yakalanınca bulunuyor. Yedi yıldır tutsak olduğunu söylüyor. Sırtında yaralar var ve artık kendisine OA diye hitap edilmesini istiyor. Birini arıyor ve bulmak için beş kişiye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Bizim de kafamızda deli sorular oluşuyor: Prairie kimden kaçmış? Nasıl kaçmış? Yedi yıl boyunca neredeymiş? OA ne demek? Sırtındaki yaralar nasıl oluşmuş? Suistimal mi edilmiş? Kimi arıyor ve onu bulmak için neden beş kişiye ihtiyacı var? Hepsinden önemlisi körken gözleri nasıl açılmış?

The OA bu soruların hepsine yanıt veriyor ve verdiği her yanıt bir başka soru sorduruyor. Hatta başka bir soruya ulaşmayacaksa yanıtlamakla uğraşmıyor. Örneğin köprüden neden atladığını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Buna karşın bir üst paragraftaki soruların hepsi yanıtlanıyor. Sonunu bildiğimiz için, yerine gelen sorular genellikle işleri daha da düğüm ediyor. Sonuçta çok şahane entrikalar sunmuyor OA, ama seyircinin zekâsının ötesine geçmeyi de başarıyor. Bazı şeyler hiç de beklediğiniz gibi olmuyor.

Bu arada verilen yanıtların bazılarının son derece uçuk ve fantastik olduğunu söylemem gerekiyor. Yine de OA, kendine has ve bütünlüklü bir mitoloji oluşturmayı başarıyor. Yanındakiler inandıkça biz de inanmaya başlıyoruz. Tabii dizi bunu fırsat bilip tam da bu noktada Prairie’nin anlattıklarından şüphe ettirmeye başlıyor. Son bölümde yaşananlar bir yana, Hatun’un (evet, dizideki karakterin adı Türkçe) Prairie’nin gözleri açıldığında söylediği cümle gibi, körlüğünden bile şüphe etmeye başlıyoruz. Kısacası hikâyenin sordurduğu soruların üzerinde bir de “Prairie şizofren mi, yaşadıkları çok kötü olduğu için kendisinin bile inandığı sembolik bir hikâye mi uyduruyor, yoksa hepsi gerçek mi” şüpheleri ekleniyor.

The OA ister istemez bir başka Netflix fantastik gerilimi olan Stranger Things ile karşılaştırılmış ve bu karşılaştırmadan yenik ayrılan taraf olmuş. Ben iki dizinin farklı yaklaşıma sahip olduğunu düşünüyorum. Stranger Things’de gerilim ön planda. Will’in salona asılmış ışıkları yakarak annesiyle iletişim kurduğu sahnenin bir muadili The OA’da yok. Bu dizi merak üzerine kurulu ve en çok ışıldadığı yerler sorulardan birinin yanıtlandığı veya yeni bir sorunun ortaya çıktığı sahneler. Bu yüzden de Stranger Things’den çok daha durağan hissettiriyor ama bu bilinçli yapılmış bir tercihmiş gibi geliyor. Buna karşın Stranger Things’in gerisinde kaldığı önemli bir nokta var: Karakterler. Bir köşede unutulmuş olan Jesse hariç hepsinin acılarla, yoksunluklarla, kayıplarla dolu bir hikâyesi var ama dizi hiçbirini enteresan yapamıyor. Çok bağ kurulabilir karakterler de değiller. Hatta bu dediklerime dizinin kahramanı Prairie bile dâhil. Sadece anlattıkları ve anlatılanların ne kadar doğru olduğu merak uyandırıyor.

Diziyi izleten şey, dizinin alametifarikası da bu merak duygusu. The OA kusursuz bir dizi değil. Buna karşın merkezinde yer alan zengin ve biraz da absürt hikâyenin uyandırdığı merak dizinin bütün kusurlarından daha baskın. Üstelik dikkatli seyircilerin merakını daha da arttıracak gizli ipuçları yerleştirmeyi de ihmal etmiyor. Özellikle ilk ve son bölümler çok iyi. Bu anlattıklarım size çekici geldiyse veya Stranger Things’in yeni sezonu gelene kadar benzer ama farklı bir diziyle oyalanmak istiyorsanız, The OA’e şans verebilirsiniz.

Son bir not: Borg Kraliçesi Alice Kriege bu dizide o kadar farklı çıkıyor ki karşımıza, tanıyamayabilirsiniz.

Loading...

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir